Modern Masallar Serisi
Aksaray – Ihlara Vadisinin Sessiz Adımı
Alper Murat KİRPİK
Ay güneşle vedalaştığı sırada, Ihlara Vadisi’nin serin kayalıklarının arasından incecik bir ses yükseldi: Sanki biri, vadinin duvarlarına gizli bir kapı çizmeye çalışıyordu. Bu ses, yaprakların tıngırtısı ya da kuşların ötüşü gibi tanıdık değildi; daha çok, rüzgârın taşlara bir sır fısıldaması gibiydi. Ve işte tam bu anda, küçük Alim’in merakı, kalbiyle birlikte heyecanla kıpırdadı.
Alim, dokuz yaşında, gözleri çakıl taşları kadar parlak, meraklı bir çocuktu. Dedesiyle birlikte Aksaray’ın Ihlara Vadisi’ne yakın bir köyünde yaşıyordu. Dedesinin adı Mehmet Dede’ydi; sakalı ak, sesi sakin, elleri sıcak bir adamdı. Alim, dedesiyle doğayı dinlemeyi, taşların, ağaçların ve suyun kendi dillerinde söyledikleri gizli hikâyeleri anlamaya çalışmayı çok severdi.
O akşam, Ihlara Vadisi Morbulut Kuyusu’nun üzerinde hafifçe titreyen mavi bir ışık, Alim’in dikkatini çekmişti. Güneş batmış, köyün yanık kavaklarının arasına sessizlik yerleşmişti. Mavi ışık, normal bir ışık gibi sabit durmuyor; suya düşen ay yansıması gibi hafif hafif eğilip bükülüyordu.
“Dede, bak… Vadiye doğru bir şey parlıyor,” dedi Alim, şaşkınlığını gizleyemeden.
Mehmet Dede gözlerini kısmış, uzaklıktaki ışığı incelemişti.
“Hmmm… Bu vadinin sürprizleri bitmez evlat. Bazen bir taş parlar, bazen bir kuş, bazen de bir kalp. Ama her ışık, senin ona neyle baktığını gösterir.”
Bu cümlenin ne demek olduğunu Alim tam anlamamıştı, ama dedesinin bu tür sözleri her zaman bir şeyin başlangıcı olurdu. O gece yatağa uzandığında, aklında hep o ışık vardı. Gözlerini kapadığında, ışık mavi değil; sanki içinde bir dua taşıyan küçük bir kandil gibi beyaz parlıyordu.
Ertesi sabah güneş doğar doğmaz, Alim dedesinden izin aldı ve vadiye doğru koştu. Toprak, sabahın serinliğinde hâlâ gölgeleri tutuyordu. Ağaç dallarından sabah kuşları “günaydın” melodileri dökülüyordu. Alim, vadinin girişine ulaştığında mavi ışık yoktu. “Yoksa sadece bir rüya mıydı?” diye düşündü. Ama içinden bir ses, gördüğünün gerçek olduğunu fısıldıyordu; tıpkı mavi ışığın fısıldadığı gibi.
Vadinin yamacındaki eski taş merdivenleri inerken, suyun sesi daha güçlü duyulmaya başladı. Melodisi, insanın içindeki telaşı alıp götüren bir tını gibiydi. Alim derin bir nefes aldı. Ihlara Vadisi hep böyleydi: Adımladıkça insanın kalbini hafifletir, zihnini serinletir, ruhunu yumuşatırdı.
Ancak o gün vadinin içinde beklenmedik bir şey vardı.
Ağaçların arasında küçük bir çoban keçisi belirdi. Kulağından kırmızı bir tül sallanıyordu. Gözleri sanki insan gözleri kadar anlamlıydı.
Keçi Alim’e doğru ilerledi. Sanki “Beni izle” der gibi başını eğdi.
“Merhaba küçük keçi… Bir yere mi gidiyorsun?” diye sordu Alim gülerek.
Keçi, ayaklarıyla hafif hafif toprağı tıklatıp döndü. Sonra yavaşça yürümeye başladı.
Alim, içindeki merak ışığıyla onu izlemeye karar verdi.
Keçi, dar bir patikaya giriyor, ardından kayaların arasındaki gizli bir geçitten aşağı doğru iniyordu. Alim de dikkatle peşinden ilerledi. Birkaç adım sonra, vadinin iç yan duvarlarında hiç fark etmediği bir kapı çizgisi fark etti: Taşlar arasında ince bir oyuk, sanki içeri doğru nefes alıyordu.
Keçi o ince oyuktan içeri süzüldü.
Alim de cesaretini toplayıp peşinden girdi.
Bir anda her yer mavi bir ışıkla doldu.
Dün gece gördüğü ışığın aynısı!
Ama bu sefer çok daha güçlüydü; sanki kalbinin en derininde bir yeri aydınlatıyordu.
İçerisi geniş bir mağaraya açılıyordu. Duvarlarda eski çizimler vardı: kuşlar, nehirler, insanlar, dağlar… Ama aralarında bir çizim, diğerlerinden daha canlıydı—bir ayak izi. Küçük, sade bir ayak izi.
Alim, ayak izine yaklaştı. Ayak izinin etrafı hafifçe parlıyor, mağaranın içindeki havayı ısıtıyordu.
“Bu ne acaba?” diye fısıldadı.
Bir anda mağaranın içinden yaşlı, yumuşak bir ses duyuldu. Sanki suyun içinden konuşuyordu.
“O iz, vadinin Sessiz Adımı’dır.”
Alim şaşkınlıkla döndü. Arkasında kimse yoktu. Ses, kayaların içinden gelmiş gibi duyulmuştu.
“Ben korkutmak istemem evlat,” dedi ses. “Sadece seni bekliyordum.”
Alim yutkundu, ama tuhaf bir şekilde korkmuyordu.
“Benim adım Hıfzu’l-Vadi… Vadinin hafızasıyım,” dedi ses. “Senin kalbin bu ışığı duyabilecek kadar temiz.”
Alim’in gözleri büyüdü. “Işık dün gece göründü. Onu ben mi çağırdım?”
“Hayır,” dedi yumuşak ses. “Sen onu görmeyi seçtin.”
Alim’in içi biraz daha ısındı. Keçi yanına yaklaşıp başını Alim’in bacağına sürttü. Sanki “Korkma, buradayım,” diyordu.
“Söylesene,” dedi Alim. “Bu ayak izi kimin?”
Mağaranın duvarları hafifçe titredi. Parıltı büyüdü.
“Bu ayak izi,” dedi ses, “yüzyıllar önce vadiden geçen küçük bir çocuğun izidir. O çocuk, tıpkı senin gibi meraklı, iyi kalpli ve sessiz bir ışık taşırdı içinde. Bir gün kaybolmuş bir kuş yavrusunu aramak için tek başına vadinin bu karanlık kısmına inmişti.”
Alim dikkatle dinledi.
“Çocuk ürkekti ama cesurdu. Çünkü içindeki iyilik ona yol gösteriyordu. Ayak izini bıraktığı gün, vadinin taşları onun niyetinin temizliğini duymuş ve izini saklamaya karar vermişti. Ta ki doğru kişi onu bulana kadar.”
“Doğru kişi… Ben miyim?” dedi Alim yavaşça.
“Henüz değil,” dedi ses. “Ama olabilirsin. Çünkü Sessiz Adım, sahibine hiçbir şey öğretmez; sadece hatırlatır.”
“Ne hatırlatır?”
“Bir adımın, bir kalbi iyileştirebileceğini… Bir niyetin, taşlara bile umut verebileceğini… Bir çocuğun sessizce yaptığı iyiliğin, yıllar boyunca ışık olabileceğini.”
Alim bu sözleri duyunca kalbinde hafif bir pıtırtı hissetti. Sanki biri oraya minnacık bir kuş yuvası bırakmıştı.
Ses devam etti:
“Dün gece gördüğün ışık, vadideki canlıların dualarıyla uyandı. Çünkü bir süredir vadi sessiz değil; hüzünlü. İnsanlar çiçekleri koparıyor, taşlara isim kazıyor, çöpler bırakıyor. Vadi yoruluyor. Ama vadi gönül kırıklığını bağırarak söylemez; ışığını yavaşça söndürür.”
Alim’in içi burkuldu. “Ben… ben ne yapabilirim ki?”
“Bazen tek bir adım çok şey değiştirir. İşte bu yüzden Sessiz Adım sana göründü. Çünkü sen, bir yerden başlamak istersin.”
Alim, ışığa doğru ilerledi. Parmak uçlarıyla parlayan ayak izine dokundu. Dokunduğu anda içi titredi—ne acı, ne korku; yalnızca bir sıcaklık. Bir çocuk duasının sıcaklığı.
Keçi hafifçe meledi.
“Peki,” dedi Alim kararlı bir sesle, “Vadinin ışığını geri getirmek için ne yapmalıyım?”
“Vadinin çocuklarıyla konuş,” dedi hafıza sesi. “Onlara vadinin dilini öğret. Bir yaprağın düşüşüne saygı duyulursa, bir çiçeğin kokusu eksilmez. Bir taşın yerine saygı duyulursa, o taş çocuklara dua eder. İyilik toprağa karışırsa, her adım bir ışığa dönüşür.”
Alim başını salladı. “Yapacağım.”
Mağaranın içindeki ışık yavaş yavaş soldu. Ses, son bir kez konuştu:
“Unutma evlat… İyilik, gösteriş yapmadan yürür. Sessizdir. Ama izi kalır.”
Alim dışarı adım attığında hava çok daha parlak geliyordu. Keçi tekrar başını salladı, sonra patikadan yukarı doğru tırmanmaya başladı. Sanki onu vadinin girişine kadar götürmek istiyordu.
Vadiden çıkınca dedesi onu bekliyordu. Mehmet Dede, torununun yüzündeki ışığı görünce gülümsedi.
“Vadinin sana anlattıkları, yüzüne yazılmış evlat,” dedi.
Alim şaşırdı. “Dede… Işığı gördün mü?”
“Görmedim,” dedi Dede. “Ama senin kalbindeki değişimi gördüm.”
Alim biraz utangaçça güldü. “Dede… Ben bundan sonra vadiyi koruyacağım. Çocuklara da anlatacağım. Taşlara çöp atan olursa uyaracağım. Çiçek koparılmasın diye oyunlar bulacağım. Ihlara’nın sessiz adımını herkes duysun.”
Dede torununun saçlarını okşadı.
“İşte gerçek cesaret budur: Küçük bir iyilik yapıp onun büyümesine izin vermek.”
O günden sonra Alim, Ihlara Vadisi’nin görünmez küçük rehberi oldu. Köydeki çocukları vadiye götürüyor, “Ağacı okşayalım, kırmayalım,” diyordu. Onlara suyun sesini dinletiyor, “Bu su bize dua ediyor,” diye açıklıyordu. Taşlara bastıklarında, “Sessiz Adımın izine basmayalım, o iz her iyiliği duyar,” diye fısıldıyordu.
Çocuklar başta buna sadece oyun sandılar ama sonra vadinin gerçekten de daha canlı olduğunu hissettiler. Çiçekler kokulu açıyor, kuşlar daha yakın uçuyor, rüzgâr daha şefkatli esiyordu.
Bir gün vadinin girişinde, Alim küçük bir ışık parıltısı daha gördü. Ama bu sefer ışık mavi değil; yağmur sonrası çıkan gökkuşağının içinden sızan bir renk gibiydi. Alim gülümsedi.
“Ben de sana bir iz bırakıyorum Sessiz Adım,” dedi. “Ama konuşmuyorum; tıpkı senin gibi sessizce yapıyorum.”
Vadi, bu sözü duydu mu bilinmez. Ama o akşam ağaçların yaprakları hafif hafif sallandı ve suyun melodisi biraz daha neşeli aktı.
Dedesi, Alim’in yanına oturdu.
“Evlat,” dedi yumuşak bir sesle, “Her çocuğun dünyaya bıraktığı bir iz vardır. Kimi bunu gürültüyle yapar, kimi sessizce. Ama unutma… Allah sessizce yapılan iyiliği çok sever.”
Alim gözlerini kaldırdı. Gökyüzü morun en güzel tonuna dönüyordu.
“Dede,” dedi, “Ben de sessiz bir iz bırakacağım.”
O günden sonra vadide çiçekler eksilmedi. Sular hep dua taşıdı. Taşlar kırılmadı. Kuşlar yuva kurdu. Ve küçük Alim, her adımında vadinin hafızasında yeni bir iyilik bıraktı.
Aradan yıllar geçti. İnsanlar vadiye geldiklerinde fark etmediler belki, ama bir huzur hissettiler. Sanki görünmeyen bir ayak izi onları koruyordu. Sanki bir çocuk duası taşların arasına sinmişti.
Ve Ihlara Vadisi, Sessiz Adımı hiç unutmadı. Çünkü o adım, bir çocuğun kalbinden çıkan en hafif ışığın bile bir dünyayı değiştirebileceğini göstermişti.
Alper Murat KİRPİK





