GÖRÜLMEYEN YÜREK
Oyun başladı. Kerem önde kaptan gibi yürüyordu. Zeynep, elindeki kâğıda kocaman bir “Hazine Haritası” çizmiş ve sürekli yön tarif ediyordu:
“Bu taraftan gidelim!
Şuradan sağa dönelim!
Orada kesin bir ipucu var!”
Defne de her gördüğüne heyecanla yaklaşıyor, çiçekleri kokluyor, taşların altına bakıyor, ağaçların gölgelerine eğilip “Burada olabilir!” diyordu.
Mert ise uzaktan onları izliyordu. Gülümsüyor gibi görünse de aslında içi çatır çatır çatlıyordu. Başlarda “Belki birazdan beni de çağırırlar,” diye bekledi. Ama oyun ilerledikçe herkes kendi rolüne öyle kaptırıldı ki, kimsenin aklına Mert gelmedi.
Bir süre sonra Zeynep haritayı havaya kaldırıp, “Ah! Hazine ağacın arkasındaki taşta işaretli!” diye bağırdı.
Herkes sevinçle oraya koştu.
Defne, Kerem’in koluna asıldı.
“Kaptan! Hazineye çok yaklaştık!”
O anda Mert’in kalbinin içi hafifçe ezildi.
“Ben sanki yokum,” diye düşündü.
“Oyun oynuyorlar ama beni saymıyorlar. İçimden bağırmak istiyorum ama… Sesim çıkmıyor.”
Bir adım attı onlara doğru, sonra geri çekildi.
Belki meşguldürler…
Belki sırlarını bozarım…
Belki beni istemezler…
Bu düşünceler arasında Mert’in dünyası küçüldükçe küçüldü. İçinde birikmiş sessizlik, artık bir taş gibi ağırlaşıyordu.





