Gerçekçi Bir Aşk Hikayesi “PLATONİK AŞK”
İsmail SAMUR
Vekillik yapacağım o köy okuluna vardığımda herkes dersteydi. Öğretmenler odasını bulmuş yeni oturmuştum, ders zili çaldı, çok geçmedi bir has gül kokusu doldu her yere, bir bayan öğretmen girmişti içeriye; “merhaba ben Hatun” dedi, elini uzattı; yumuşacık sıcacıktı.
Geçti karşıma oturdu, bal damlıyordu gözlerinden.
Okulda beş öğretmen vardı, biri Hatun, benim karşımda oturan. Hatun ne zaman girse öğretmenler odasına, bir has gül kokusu dolardı her yere.
Bizim bağımızda bir has gülümüz vardı, bahar geldi mi avuç avuç toplar, koynuma doldurur, gül şurubu yapar, sıcak yaz günlerinde kana kana içerdik. Bağımızdaki gülden farksızdı Hatun. Bir gül kokusu yayardı çevreye, beni mest eden. O kokuyu doya doya içime çeker ve onun kokusuyla sarhoş olurdum. Hem biliyor musunuz? Birazda alıç gibi kokardı Hatun, doya doya koklamak, içime doldurmak istediğim.
Derslerin bitmesini dört gözle bekler, her teneffüste kokusunu duymak için utana sıkıla, ama karşı konulamaz bir arzuyla öğretmenler odasına dalardım. O büyük şehirde büyümüş, yer yurt görmüş zengin bir ailenin kızıydı (öyle zannediyordum, o zamanlar); güzel giyiniyor, güzel konuşmasını biliyordu.
Bense kaba saba konuşan, bir yeni yetmeydim henüz. Bıyıklarım bile terlememişti daha. Öğretmenler odasının o gizemli havasına yabancı, garip bir gençtim. Kimsesiz desen değildim, ama kimsesiz gibiydim. Aklım bir karış havada, gözüm baharda açan çiçeklerde, uçan kelebeklerde, komşunun erken yeten can eriğinde, dağdaki beyaz karda, deredeki soğuk suda, biraz sağır, az buçuk kör, çokça dilsizdim.
Eksik olmasın öğretmen arkadaşlarım bana gereken ihtimamı gösteriyor, beni vekil diye küçümsemiyorlardı. Her zaman soracak bir sorum, onlara sohbet edecek bir konum oluyordu, onlar sayesinde.
Her gün sahibinden yiyecek isteyen küçük bir kedi gibi yavaşça öğretmenler odasına girer, kırık dökük bir kaç kelime eder, kokusunu içime çekerdim. O fark etmezdi beni, bense yüzünü her bana çevirdiğinde, bal rengi gözlerindeki ışığı fark eder, çarpılıverirdim. Ne zaman bana baksa, bir yıldız kayar gibi olurdu; bahar gelir, karlar erimeye başlar, çiğdemler kaplardı yüzünün her yanını, saçlarına vızıldayan arıların biri iner biri kalkar, hafif bir rüzgar dünyanın en güzel kokularını yayardı her yana. Bilmem nasıl anlatayım. Hemen hemen her şeyi anlatabilirim, lakin Hatun’un o mükemmel kokusunu nasıl anlatayım? Büyük ihtimalle bebek gibi kokardı.
Onunla konuşurken, kalbim hızlı hızlı atmaya başlar, sanki içimden binlerce kelebek birden uçuşurdu. Ayaklarım yerden kesilir. Salakça bir hal alırdım.
Bazen gelir yanıma otururdu. Her seferinde ne diyeceğimi bilemez, sanki çiğ düşerdi dudaklarıma kıpırdatamazdım, beyaz bulutlar başımdan aşağıya bahar yağmuru serpiştirirdi. İbibikler göğe doğru kanat çırparak uçuşup giderlerdi…
Aradan daha iki hafta geçmemişti, aşık olmuştum galiba, öğretmenler odası dopdoluyken, sanki koskoca öğretmenler odasında bir Hatun kalırdı, bir de ben, o gül kokusuyla beni mest eden.. Tam alışmışken, elim ayağım titremeden, o badem gözlerine bakmaya; bir erkek arkadaşı olduğunu öğrendim, bir bankada çalışıyormuş:
Öğretmen arkadaşlar bir şeyler söylüyor, onlar konuşurken zaman ağdalanıyor, giderek daha bir yavaşlıyor, ağızlarından çıkan her kelime havada asılı kalıyordu. Artık onlar ne diyorlardı, ne söylüyorlardı anlamıyor, denilenleri duymuyordum…
Birden o konuşmaya başladı, birkaç mevsim, birkaç iklim değişti usulca. Önce lapa lapa kar yağdı ama üşümedim. Rüzgar çıktı, dalgalar karalara vurdu, deniz sütliman oldu, sonra kumlar savruldu ortalığa, her taraf toz duman içinde kaldı, göz gözü görmez oldu. Ne diyeceğimi bilemedim ilk başta. Ne diyeceğimi biliyordum da nasıl diyeceğimi bilmiyordum. Nefesim kesildi. Göğüs kafesimin içinde pıt pıt atan genç kalbimi paslı bir mengene gıcırdayarak sıkmaya başladı. İki büyük zebani iki omzumdan tutup beni göğün bilmem kaçıncı katına çıkardı, sonra bırakıverdiler aşağı. Bizim bağdaki has gülün dibine yüzü koyun düşüverdim. Ağır bir gül kokusu vardı, burun kemiğimi kıran. Düştüm ama hiç kanım akmadı. Kuyruklarını sallayarak yüzlerce tilki kaçıştı sağa sola. Kimse fark etmedi.
Sağımda Gülten hanım oturuyordu, öğretmendi bizim okulda; “yüzün kül gibi olmuş, hasta mısın?” dedi. “Evet, üşümüşüm” dedim. Kalktım. Kar yağıyordu, yollar kapanmıştı, ayakkabılarıma kar doluyordu, naylon çoraplarım ıslanmıştı, ayaklarım donuyordu, umurumda değildi…
Eve nasıl vardım, kapıyı nasıl açtım, hatırlamıyorum, kendimi yatağın üstüne attım, yüreğim yanıyor, soğuktan mı bilmem, vücudum zangır zangır titriyordu.
İsmail SAMUR





