Dini HikayelerMurat Canpolat

Dini Hikaye; “Tevafuklar” 27. Bölüm

Dini Hikaye

Dini Hikaye; “Tevafuklar” 27. Bölüm

Hülya, Süreyya Hanımla konuşup Faruk’un durumunu öğrendikten sonra hastaneden çıktı. Evlerine yaklaştıkça heyecanı daha da artıyor, anne ve babasına özellikle de babasına ne diyeceğini kafasından geçiriyordu. Evinin önüne gelince arabadan indi. Arabasını kilitledikten sonra yavaş adımlarla ilerledi. Her zaman evlerinin kapısına vurup hizmetçilerin açmasını beklerken bu sefer kapıyı anahtarıyla açtı. Kimseye sezdirmeden içeriye girmek için yavaş adımlarla ilerledi. Dadısının kaldığı müştemilatın önünden geçerken birdenbire dadısını karşısında görüverdi. Dadısı ona şaşkınlıkla bakarken o dadısına:

‘Dadı, ben Hülya! Niye öyle şaşkın şaşkın bakıyorsun?’

Dadısı bir müddet sonra şaşkınlığını üzerinden atarak:

‘Hülya Hanım, siz ne yaptığınızın farkında mısınız?’ dedi ve onun kolundan tutup çekiştirerek kendi odasına götürdü.

Hülya, dadısının kendisini çekiştirip odasına götürmesine bir anlam verememiş, bu yüzden de yüzüne anlamsız bir şekilde bakıvermişti. Onun anlamsız şekilde baktığını anlayan dadısı:

‘Hülya Hanım, sizin İslama yatkınlığınızı annenizden duymuştum, ama bu kadarını beklemiyordum’ dedi huzursuzca.

‘Dadı, bu şekilde o kadar mutluyum ki anlatamam’ deyince dadısı:

‘Tamam, sizi anlıyorum, ama ya babanız. Babanız ne der bu işe. Biliyorsunuz o bu tür şeylerden nefret eder. Hatta elinden gelse İslama zarar vermek için her şeyini ortaya koyar. Hatta bu uğurda canını bile verebilir’ dedi dadısı endişe içerisinde.

‘Biliyorum, dadı. Ama Rabbimin rızası her şeyden, hatta babamın kızmasından daha önemli! Allah Teâlâ, anne ve babaya saygı duymamızı, onlara ‘öf’ bile demememizi emreder. Yalnız şurası var ki eğer onlar İslam dışı şeyler emrederse onların sözleri kale alınmaz. O yüzden merak etme, ben her şeyi göze aldım’ dedi ve dadısının odasından çıkıp kendi odasına doğru yol aldı. Dadısı, onun çıkışı ardından:

‘Rabbim, seni muvaffak etsin. Seni her türlü tehlikeye karşı korusun, dedi ve kendi kendine hayıflanarak, ah! Keşke bende senin gibi dirayetli olabilseydim. Beş vakit namaz kıldığım halde bunu gizli yapıyor, dinimizi kimseye öğretemiyorum, hatta işimi kaybetmemek için başımı açıyorum’ dedi ve yaşlı gözlerle odasının kapısını kapattı.

Hülya, evine girip odasına adım atacaktı ki annesiyle karşılaştı. Annesi onu görünce içi sevinçle dolsa da sevincini göstermeden onun kolundan tutarak:

‘Ne oluyor kızım. Senin, bu halin ne böyle! Dinini öğrenmeye çalıştığını biliyorum, ama bu kadarı da fazla’ dedi sinirle. Ardından Hülya’nın başındaki örtüyü çıkarmaya çalıştı.

Hülya, annesinin başındaki örtüyü çıkarmak için yeltendiği anda geri çekilerek ona nasihatte bulundu. Bu nasihat üzerine annesi yumuşadı. Onun yumuşadığını gören Hülya:

‘Anne, böyle ayakta beklemeyle olmaz, odama girelim öyle konuşuruz’ dedi ve annesiyle beraber odasına girdiler.

Odaya girince annesi:

‘Söyle bakalım,  bu bez parçasını neden başına takıyorsun?’ dedi merakla.

Hülya, annesini örtünme konusunda ikna edebilmek için elini çenesine koyarak düşünmeye başladı. Onu ikna edebilmek için nasıl bir yol izleyeceğine dair aklından fikirler yürüttü. Sonunda annesini ikna edebilecek fikir buldu. Bu fikri annesine söylemek için konuşmaya başladı. Şöyle dedi:

‘Anne, ilk öne sana söyleyeyim ki, başıma taktığım örtü bez parçası değil, islamın bir simgesi, islamın önemli bir emri. O yüzden bu başımdaki bez parçası değil, Allah Teâlâ’nın bir emri. Biz buna tesettür diyoruz. Tesettür de kötü bakışlı insanlara karşı koruyan bir zırh’ dedi ardından annesine ‘ Anne, çakıl taşlarını düşün. Onları herkes bulur oynar, sıkılınca atar yollarına giderler, ama mücevher öyle mi? Hayır, öyle değil. O her yerde bulunmaz. Bulundu mu da onu koruyabilmek için kutulara koyarlar. Bu şekilde onları kimse görmez. İşte tesettür de böyle bir şey. Açık saçık kadınlara herkes bakar, onları elde etmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Tesettüre bürünmüş kadınlara ise kimse dönüp bakmaz. İşte tesettür de mücevhere benzer, mücevher başkalarının kötü bakışlarından nasıl korunursa tesettürlü kadınlar da kötü bakışlı insanlardan öylece korunurlar’ dedi annesini tesettür konusunda ikna edebilmek için.

Annesi:

‘İyi de kadın güzelliklerini göstermesin de ne mahsuru var?’

Hülya:

‘Bak, anne. Senin sorduğun soruya karşı, ben de sana bir soru soracağım. Sen, babamdan başkasına güzelliğini göstermek ister misin?’ dedi onu ta kalbinden etkileyebilmek için.

Annesi:

‘Hayır, güzelliğimi kocamdan başkasına neden göstereyim. Kocamdan başkasına göstermem, benim için ağır bir hakaret olur’ dedi kızının sözlerini tasdik edercesine.

Hülya:

‘İşte, anne. Tesettür de bunun için gerekli’

Annesi:

‘Tamam, kızım anladım, ama bu durumu babana nasıl açıklayacaksın. Biliyorsun geçenlerde baban neredeyse bizi öldürüyordu’ dedi babasının nasıl gaddar birisi olduğunu söylercesine.

Hülya:

‘Anne, ben her şeyi göze aldım. İster sövsün, ister dövsün, isterse beni evlatlıktan reddetsin. Ben bu yoldan asla dönmem. Benim için Allah Teâlâ’nın rızası daha önemli’

‘Anladım, kızım. Bende senin arkandayım. Ne olursa olsun seni koruyacağım’ dedi kızının arkasında olduğunu söylercesine.

‘Sağol, anne, ama benim için kendini tehlikeye atma’ dedi Hülya, annesini babasının zulmünden kurtarmak için.

‘Olur, mu kızım. Sen benim biricik evladımsın. Elbette seni koruyup gözeteceğim’ dedi annesi her şeyi göze aldığını gösterircesine.

Aralarında konuştuktan sonra birlikte odadan çıktılar. Yavaş yavaş aşağıya inerek babasının gazete okuduğu salona geçtiler. Babası hiçbir şeyin farkına varmadan gazetesini okumaya devam ediyor, onların salona geldiğinin ve karşılarına oturduklarının farkına varamıyordu. Aslında gazete okuyor görünüyordu ama kızının eve gelmesini bekliyor, ona nasıl bir ceza verebilirim diye düşünüyordu. Gazetesini okuyup kafasını kaldırınca kızını karşısında tesettürlü bir şekilde gördü. Onu görünce boğanın kırmızıyı görüp hiddetlenmesi gibi, o da kızına karşı o şekilde oldu.

Sinan Bey, hiddetli bir şekilde ayağa kalktı. Kızının yanına giderek:

‘Ben sana demedim mi karşıma bu şekilde çıkma diye?’ dedi ve başından başörtüsünü çekerek yere fırlattı. Ardından ayağıyla çiğnedi.

Hülya, babasının hareketleri karşında kalbi kırıldıysa da onun yapacaklarını tahmin ediyordu. Buna rağmen bu kadarını da beklemiyordu.

Sinan Bey, başörtüsünü çiğnedikten sonra Hülya’nın yanına gelerek:

‘Hanımefendi, bunun burada bittiğini sanma. Eğer fikirlerini değiştirmezsen, bundan daha fazlasını yaparım. O yüzden şimdi yukarı çık ve üstüne düzgün bir şeyler giyin ve benim karşıma öyle çık. Yok, ben böyle giyineceğim diyorsan o da senin bileceğin bir şey’

Hülya, ayağa kalkıp yerdeki başörtüsünü aldı. Babasının çiğnediği başörtüsünü elleriyle temizleyip başına geçirdi. Daha sonra babasının karşısına geçerek:

‘Baba, ne yaparsan yap. Bu fikrimden vazgeçiremezsin, dedi ve parmağıyla babasının göğsüne vurarak. Sizin yıllarca bana veremediğiniz huzuru, yere atıp çiğnediğin o başörtüsü verdi. O yüzden beni bu huzurdan ayıramazsın’ dedi, babasının tehdidine pabuç bırakmayacağını belli edercesine.

Babası, kızını kendisine karşı gelmesine ve hayatı boyunca engellemeye çalıştığı dini konuların kızında da baş göstermesine öyle kızmıştı ki birkaç adım sağa sola gidip geldi. Siniri geçmeyince de:

‘Demek bana karşı geliyorsun. Demek hayatım boyunca engellemeye çalıştığın ortaçağ düşüncelerini savunacağını söylüyorsun’ dedi ve salonda bulunan vazoyu eline alıp kafasına fırlattı. O ana kadar sesi çıkmayan annesi, yerinden fırlayarak vazoyu kızının başına çarpmadan tuttu.

Pelin Hanım, tuttuğu vazoyu yere bırakarak:

‘Sinan, sen ne yapmaya çalışıyorsun. Vazoyu tutmasaydım kızını öldürecektin’

‘Sen sus kadın. Ondan alamadığım hırsımı şimdi senden alırım’

‘Yok canım. Ben susacağım, sen göz göre göre kızımı öldüreceksin. Yok, öyle yağma, ben olduğum sürece kızıma bir şey yapamazsın’

Sinan Bey, karısının kendisine karşı çıkması karşısında iyice hiddetlendi. Eline aldığı cam şişeyi karısının başına vuracaktı ki bu sefer de Hülya’nın dadısı yetişti.

Dadısı, Sinan Bey’i durdurarak:

‘Sinan Bey, ne yapıyorsunuz. Onlar sizin eşiniz ve kızınız’

Sinan Bey, dadının sözü üzerine az da hiddeti geçerek:

‘Dadı, al şunları götür gözümün önünden. Yoksa elimden bir kaza çıkacak’ dedi sinirle.

Dadı, Sinan Bey’in sözünü ikiletmeden onları alıp salondan çıktı. Evin beyinin daha fazla kızmaması için onları kendi odasına götürdü. Daha sonra Hülya’yı karşısına alarak:

‘Ben sana demedim mi kızım, babanın karşısına öyle çıkma diye. Bak ne oldu, az kalsın aile faciasına yol açacaktın’ dedi üzüntüyle.

Hülya, dadısının omzundan şefkatle tutarak:

‘Dadı, Allah Teâlâ’nın rızası varsa bu işte. Ben her şeye katlanırım’

‘Deme, öyle kızım. Sana bir şey olursa ben ne yaparım. Sen elimde büyüdün, o yüzden manevi annen sayılırım. Ne olur kızım, biraz itidalli ol. Babanı kızdırma, bak gördün ne olduğunu’ dedi Hülya’yı düşündüğünü belli edercesine.

‘Dadı, bazen dünyaya çok kaptırıyoruz kendimizi. Hayatın alışkanlıkları bizleri kendine mahkûm ediyor. Sabah aynı, akşam aynı, her şey rutinleşiyor, bir müddet sonra da sıkmaya başlıyor. Belki de psikolojik rahatsızlıkların çoğu bu çembere sıkışmaktan kaynaklanıyordur. Cinnetlerin, cinayetlerin, isyanların, inançsızlıkların birçoğunun görünmeyen yüzünde bu hayat tarzının etkisi şüphesiz çoktur’

‘Dadı, bugünlerde de benzeri bir çembere sıkışmış gibiyiz. Cadde, sokak, ev, mahalle velhasıl her şey üstümüze geliyor gibi. Direncimizi kaybediyor, metanetimizi yitiriyoruz. Karanlıkta bir mum yakıp önümüzü görmeye çalışacağımıza, hazır ortalık kararmışken derin bir uykuya dalalım diyoruz. Öyle ya, uyku, kaçmanın en kestirme yoludur. Çünkü uykudayken günah ve suç işleyemeyiz, sorumlulukta alamayız’

‘Dadı, birini edebe davet ettiğimizde ‘Allah Teâlâ’dan utan’ deriz. Din literatüründe bunun adı hayâdır. Aslında hayâ, dirilik anlamını da taşır. Hayâlı insan, kalbi diri insan demektir. Kalbi ölmemiş, nefsini Allah Teâlâ’nın, insanların ve kendisinin yanında rezil etmemiş insan demektir. Hayâ budur işte’

‘Dadı, aslında, Allah Teâlâ’dan utanmayanı, edebini kaybedeni gördüğümüzde bizim Allah Teâlâ’ya karşı utancımız artmalıdır. Sığınmamız, dualarımız, istiğfarlarımız artmalıdır. İnsanoğlunun şeytan karşısındaki samimi duruşunu kaybettiğine hayıflanmamız artmalıdır. Allah’ım! Beni ve bu kardeşimi ve bütün günahkârları affet (âmin) deyişlerimiz artmalıdır. Diğer taraftan; hayâsını yitirmişin, yanlış yapanın, günahına asla bir mazeret uydurmamamız gerekir. ‘Yanlış yapan bendendir, koruyalım’ demememiz gerekir. Evet, günah işleyen de işlemeyen de bendendir, yani insandır, yani zayıftır, yani günaha direnemiyordur belki ama niye bunu söylemekten yüksünelim? Ne adına’

Onun sözleri karşısında annesi ve dadısı hep bir ağızdan:

‘Öyleyse ne diyelim’ deyiverdiler.

Hülya:

‘O halde günahın insanoğlunun en kırılgan anı olduğunun farkında olarak şöyle diyelim’

‘Ya Rabbi! Ayakları sabit tutan Rabbim! Ayaklarımızı kaydırma. Ayakları kayana merhamet et. Beni kınayıcılardan değil, ders alıcılardan kıl. Zor günde hesabımızı kolay yap. Beni sözümle, özümle bir kıl. Şerrin kapılarını kapat bana. Beni kınananlardan etme, beni kınayanı da sen merhamet et’ (Âmin)

Onlar aralarında konuşurken o sırada Sinan Bey, Lütfü’yle aralarında şöyle bir konuşma geçiyordu.

Sinan Bey:

‘Lütfü, Hülya ile Süreyya Hanım arasındaki bağ nasıl oluştu.’ Dedi elini sinirle masaya vurarak ‘Ayrıca bana neden söylemedin onun hayatım boyunca nefret ettiğim şeyleri öğrenip hayatına uygulamaya başladığını’

Lütfü:

‘Efendim, özür dilerim. Sizin bildiğinizi sanıyordum. O yüzden de size söylemedim.’ Dedi mahcup bir şekilde.

Onun bu sözlerine daha çok kızan Sinan Bey çekmecesinden silahını çıkarıp Lütfü’nün ayak topuklarına sıktı. Ardından dışarıya çıkıp Çetin’i çağırdı. Çetin gelince ona:

‘Al şunu gözümün önünden, yoksa elimden bir kaza çıkacak’ dedi ve çalışma masasına geçip üzerindeki kâğıtlara bir şeyler yazmaya başladı.

O işine devam ederken Çetin’de yerde yaralı bir şekilde yatan Lütfü’yü alıp tanıdıkları doktora götürdü.

Babasıyla Lütfü arasında geçenlerden haberi olmayan Hülya, konuşmasını bitirince birde baktı ki, annesi de dadısı da hüngür hüngür ağlıyor. Onların ağladığını görünce kendisini tutamayıp onlara katıldı. Onların akıttıkları gözyaşı rahmet gözyaşıydı. Gözyaşlarını döktükçe sanki rahmet üzerlerine çisil çisil yağıyordu. Annesi de dadısı da yıllardır böyle bir huzuru bulamamışlardı. Ağlamayı bitirseler rahmet kesilecek tekrar eski huzursuzluklarına dönecek gibi hissediyorlardı. Bir müddet ağladıktan sonra sustular ve tefekküre daldılar. Bütün âlemin varoluşundan, bütün gezegenlerin birbirlerine çarpmadan dönmesinden, türlü türlü yiyeceklerin varoluşundan ve onlardan rızıklandırıldıklarından, insanoğlunun bir damla sudan yaratılışından kısacası bütün her şeyi düşünüyor, bunların elbette bir yaratıcısı olduğuna tam manasıyla kalpten inanıyorlardı. Böylece sabaha kadar hem konuştular hem de tefekkür ettiler.

Dadısı tefekkürün verdiği hazla öyle bir Allah (c.c.) dedi ki sanki yerle gök yıkıldı. Onun Allah (c.c.) deyişi Hülya ve annesi Pınar Hanım’ı da etkilemişti. Öyle ki dünya üstlerine gelse yılmadan, yıkılmadan üstesinden gelebilecek kuvveti kendilerinde bulabilirlerdi.

Yazan – Murat CANPOLAT

HİKAYENİN BÜTÜN BÖLÜMLERİ 
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu