Macera HikayeleriMurat Canpolat

Güzel Bir Macera Hikayesi; “Gizemli Yolculuk” IV.Bölüm

Gizemli Yolculuk

Güzel Bir Macera Hikayesi; “Gizemli Yolculuk” IV.Bölüm

Hikaye Oku: Aşağıya doğru indikçe güzel kokuların cazibesinden nereye bastığının farkına varamamış, merdivenin ortasında duran çukur bir alana basmıştı. İşte ne olduysa o andan sonra oldu. Birden merdivenin her tarafından ateşler çıkmaya başladı. Merdivenden aşağıya inerken hissettiği güzel kokular da gitmiş pis kokular yayılmaya başlamıştı ve aşağı taraftan, aynanın içine çekilip çölün ortasında kalmasına sebep olan karabulut kendisine doğru geliyordu. Ona doğru bakınca bulutun ortasında tanıdık bir insan yüzü vardı ve gözleri de ateş gibi parlıyordu.

Pis kokulardan ve karabuluttan kurtulmak için geriye döndüğünde bir de ne görsün, merdivenler kaybolmuş onların yerinde de koskocaman bir boşluk oluşmuştu. Yapacak bir şey yoktu artık, yukarıya çıkamayacağına göre mecburen aşağıya inmesi gerekiyordu.        Aşağıya indikçe pis kokular daha da çoğalmış ve rahatsız edici bir duruma gelmişti, ayrıca çok yorulmuş ve adım atacak hali kalmamıştı. Buna rağmen pis kokudan kurtulmak için adımlarını daha da hızlandırdı. Bu merdivenin sonu gelmeyecek diye düşündüğü sırada merdivenler ortadan kayboldu ve bir anda yanardağın ağzında olduğunu gördü. Ayrıca bastığı taş bile yavaş yavaş çatlamaya başlamıştı. Neredeyse yanardağın içine düşmek üzereydi. Az sonra bastığı taşta kırıldı ve aşağıya kraterin içine doğru düşmeye başladı. Tam içine düşeceği sırada hafif bir rüzgâr çıkarak yavaşlamasını sağladı. Rüzgâr yavaşlatınca, içinden bir el çıkarak hırkasının arkasından tuttu ve büyükçe bir taşın üzerine bıraktı. Kraterin içine düşmekten kurtulan Hasan, bu seferde kraterin içindeki lavların içten içe fokurdadığını gördü.  O anda lavların dehşet verici görüntüsünden korkarak geriye doğru yaslandı. Yaslandığı anda, arkasındaki taş çığlık sesi çıkartır gibi ses çıkararak geriye doğru gitmeye başladı. Üzerindeki bulunduğu taşta, arkasına yaslandığı taşla birlikte yavaş yavaş geriye gitmeye başladı. Taş tamamen geriye gidince aşağılara doğru tekrar düşmeye başladı. Aşağıya düştükçe de kraterin içinden, ağlar bir şekilde insan sesi ile karışık su sesi gelmeye başlamıştı. İnsan sesi ile karışık su sesini duyunca kendi kendine: ‘Bu da ne böyle, nereden geliyor bu ağlamalar.’ demekten kendini alamıyordu.

Hasan, aşağılara düştükçe korkuları artmaya başlamıştı ve kalbi adeta yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Acaba lavların içine düşecek miyim? Sonum ne olacak benim diye düşünürken birden bire aniden havada duruverdi. Hiç kımıldayamıyor, ne de elini kolunu hareket ettirebiliyordu. Adeta yerinde çakılı kalmıştı. Sadece başını sağa sola, aşağıya yukarıya hareket ettirebiliyordu. Üstüne üstelik terlemeye başlamış, üzerindeki elbiselerden bile buhar çıkmaya başlamıştı. Bunun nedenini bulmak için başını aşağıya doğru eğince birde baktı ki lavlara iyice yaklaşmış ve o karabulutta lavlarla birlikte yaklaşıyordu.

Lavlarla beraber karabulutun yaklaştığını görünce ne yapacağını iyice şaşırdı. Yerinden kıpırdayamadığından bir şey de yapamıyordu ve bu da kendini içten içe yiyordu. Lavlar iyice yaklaşıp, ayakkabılarını yakmaya başlayınca kendi kendine: ‘İşte şimdi mahvoldum.’ Diye düşünmeye başladı. Ayakları yanmaya başlayınca canı yanmaya başladı. Canı yanmayı başlayınca ‘İmdat! Kurtaran yok mu?’ diye bağırıp, kendisine yardım elini uzatacak bir kimse aradı. Bağırıp yardım istemeye devam ederken, kraterin ağzında hafif bir rüzgâr çıktı ve o meçhul el tekrar belirerek hırkasının arkasından tutup yukarıya doğru çekmeye başladı. Aşağıdaki lavlardan kurtulmasına kurtulmuştu, ama bu seferde yukarıya doğru o kadar hızlı bir şekilde çıkıyordu ki, içi dışına çıkmış, midesi bulanmaya başlamıştı.

Kendisini çeken o el birden bire durdu ve yanardağın ağzında bulunan küçük bir mağaranın içerisine bıraktı. Mağaranın içerisine girince, mağaranın ağzı kalın cam muhafazayla kapandı. Lavlar yukarıya doğru çıktıkça cam muhafazaya vuruyor, vurdukça da çatırtılar geliyordu.  Lavların camı parçalamasından endişe eden Hasan, o korku içerisinde bekleşirken, kendisini kovalayan kara bulut da gelip camın önünde durarak:

–  Şimdi elimden kurtuldun ama bundan sonra devamlı peşindeyim ve artık benden asla kurtulamazsın, diyerek korkutmaya başlaması üzerine iyice halsiz düştü kendinden geçerek olduğu yere yığıldı kaldı. Kendine geldiği zaman akşam olmuş ve mağaranın içi karanlıklaşmıştı. Lavların cama bir şey yapamadığını ve karabulutun da çekip gittiğini görünce derin bir oh çekti.   Heyecanı ve korkusu da gidince, yanan ayakkabıları aklına geldi. Yere oturarak ayakkabılarını ayağından çıkardı. Mağaranın ağzı kapalı olduğundan dolayı,  mağaranın içine doğru gitmesi ve bir yol bulması gerekiyordu. Bunun için mecburen ayağa kalkarak yürümeye başladı.

Ayağında ayakkabı olmadığı için mağaranın tabanı yürüdükçe ayaklarına batıyordu. Bir müddet daha öylece yürüdü. Yorgunluktan ve ayakları şiştiğinden yürüyemez hale geldiği sırada ayağıyla bir şeye çarptı. Ayağıyla bir şeye çarpınca heyecanla ‘Eyvah! Yine başıma bir iş gelecek’ diye söylenerek, hangi taraftan ne geleceğini görmek için etrafına beş on dakika kadar bakınmaya başladı. Mağaranın içi karanlık olduğundan, etrafını görememiş ve tedirgin olmuştu. İçinde bulunduğu bu tedirginlik, etrafında kendisini sıkıntıya sokacak bir tehlike gelmeyince geçti.  İçindeki tedirginlik geçince, ayağını çarptığının ne olduğunu görmek için yere eğilerek eliyle sağı solu kontrol etti. Biraz daha aradıktan sonra eline bir şey çarptı. Eline çarptığının ne olduğunu anlamak için, onu alarak eliyle kontrol etti ve onun bir kutu olduğunu anladı. Kutunun ağzını açtı. Kutunun ağzını açar açmaz kutudan etrafı aydınlatan renkli ışık zümresi tekrar belirdi ve kendi etrafında dönmeye başladı ve yavaş yavaş ortadan kayboldu.

Hayret içerisinde ışığın kaybolmasını seyreden Hasan, daha sonra elindeki kutunun içinde ne olduğunu anlamak için elini kutunun içine daldırdı. Elini kutunun içine daldırmasıyla havalara zıplaması bir oldu. Çünkü kutunun içinde bir çift ayakkabı vardı. Ayakkabıları görünce sevindi, fakat ayakları şiştiği için giymesi mümkün değildi. Ayakkabıları görünce sevinmiş, ama ayakları şiştiği için onları giyemediğinden dolayı hevesi kursağında kalmıştı. Ayaklarının şişlerinin inmesi için tekrar yere oturdu ve beklemeye başladı. Tam o sırada beyaz tavşan yine ortaya çıkarak ayaklarının şişkinliği inene kadar yalamaya başladı. Ayaklarının şişi inince dile gelerek:

– Bundan sonraki yolculuğunda, her ne zaman başın derde girerse o zaman ortaya çıkar, sıkıntını gideririm, dedi ve geldiği gibi ortadan kayboldu.

Hasan, ayaklarındaki şişlerin dinmesinin ardından oturduğu yerden tekrar ayağa kalkarak ayakkabıları giydi. Ayakkabılar ayağına tam oturmuştu. Sevinçten ne yapacağını şaşıran Hasan, yorgunluğunu unutarak havalara tekrardan zıplamaya başladı.  Ne olduysa o anda oldu ve ayakkabılar etrafı aydınlatacak şekilde parıldamaya başladı. Ayakkabılarını giyip havaya zıpladıktan sonra mağaranın içi aydınlanınca, mağaranın içlerinde ne var diye merak içerisinde yürümeye başladı, yürüdükçe de hayreti daha da fazlalaşıyordu. Çünkü mağaranın içi adeta maden yatağı gibiydi. Neler yoktu ki içinde: Elmaslar, altınlar, gümüşler…

Mağaranın içindeki elmaslara, altınlara hayran olmuş ve büyülenmişti. Acaba başka neler var mağaranın içinde diyerek ilerlemeye başladı. Öyle bir yere geldi ki her tarafta insan büyüklüğünde elmaslarla doluydu ve o kadar parlıyorlardı ki her taraf aydınlık içerisindeydi. Ayrıca her birinden ayrı ayrı renkler saçılıyordu.

Hasan, adımını atıp elmasların olduğu yere gitmek isterken, adım attığı yerde, sanki deprem oluyormuş gibi önce sarsıntı meydana geldi ve yer çatlayarak içinden dev aynalar çıktı. Bu aynalar o kadar farklıydı ki her birine baktıkça kendisini farklı farklı şekilde görmekteydi. Bazı aynalar kendisini şişman, kimi aynalar zayıf, kimi aynalar kulaklarını uzun kimi aynalar da bacaklarını uzun gösteriyordu.

Aynaların karşısına geçip, aynalara baktıkça gülmekten kendini alamıyor, güldükçe gülüyordu. Çölün ortasında kaybolup siyah kapıdan içeri girdiğinden beri bu kadar çok gülmemişti. Gülmesi geçince, ileride hepsinden daha büyük bir aynanın olduğunu gördü. Büyük aynanın olduğu yere giderek ona baktı. Bu ayna, diğer aynalara hiç benzemiyordu. Normal aynalar gibiydi, ne var ki bunda da bir tuhaflık vardı. Ona baktıkça adeta büyülenmiş gibi hissediyordu. Ne kadar da ona bakmaktan çekinse de, bir türlü buna muvaffak olamıyordu. Bir müddet sonra birde baktı ki ayna içinde dönüyor. Onu o şekilde görüce önce şaşırdı daha sonra da aklı dönmeye başladığını hissetti ve olduğu yere yıkıldı kaldı. Kendine geldiği zaman ucu bucağı olmayan yem yeşil ve düz bir ovanın içinde, beyaz bir taşın üstünde otururken buldu.

Evden çıkıp ormana geldikten sonra başına neler gelmemişti ki. Ormandaki aynayı görmez olaydı. Hep onun yüzünden bunlar başına gelmişti. Aynaya dokunur dokunmaz, aynanın içinden karabulut çıkarak içine çekmişti. Ve kendini bir anda çölün ortasında bulmuş, ondan sonra başına gelmedik şeyler kalmamıştı. Şimdide ucu bucağı olmayan yem yeşil bir ovanın ortasındaydı ve hiçbir iz ve yol yoktu. Nereye gidecekti, onu dahi bilemiyordu.

Oturduğu yerden kalkarak, ne tarafa doğru gideceğini bilemeden yürümeye başladı ve yürürken ümit içerisinde kendi kendine ‘belki, ileride önüme bir yol çıkar’ diyordu. O bunları düşünürken aniden oturduğu yerin altından ayaklarını sıvazlayıp iyileştiren tavşan ortaya çıktı. Tavşanı ilk gördüğünde ayaklarının ağrısından tavşanın sevimliliğini fark edememişti.  Tavşan o kadar sevimliydi ki, adeta gel beni tut da sev der gibiydi. Tavşanın olduğu yere gidip tutmaya çalışırken, tavşan hızlı bir şekilde koşarak uzaklaşmaya başladı. Koşarak giderken de arkasından gittiği yerler yol oluyor, peşinden her taraf çiçeklerle donanıyordu. Gideceği yolu bulacağına dair ümidini kaybetmemesine sevinen Hasan, tavşanın açtığı yola doğru adımını atıp devam etti.

Çiçeklerin görüntüsü ve kokusu o kadar güzeldi ki, onlara baktıkça içinin açıldığını hissediyor, huzura kavuşuyordu. Çiçeklerin cazibesine kapılan Hasan, çiçekli yolun bitmek üzere olduğunu göremeden öylece yürüyordu. Yine o beyaz kuş gelip başına konana kadar etrafa öylece baktı durdu. Kuş yine dile gelerek önüne bakmasını söyledi. Önüne doğru bakınca uzun uzadıya, boyları da bulutlara kadar varan kayalıklar olduğunu gördü. Birden bire kayalıkları karşısında görünce önce şaşırmış, yukarıya doğru bakınca da kayaların yüksekliğinden dolayı çok korkmuştu. Ama yapacak bir şeyi de yoktu, bir yol bulması ve bu kayalıklardan kurtulması gerekiyordu. Her tarafı dolaşmasına rağmen bir yol bulamamış ve çok yorulmuştu. Bir müddet dinlendikten sonra, tekrar kayalıklardan kurtulabilecek bir yol aramaya başladı.

Murat CANPOLAT

Hikayenin I. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin II. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin III. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin IV. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin V. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin VI. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin VII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin VIII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

 

 

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 5]

Etiketler

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı