Alper Murat Kirpik Çocuk HikayeleriDüşündüren-Eğitici HikayelerMasallar

Modern Masallar Serisinden “AFYONKARAHİSAR – HAŞHAŞ TANELERİNİN SIRRI”

Modern Masallar Serisinden

Modern Masallar Serisinden “AFYONKARAHİSAR – HAŞHAŞ TANELERİNİN SIRRI”

Alper Murat KİRPİK

Modern Masallar Serisinden "AFYONKARAHİSAR - HAŞHAŞ TANELERİNİN SIRRI"Bulutlar o sabah Afyonkarahisar’ın üstünde öyle yumuşak ve öyle sessiz süzülüyordu ki, sanki gökyüzü bir şey fısıldamak üzere eğilmişti: “Bugün sırlar açılacak…”

Küçük Mehmet bu fısıltıyı gerçekten duyduğunu sandı. Zaten o, gökyüzünün bazen konuştuğuna inanırdı; bulutların tutam tutam pamuk şekeri değil de sabırla yazılmış mektuplar olduğuna… O sabah evlerinin avlusuna çıkar çıkmaz gözü bahçenin en köşesindeki haşhaş tarlasında parlayan minik tanelere takıldı. Bir anlığına taneler sanki yerlerinde duruyor değil, nefes alıp veriyorlardı.

“Bir şey oluyor…” dedi kendi kendine, kalbi merakla kıpırdayarak. Bir hikâyenin henüz yazılmamış başlangıcı gibi hissetti. İçinde hem güvenli bir sıcaklık hem de tatlı bir bilinmezlik vardı.

Mehmet’in köyü Afyonkarahisar’ın kıvrımlı yolları arasında saklı, taş evleri kırlangıç yuvaları gibi dizili, sabah namazının ezanıyla uyanan insanlarla dolu, iri gövdeli ceviz ağaçları kadar sağlam bir yerdi. Her evin önünde bir sedir, her sedirin üstünde bir hatıra, her hatıranın içinde de bir dua bulunurdu. Köyde herkes birbirini tanır, çocuklara “aman emanete sahip çıkın” diye nasihat ederdi; çünkü bu topraklarda haşhaş tohumu bile bir emanetti.

Ama hiç kimse, tanelerin içinde bir sır sakladığını bilmiyordu.

Mehmet hariç.

Aslında o bile bilmiyordu. Sadece hissediyordu.

O sabah tarlaya doğru yürüdüğünde gölgeler bile daha ince görünüyordu. Güneş henüz tam yükselmemiş, hava serin, toprak mis gibi kokuyordu. Yanında her zamanki gibi minik yoldaşı vardı: Pıtırtı isimli, gözleri zeytin tanesi gibi parlayan, kulakları iki yana sallanan minik tavşanı. Pıtırtı çoğu zaman normal bir tavşan gibi davranırdı ama bazen… garip davranırdı. Mesela bir keresinde gökyüzünden düşen kuru bir yaprağı dakikalarca inceleyip ardından toprağın üzerine hafifçe vurmuş, sonra da Mehmet’e bakarak başını iki kez sallamıştı. Mehmet bunun ne anlama geldiğini asla çözememişti ama tavşanın bir bildiği olduğuna artık emindi.

İşte o sabah da Pıtırtı haşhaş tarlasının ortasında durdu, burnunu iki kere titretip, tanelerin bulunduğu yere zıplayarak Mehmet’e bir şey göstermek ister gibi baktı.

Mehmet eğildi.

Ve gördü.

Haşhaş kozasının tam ucunda minicik bir ışık titreşiyordu. Bir yıldız parçası gibi… bir duanın yeryüzüne düşen en son kelimesi gibi… tarif edilemeyecek kadar narin bir ışıltı.

Bir anda içinden bir ürperti geçti. Fakat bu ürperti korkudan değil, bir mucizeye tanıklık ederken insanın kalbinde oluşan o güzel titreşimdendi.

Pıtırtı tekrar zıpladı ve Mehmet’i tarlanın biraz daha derinine çağırdı.

Çocuk ilerledikçe tanelerin içindeki ışıklar yavaş yavaş çoğalmaya başladı. Bazıları sanki göz kırpıyor, bazıları minicik ateşböcekleri gibi yanıp sönüyordu. Fakat en tuhafı, ışıkların ritmik bir şekilde parlamasıydı… tıpkı kalp atışı gibi.

O sırada Mehmet’in arkasından yumuşak bir ses duyuldu:

“Haşhaş tanelerinin sırrıyla tanışıyorsun, öyle mi?”

Dönen Mehmet, dedesi Ali Osman’ı gördü. Dedesinin sakalları sabah ışığında gümüş gibi parlıyor, gözleri ise sanki yılların derinliğinden gelen hikâyelerle dolu bir kuyu gibi duruyordu.

“Dede… bunlar neden böyle parlıyor?” diye fısıldadı Mehmet.

Ali Osman gülümsedi.

“Onlar parlamıyor, sen görüyorsun evlat. Herkes göremez. Sır, gözde değil; kalpte başlar.”

Mehmet şaşkındı. “Ama… neden ben?”

“Çünkü kalbin temiz, niyetin berrak. İnsanın içinde kötülük olmadığında, bazı şeyler ona kendini gösterir.”

Dede, yavaşça eğildi ve bir haşhaş tanesini avucuna aldı. Işık bu kez daha sönük yanıp söndü.

“Bu topraklarda yıllardır bir inanış vardır,” dedi. “Derler ki, her haşhaş tanesinde bir dua gizlenir. İnsanlar taneleri eker, biçer, öğütür… ama duaları görmezler. Çünkü dua görünür bir şey değildir. Fakat bazı çocuklar… bazı tertemiz kalpler… duanın ışığını fark eder.”

Pıtırtı hafifçe havaya zıpladı. Sanki “evet, evet!” der gibi.

Mehmet, tanelere bir kez daha baktı. Artık korku değil, büyük bir merhamet hissetti.

“Peki bu dualar ne diyor dede?”

“Şimdilik sadece fısıldıyorlar. Ama onların sesini duymak için kalbini tamamen sessizleştirmen gerekir. Rabbimizin rızasını gözeten her kalp, bir gün bu fısıltıyı anlar.”

Mehmet, göğsünün ortasında yumuşak bir sıcaklık hissetti.

Fakat her hikâyede olduğu gibi bu hikâyede de bir karışma zamanı vardı. Akşama doğru köyün üzerinde garip bir rüzgâr esmeye başladı. Rüzgâr kuru değil, telaşlıydı; sanki bir haber taşıyordu. Gökyüzü bir anda ağırlaştı. Bulutlar sanki daha hızlı yürümeye başladı.

Mehmet’in içi sıkıldı.

Dedesine baktı. Ali Osman’ın yüzündeki gülümseme biraz sönmüş, bakışları uzaklara dalmıştı.

“Dede… bir şey mi olacak?”

“Evet evlat. Rüzgâr sırları sever. Sır olan her şey rüzgârı da çeker. Tanelerin ışığı bugün görünür olduysa, bu rüzgâr onları test etmek için gelir.”

Mehmet ne demek istediğini anlayamadı.

Tam o sırada tarlanın bir köşesinden fısıltılar yükselmeye başladı. Haşhaş tanelerinin parıltısı artıyor, sanki birbirine sesleniyordu. Pıtırtı kulaklarını dikti, korku ve kararlılık karışımı bir tavır aldı.

Bir anda rüzgâr sertleşti ve tarlanın içinden bir hortum gibi dönmeye başladı. Fakat bu hortum tozdan değil; ışıktan oluşuyordu.

Mehmet geri çekildi, ama dedesi sakin bir şekilde elini torununa uzattı.

“Korkma. Sırlar seni sınamaya gelmez. Seni tamamlamaya gelir.”

Işık hortumu tanelerin tam üzerinden geçerken taneler teker teker havaya yükselmeye başladı. Havada asılı kalan her taneden incecik sesler duyuluyordu. Sanki binlerce çocuk aynı anda dua ediyordu:

“Kalbini temiz tut…”

“Mazluma merhamet et…”

“Sabreden kazanır…”

“İyilik kapı açar…”

Bu sesler Mehmet’in kulaklarından içeri girip doğrudan kalbine dokunuyordu. İçinde tarif edilemez bir huzur oluştu.

Birden hortumun içinden parlayan büyükçe bir tanecik belirdi. Bu, diğerlerinden daha güçlü ışıyordu.

Dede Ali Osman, yüzünü göğe kaldırdı.

“Bu, senin nasibin evlat.”

Tanecik yavaşça Mehmet’in avucuna indi. Çocuk avucunu kapattığında ışık hafifçe titreşip sonra içeri doğru çekildi.

Mehmet şaşkındı. “Dede, bu ne?”

“Bir hatırlatma. İnsan bazen unutur. İyi olmayı, sabretmeyi, şükretmeyi… İşte bu tanecik, kalbin unuttuğunda sana bir ışık yakacak. Rabbimizin kula verdiği küçücük ama çok kıymetli bir emanet gibi düşün.”

Rüzgâr bir anda kesildi. Işık hortumu dağıldı. Taneler yeniden yerlerine döndü. Gökyüzü tekrar yumuşak bir maviye büründü.

Pıtırtı derin bir nefes aldı.

Mehmet de öyle.

Akşam olunca Mehmet elindeki taneciği odasının en sessiz köşesine koydu. Ona bakarken içinden sessiz bir dua yükseldi:

“Allah’ım, kalbimin ışığını eksik etme.”

O gece uykuya dalarken Afyonkarahisar’ın üzerinde yine pamuk gibi bulutlar dolaşıyordu. Sanki gökyüzü bu kez şu sözleri fısıldıyordu:

“Sır artık sende, evlat. Işığı sakla, paylaş, büyüt.”

Mehmet gözlerini kapattı. İçinde bir sıcaklık, bir yumuşaklık, bir güven vardı. Ve biliyordu:

Bazı sırlar büyüdükçe değil, paylaşıldıkça anlam kazanır.

Ve o, artık bu sırrın bir parçasıydı.

Alper Murat KİRPİK

Alper Murat Kirpik 

Alper Murat Kirpik
(d. 1994, HatayTürkiye), Türk yazar, içerik üreticisi, AI Prodüktör.Alper Murat Kirpik, 1994 yılında Hatay’ın Antakya ilçesinde doğdu. Baba tarafından aslen Kahramanmaraş’dır. Eğitim hayatını Kilis 7 Aralık Üniversitesi ve Muş Alparslan Üniversitesi’nde Okul Öncesi Öğretmenliği lisans programlarını tamamlayarak sürdürdü. Mezuniyetinin ardından öğretmenlik yapmış aynı zamanda çeşitli medya ve yaratıcı projelerde yer almıştır. Vine, Instagram, Youtube gibi bir çok uygulamada mizah içerikleri üretti.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu