Korku Hikayesi 1. Bölüm “ORMANDAKİ LANET”
Karanlığa Doğru İlk Adım
Sıcak bir yaz akşamı, birbirine çok yakın iki aileden oluşan sekiz kişilik grup, büyük bir heyecanla kamp planlarını tamamladı. Hayalleri; şehir şehir gezmek, doğanın kucağında uyumak ve unutulmaz anılar biriktirmekti. Hazırlıklar bittiğinde, başlarına geleceklerden habersiz, neşe içinde iki araba ile yola koyuldular.
Yolculuk tam istedikleri gibi başlamıştı. Beğendikleri her koyda durdular, açık hava müzelerini gezdiler ve şelalelerin serinliğinde dinlendiler. Nehirlerde balık tutup, masmavi denizlerde yüzdüler. Her şey kusursuzdu; kahkahalar havada uçuşuyordu.
Ormandaki Lanet: Taş Evin Esrarı
Güneşin kavurucu sıcaklığı, yerini gri bulutların boğucu sessizliğine bırakmıştı. Sekiz kişilik grup, eve dönüş yolunda son bir macera ararken, haritalarda görünmeyen, ağaçların gökyüzünü bir bıçak gibi kestiği o kadim ormana saptılar.
İki arabanın farları, sık ağaçların arasından süzülürken sadece tozlu bir patikayı aydınlatıyordu. Ormanın derinliklerine doğru ilerledikçe, havadaki oksijenin azaldığını ve yerini rutubetli, ağır bir kokuya bıraktığını fark ettiler. Tam o sırada, ağaçların arasından o devasa karaltı yükseldi: Taş Ev.
Ev, sanki topraktan filizlenmiş gibi vahşi ve ihtişamlı duruyordu. Ancak pencereleri, içerde atan bir kalbin gözleri gibi karanlıktı. Gökyüzü aniden yırtıldı; şimşeklerin parıltısı evin taş duvarlarındaki tuhaf sembolleri bir anlığına ortaya çıkardı.
Meraklarına yenik düşüp evin yakınına kamp kurmaya başladılar. Tam çadırlarını dikerken şiddetli bir fırtına koptu ve yağmur bardaktan boşalırcasına yağmaya başladı.
Geri Dönüşü Olmayan Karar
Eşyalarını apar topar toplayıp arabalarına sığındılar. Ancak hem yağmurdan korunmak hem de o gizemli evi yakından incelemek istiyorlardı. “Sadece yağmur dinene kadar bekleriz,” diyerek eve girmeye karar verdiler. Bu, hayatlarında yaptıkları en büyük hataydı.
Kapı, hiç zorlanmadan, sanki onları bekliyormuş gibi ağır bir gıcırtıyla açıldı. İçeri girdikleri an dışarıdaki yağmurun sesi kesildi, yerini mezar sessizliğine bıraktı. Burası bir asır önce, karanlık sanatlarla uğraşan ve ruhunu ormanın derinliklerine satan bir büyücünün eviydi. Köylülerin nesiller boyu “Gidilmez” diye fısıldadığı, efsane sandıkları o cehennemin içine, bu büyük aile, efsanenin tam da kalbine, kendi ayaklarıyla girmişti.
Evin Korkunç Sırrı
Fenerlerin ışığı odaları tararken, duvarda asılı duran ve gözleri onları takip eden eski portreleri fark ettiler. Evin içinde zaman akmıyordu. Masanın üzerinde duran yemekler sanki dakikalar önce konmuş gibi taze, ancak dokunulduğunda küle dönüşen bir illüzyondu.
Aniden, grubun en küçüğü çığlık attı. Üst kattan gelen çıplak ayak sesleri, evin her köşesinde yankılanmaya başladı. Kaçmak için kapıya yöneldiler ancak kapı artık orada değildi. Duvarlar birleşmiş, pencereler ise simsiyah bir taşla mühürlenmişti.
“Burada misafir değil, kurbanız…” diye fısıldadı içlerinden biri.
Karanlığın Pençesi
Gecenin ilerleyen saatlerinde, evin her köşesinden fısıltılar yükselmeye başladı. Büyücünün asırlık açlığı, bu neşeli ailenin enerjisiyle besleniyordu. Odalar yer değiştiriyor, koridorlar uzuyor ve aile üyeleri birer birer karanlık boşluklara çekiliyordu. Fenerlerin pilleri bitmediği halde ışıklar kararmaya, gölgeler canlanmaya başladı.
Efsaneye göre, bu eve girenler asla ölmezdi; sadece büyücünün yaşayan koleksiyonunun bir parçası haline gelirlerdi. Gün ağardığında, ormanın girişinde duran iki araba hala oradaydı, içleri eşyalarla doluydu. Ancak o muhteşem taş evden ne bir ses geliyordu ne de dışarı çıkan bir canlı vardı.
Aileden geriye kalan tek şey, evin tozlu raflarında beliren sekiz yeni küçük taş figürdü. Yüzlerinde sonsuz bir korkunun ifadesi donup kalmıştı.
Kaçış Denemesi ve Ormanın Laneti
Evin içinde zaman, çarpık bir saatin dişlileri gibi işliyordu. Grubun en gençlerinden biri olan Aras, diğerlerinin aksine donup kalmak yerine, elindeki fenerin titrek ışığıyla bir çıkış yolu aramaya karar verdi. Diğerleri fısıltıların etkisiyle transa geçmiş gibi duvarlardaki sembollere bakarken, Aras üst kattaki odalardan birinde, zemindeki tozların arasında bir farklılık fark etti.
Büyücünün çalışma odası olduğu anlaşılan bu odada, yerdeki tozlar sanki bir rüzgarla süpürülmüş gibi bir daire oluşturmuştu. Dairenin tam ortasında, evin geri kalanından farklı olarak, dışarıdaki fırtınanın sesinin duyulduğu küçük bir çatlak vardı.
Karanlığın İçindeki Mücadele
Aras, ailesini uyandırmak için bağırdı ama sesi boğazında düğümlendi; sanki evin havası sesini yutuyordu. Tam o sırada, odanın köşesindeki gölgelerden bir el uzandı. Bu el, ete kemiğe bürünmüş birinden ziyade, dumandan ve nefretten yapılmış gibiydi. Aras, son bir gayretle kendini odanın sonundaki o küçük çatlağa doğru attı.
Evin duvarları canlı bir organizma gibi kasılmaya, taşlar birbirine sürtünerek inlemeye başladı. Aras, daracık bir boşluktan kendini dışarı fırlattığında, ciğerlerine dolan yağmurlu hava hem bir kurtuluş hem de büyük bir acıydı. Ancak arkasına baktığında dehşete düştü: Taş ev artık orada değildi. Sadece yoğun bir sis ve aile grubunun bıraktığı iki boş araba duruyordu.
Köylülerin Bulduğu İzler
Ertesi sabah fırtına dindiğinde, ormanın derinliklerinden gelen tek tük çığlık sesleri üzerine civar köylerden birkaç yaşlı adam, yanlarına köpeklerini de alarak ormana girdiler. Yıllardır anlatılan efsanenin gerçekleşmesinden korkuyorlardı.
Aras’ı baygın halde, paslanmış iki otomobilin arasında buldular. Ancak tuhaf olan şuydu:
Arabaların içindeki tüm koltuklar, sanki içeride yüzyıllar geçmiş gibi çürümüş ve küflenmişti.
Sekiz kişiden geriye kalan sadece Aras’tı; ancak o da artık konuşamıyordu.
Aras’ın sırtında, taş evin duvarlarında gördüğü o garip sembollerin aynısı, derisine kazınmış bir mühür gibi duruyordu.
Köylüler ormanı terk ederken, ağaçların tepesinden gelen rüzgarın sesi artık bir fırtına gibi değil, kaybolan yedi kişinin hep bir ağızdan fısıldadığı bir ninni gibi duyuluyordu. Büyücü, koleksiyonunu tamamlamış, sadece bu hikayeyi anlatacak bir şahit bırakmıştı
Yıllar geçti… Aras artık o küçük çocuk değildi. Sırtındaki mühür her dolunayda bir kor gibi yanıyor, ona o geceyi ve geride bıraktığı ailesini hatırlatıyordu. Onu “delirdi” diyerek kapattıkları akıl hastanesinden çıktığı gün, tek bir amacı vardı: Girdiği o kapıyı bu kez içeriden açmak.
Son Hesaplaşma: Taş Evin Geri Dönüşü
Aras, yanına sadece dedesinden kalma eski bir gümüş hançer ve üzerinde garip duaların yazılı olduğu bir deri parşömen almıştı. Orman, onu tanıdı. O yaklaştıkça ağaçlar eğilerek yol açıyor, rüzgar ise korkutucu bir neşeyle uğuldayarak onu eve davet ediyordu.
Tam yirmi yıl önce arabaların durduğu yere geldiğinde, paslanmış metal yığınlarının hala orada olduğunu gördü. Ve sonra, sislerin içinden o ihtişamlı taş ev tekrar yükseldi. Ancak bu sefer Aras kaçmıyordu; doğrudan devasa kapıya yürüdü ve sırtındaki mühür parlamaya başladığında kapı kendiliğinden açıldı.
Zamanın Durduğu Salon
İçeride hiçbir şey değişmemişti. Hatta masanın üzerindeki o taze ama dokunulduğunda küle dönüşen yemekler bile aynı duruyordu. Aras, sessizliği bozan ağır bir sesle bağırdı: “Onları geri almaya geldim!”
Evin duvarlarından alaycı bir kahkaha yükseldi. Büyücünün gölgesi, merdivenlerin başında belirdi. Artık bir insan formunda değildi; sadece kapkara bir pelerin ve boş göz çukurlarından ibaretti.
“Bir ruh karşılığında yedi ruh…” diye fısıldadı Büyücü. “Ama senin ruhun zaten yirmi yıldır benimle, Aras. O gece sadece bedenin kaçtı.”
Taş Figürlerin Sırrı
Aras, çalışma odasına koştu. Rafın üzerinde o sekiz küçük taş figürü gördü. Kendi figürü boştu, ancak diğer yedi figürün içinde ailesinin gözlerini, o canlı dehşeti görebiliyordu. Onlar hala oradaydı, asırlık bir hapiste sıkışıp kalmışlardı.
Aras, elindeki gümüş hançeri kendi avucuna bastırdı. Kanı, yerdeki o kadim dairenin üzerine damlarken bildiği tüm eski duaları haykırmaya başladı. Ev sarsılmaya, temellerinden çatırdamaya başladı. Büyücü, Aras’ın üzerine atıldı ancak Aras’ın sırtındaki mühür, bir kalkan gibi parlayarak karanlığı geri itti.
Karanlık Takas
Aras anlamıştı; onları kurtarmanın tek yolu, döngüyü tamamlamaktı. Kendi figürünü eline aldı ve kanlı parmağıyla üzerine kendi adını kazıdı. O anda evde büyük bir patlama yaşandı.
O gece ormanın yakınından geçen köylüler, gökyüzüne yükselen mor bir ışık ve ardından gelen derin bir sessizlik gördüler. Sabah olduğunda, ormanda ne bir ev ne de bir iz kalmıştı.
Sadece ormanın çıkışındaki patikada, yedi kişi belirdi. Aras’ın annesi, babası ve diğer akrabaları… Şaşkın ve sersemlemiş haldelerdi. Üzerlerindeki kıyafetler yirmi yıl önceki o kamp gecesinden kalmaydı. Sanki sadece birkaç dakika önce bir rüyadan uyanmış gibiydiler.
“Aras nerede?” diye sordu annesi, etrafına bakınarak.
Cevap veren olmadı. Sadece ormanın derinliklerinde, artık kimsenin göremediği o taş evin rafında, sekizinci taş figür tamamlanmıştı. Figürün yüzünde, ailesini kurtarmış olmanın verdiği huzurlu ama hüzünlü bir gülümseme vardı. Aras, ailesinin yaşaması için kendini sonsuz karanlığa hapsetmişti.
Unutuşun Bedeli
Yedi kişi, ormanın kenarında, sanki zamanın hiç akmadığı bir boşluktan fırlatılmış gibi duruyorlardı. Gökyüzü ağarırken, Aras’ın babası titreyen elleriyle cebini yokladı; telefonunun ekranı yirmi yıl öncesinin tarihini ve saatini gösteriyor, ancak saniyeler akmıyordu.
Kayıp Zamanın İzleri
Kasabaya döndüklerinde dünya onları tanıyamadı. Evleri başkalarına satılmış, tanıdıkları insanlar yaşlanmıştı. Onlar için sadece bir gece süren o dehşet, dünya için koca bir nesli yutmuştu. Geri dönenler, yaşadıkları her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorlardı:
Evin soğuk taşlarını,
Büyücünün fısıltılarını,
Ve en çok da Aras’ın o son bakışını.
Ancak tuhaf bir şey fark ettiler. Ne zaman Aras’ın adını anmaya çalışsalar, dilleri dolanıyor; ne zaman onun yüzünü hatırlamak isteseler, zihinlerinde sadece yoğun bir sis beliriyordu. Büyücü, ailesini serbest bırakmıştı ama Aras’ın varlığını bu dünyadan tamamen silmişti. Onu kurtaran kahramanın kim olduğunu bilmeden yaşamak, onlara verilen asıl cezaydı.
Ormandaki Yankı
Yıllar sonra, ormanın o bölgesine kimse uğramaz oldu. Ancak bölgedeki avcılar ve köylüler, fırtınalı gecelerde garip bir olayın yaşandığını anlatırlar.
Söylenene göre, rüzgar belli bir yönden estiğinde, ağaçların arasından bir çocuk gülümsemesi ve ardından ağır bir taş kapının kapanma sesi duyulur. Bazı geceler ise, ormanın en derin yerinde, eski bir evin pencerelerinden sızan titrek bir mum ışığı görülür.
Aras, artık o evin yeni efendisi miydi yoksa sonsuza dek o rafa hapsolmuş bir kurban mı, kimse bilemedi. Ama ailesi, ne zaman bir fırtına kopsa, içlerinde derin bir sızı hisseder ve hiç tanımadıklarını sandıkları birine, kendilerini kurtaran o “gölgeye” sessizce teşekkür ederlerdi.
Taş Ev, yeni bir ziyaretçi grubunu beklemek üzere tekrar sislerin arasında kayboldu.
2. Bölüm LANETLİ MİRAS
Kilitli Kapı
Yıl 2026. Sosyal medya platformlarında “Kayıp 7’li” olarak bilinen ailenin gizemli geri dönüş hikayesi, paranormal olaylar meraklısı üç üniversiteli genci bu ormana çekti. Ellerinde yüksek çözünürlüklü kameralar, termal cihazlar ve kibirli bir cesaretle, Aras’ın kendini feda ettiği o noktaya ulaştılar.
Gece Yarısı Yayını
“Evet arkadaşlar, şu an 20 yıl önce bir gecede yaşlanan ailenin bulunduğu ormanın kalbindeyiz,” diye fısıldadı grubun lideri Caner kameraya doğru. “Hava aniden soğudu, cihazlarımız tuhaf sinyaller veriyor.”
Tam o sırada, Aras’ın bıraktığı o paslı otomobil enkazlarının yanında duran termal kamera, ağaçların arasında bir hareketlilik saptadı. Ekranda beliren şey bir insan formu değildi; devasa, hareket eden bir taş kütlesine benziyordu.
Evin Yeni Sakini
Birden sis dağıldı ve Taş Ev, gençlerin önünde tüm heybetiyle belirdi. Ancak bir fark vardı: Evin dış cephesinde, yirmi yıl önce olmayan bir heykel duruyordu. Kapının hemen yanına oyulmuş, elinde gümüş bir hançer tutan genç bir adam heykeli… Bu heykel Aras’tı.
Gençler büyülenmiş gibi kapıya yaklaştılar. Tam içeri gireceklerken, heykelin gözlerinden yaş yerine koyu, siyah bir sıvı akmaya başladı. Evin içinden gelen ses, eski büyücünün fısıltısı değildi. Bu kez ses daha genç, daha güçlü ve çok daha öfkeliydi:
“Buraya gelmemeliydiniz. Ben burayı onlar çıkabilsin diye mühürledim.”
Kan Donduran Değişim
Evin kapısı bu kez açılmadı. Aksine, evin taşları yerinden oynayarak gençlerin etrafını sarmaya başladı. Aras, sadece bir mahkum değil, evin koruyucusu haline gelmişti. Ailesini kurtarmıştı ama evin açlığı bitmemişti. Ev, şimdi Aras’ı kullanarak yeni kurbanlarını çağırıyordu.
Gençlerden biri kaçmaya çalışırken ayağı bir köke takıldı. Yerden çıkan taş eller, onu toprağın içine doğru çekmeye başladı. Kameranın yere düşen lensinden görülen son görüntü; Aras’ın heykelinin canlanıp, kameraya doğru bakarak parmağını dudaklarına götürüp “Şşşt” demesiydi.
Kayıt Kesiliyor
Köydeki karakola bir hafta sonra bir ihbar düştü. Ormanın girişinde terk edilmiş, içi boş bir araç bulundu. Aracın torpido gözünde bir hafıza kartı vardı. Karttaki tek video dosyası bozuktu, ancak videonun son saniyesinde donmuş bir kare vardı:
Sekizinci taş figürün yanında, şimdi üç yeni küçük taş figür daha duruyordu. Ve Aras’ın figürü, artık rafın en üstünde, bir kral gibi diğerlerine hükmediyordu.
Aras’ın içindeki savaş, taş duvarların soğukluğu ile insan kalbinin son sıcaklığı arasında gidip geliyordu. Ev artık sadece bir taş yığını değil, Aras’ın zihniyle bütünleşmiş devasa bir hapishaneydi.
İki Ruhlu Ev: Vicdanın Sesi
Gençleri yutan o gecenin sabahında, evin içinde korkunç bir sessizlik hakim oldu. Aras, evin tozlu koridorlarında bir gölge gibi süzülürken, az önce rafa eklenen üç yeni taş figüre baktı. O an, binanın sarsıldığını hissetti. Ev, bir canlı gibi “acıktığını” haykırıyordu. Aras, eski büyücünün aksine bu açlığı hissettikçe acı çekiyordu.
Evin derinliklerindeki mahzende, eski büyücünün asırlık çalışma masasının üzerinde bir ayna belirdi. Aras aynaya baktığında kendi yüzünü değil, o gece kurtardığı ailesinin şimdiki hallerini gördü. Annesi bir pencere kenarında oturmuş, hiç tanımadığını sandığı ama kalbinde boşluğunu hissettiği oğlu için sessizce ağlıyordu.
Aras’ın İsyanı
Aras, evin iradesine karşı koymaya karar verdi. “Ben senin efendin değilim, senin de bana hükmetmene izin vermeyeceğim!” diye haykırdı. O an evin içindeki tüm kandiller aynı anda söndü.
Evin duvarlarından eski büyücünün ruhu, bir duman bulutu gibi yükseldi. Aras’a fısıldadı:
“Bu evi beslemezsen, o çok sevdiğin ailenin hayat enerjisini çekmeye başlarım. Ya bu üç gencin ruhunu bana verirsin ya da annenin nefesini keserim.”
Aras dehşet içindeydi. Bir yanda masum gençler, diğer yanda uğruna kendini feda ettiği ailesi… Ancak Aras’ın yirmi yıl boyunca bu evde öğrendiği bir şey vardı: Büyü her zaman bir açık kapı bırakırdı.
Büyük Fedakarlık ve Evin Çöküşü
Aras, rafa uzandı ve kendi taş figürünü eline aldı. Kendi ruhunu temsil eden bu taş figürü, evin tam kalbindeki o karanlık ocağa fırlattı. Bu, bir büyücünün yapabileceği en büyük hataydı; kendi varlığını yok etmek, evin kaynağını kurutmak demekti.
Ocakta mavi bir alev yükseldi. Ev sarsılmaya, taşlar toz olup dağılmaya başladı. Aras’ın bedeni ışığa dönüşürken, hapsettiği o üç gencin ruhunu ve bedenini ormanın dışına, güvenli bir yere doğru itti.
Karanlığın Sonu mu?
Güneş doğduğunda, asırlardır süregelen o heybetli taş evden geriye sadece bir yığın moloz ve küllenmiş odunlar kalmıştı. Orman üzerindeki o ağır, basık hava dağılmış, kuşlar yıllar sonra ilk kez ötmeye başlamıştı.
Kasabada, Aras’ın annesi aniden göğsündeki o yirmi yıllık sızının dindiğini hissetti. Yüzünde garip bir gülümsemeyle pencereden dışarı baktı ve fısıldadı: “Gitti… Sonunda özgür kaldı.”
Ancak, enkazın arasında bir şey parlıyordu. Köylülerden biri merakla molozların arasına girdiğinde, üzerinde Aras’ın mührü olan tek bir gümüş hançer buldu. Hançer hala sıcaktı ve dokunulduğunda sanki bir kalp atışı gibi hafifçe titriyordu.
Işığa Yolculuk
Ocakta yanan mavi alev, evin tüm karanlık tarihini ve büyücünün asırlık açlığını küle çevirirken, Aras hayatında ilk kez kendini hafiflemiş hissetti. Artık ne taş duvarların ağırlığı vardı ne de ruhunu emen o bitmek bilmeyen fısıltılar.
Evin enkazı toz olup havaya karıştığında, Aras’ın şeffaf gölgesi son bir kez ormanın patikasında belirdi. Ancak bu kez yüzünde korku ya da keder yoktu. Üzerindeki o karanlık mühür, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte teninden silinip gitti.
Vedanın Sessizliği
Aras, görünmez adımlarla ailesinin yaşadığı evin önüne kadar gitti. Annesi, sanki birinin yaklaştığını hissetmiş gibi kapının önüne çıkmıştı. Aras ona dokunamadı ama ılık bir rüzgar olup saçlarını okşadı. Annesi, yirmi yıldır ilk kez derin, huzurlu bir nefes aldı. Gözlerinden yaşlar süzülürken kendi kendine fısıldadı:
“Teşekkür ederim oğlum… Artık dinlenebilirsin.”
Sonsuz Huzur
Aras’ın ruhu, gökyüzünün en parlak noktasına doğru yükselirken ormandaki o uğursuz taş evden geriye tek bir iz bile kalmadı. Toprak, o bölgedeki tüm kötülüğü kusmuş ve yerine yemyeşil taze fidanlar vermişti. Orman artık kaçılması gereken bir yer değil, Aras’ın kahramanlığının koruduğu bir sığınaktı.
Aras, ailesi için kendini feda etmiş, sonra da kötülüğü yok etmek için varlığından vazgeçmişti. Ama aslında yok olmamıştı; o artık rüzgarın fısıltısında, denizin dalgasında ve ailesinin yüzündeki her gülümsemede yaşayan bir ışık haline gelmişti.
Onun hikayesi, karanlığın içinden doğan en saf sevginin hikayesi olarak sonsuza dek hafızalarda asılı kaldı.
Gülten AJDER

Karanlığa Doğru İlk Adım



