Modern Masallar “ADIYAMAN – NEMRUT’UN GÖLGESİNDEKİ KÜÇÜK IŞIK”
Alper Murat KİRPİK
Bir sabah, Nemrut Dağı’nın taş devlerinden biri, rüzgâra fısıldayarak kaybolan bir sırrı aradığına inanan küçük bir çocuğu görmüş gibi sarsıldı.
Adıyaman’ın o yumuşak, tütsü kokulu sabahlarında yaşayan bu çocuk, adı Mirza olan, gözleri her şeye ilk kez bakıyormuş gibi parlayan, kalbi dualarla ısınmış bir çocuktu. Annesi ona “Gün doğarken edilen dua, taşların bile kalbine işler,” derdi. Babasıysa “İyilik, dağda bir mum yaksan bile yol bulur,” diye eklerdi.
Mirza o sabah, her zamanki gibi evlerinin önündeki ceviz ağacına selam verip yola çıktı. Ama bu kez farklı bir şey oldu: Yerde, hiç ışık almaması gereken bir gölgede, minicik bir parıltı kıpırdadı. Bir ateşböceği kadar küçük, bir inci tanesi kadar solgundu; ama kendi etrafında sanki bir dua gibi titreşiyordu.
Mirza eğildi.
“Işık, sen neden gölgede yanıyorsun?” diye fısıldadı.
Işık hafifçe dans etti. Sanki cevap vermek istiyor ama dili yokmuş gibiydi. Mirza onu avuçlarına aldı; sıcak değildi ama insanın içine işleyen bir huzur yayıyordu.
O an rüzgâr, Nemrut’un zirvesinden ileri bir sır taşıdı. Rüzgâr bazen esmez ya, sanki yürür… işte öyle yürüyerek geldi.
“Şşş… Küçük ışık kaybolmuş,” dedi rüzgâr.
Mirza şaşırdı.
“Kaybolmuş mu? Işık nasıl kaybolur?”
Rüzgâr:
“Evini bulamıyor. Her ışığın bir yuvası vardır. Kiminki dua, kiminki gönül, kiminki de bir iyiliktir,” dedi.
Mirza’nın içi cız etti. Hem merak hem de yardım etme isteği, kalbinde bir dere gibi aktı.
“Ben onun yuvasını bulurum,” dedi kararlı bir çocuk sesiyle.
Böylece yolculuk başladı.
Mirza, küçük ışığı avucunda saklayarak Nemrut Dağı’na doğru yürüdü. Yazın bile serin olan o yollarda kekik kokusu, rüzgârın taşıdığı eski hikâyeler ve taşların arasında saklanan minik kertenkeleler vardı.
Yol boyunca karşısına üç tuhaf şey çıktı:
Birincisi, elinde tespihiyle kendi kendine homurdanan yaşlı bir kaplumbağa. “Evlat,” dedi, “bazı ışıklar kalbi arar. Kalbi bulursan yolu da bulursun.”
Mirza tebessüm etti. “Ben kalbimin sesini duyuyorum.”
Kaplumbağa başını salladı. “Öyleyse doğru yoldasın.”
İkincisi, Nemrut’un eteklerinde yaşayan, her sabah gölgeyi topladığını iddia eden yaşlı bir dede. Ciddi ciddi elindeki süpürgeyle gölgeleri bir çuvala süpürüyordu.
“Evladım,” dedi, “Işık gölgesiz olmaz. Gölge de ışığın varlığının delilidir. Sakın karanlıktan korkma. Karanlık bazen sadece ışığın dinlendiği yerdir.”
Üçüncüsü, göğsünde minicik bir taş parçası taşıyan bir keçi. Keçi taşını yere bıraktı, taş birden ışığa benzeyen bir ses çıkardı—sanki dua ediyormuş gibi.
Keçi: “Yükünü hafiflet, evlat. Işıkları yuvasına götürmek kolay olur.”
Mirza hem güldü hem düşündü. “Keçinin taşı dua ediyor,” diye içinden geçirdi. Ama çocuk kalbi böyle şeylere şaşırmaz; çünkü bilir ki Allah dilerse taş bile konuşur.
Zirveye vardığında güneş batmak üzereydi. Heykellerin dev gölgeleri uzayıp uzayıp toprağın kalbine değiyordu. Mirza, elini açtı. Küçük ışık titredi.
Rüzgâr, yeniden konuştu:
“Evini hatırlıyor ama bir şey eksik.”
Mirza düşündü. Sonra mırıldanmaya başladı:
“Bismillah…”
O an küçük ışık büyüdü, büyüdü… göğsüne sığmayan bir huzura dönüştü. Fakat alev gibi değildi; kimseyi yakmıyor, fakat her şeyi aydınlatıyordu.
Mirza bunu görünce anladı:
“Işığın yuvası dua imiş.”
Işık, Nemrut’un dev taşlarının yüzlerine değdi. Yüzler daha sıcak göründü. Rüzgâr tatlı bir ezgiyle esti. Kuşlar kondu. Dünya bir anlığına süt gibi bir huzura büründü.
Sonra ışık göğe yükseldi—çocukların kalbinde yaşayan o görünmez lambaların yanına.
Mirza ise sessizce fısıldadı:
“Ben seni bulmadım. Sen beni buldun, küçük ışık.”
O gün eve dönerken annesi ona cevizli pekmez sürdü ekmeğin üzerine. Babası başını okşayıp, “İnsan ışığını kaybedince dua eder, bulunca şükreder,” dedi.
Mirza gülümsedi.
Çünkü artık biliyordu:
Her dua, kaybolmuş bir ışığın yuvasını bulması için açılan bir kapıdır.
Ve o kapı, her çocuğun kalbinde zaten açıktır.
Alper Murat KİRPİK





