Macera HikayeleriMurat Canpolat

Güzel Bir Macera Hikayesi; “Gizemli Yolculuk” XXV. Bölüm

Gizemli Yolculuk

Güzel Bir Macera Hikayesi; “Gizemli Yolculuk” XXV. Bölüm

Hasan, karıncaların korkunç hallerini görünce, aniden ayağa fırlayarak yeşil alandan koşarak uzaklaştı. Karıncalar, onun uzaklaşmasına rağmen peşini bırakmıyorlar, nereye gitse onu takip ediyorlardı ve karıncalardan kurtulmanın yolu yok gibi görünüyordu. Kasabanın ortasından geçen yolun oraya gelince durmak zorunda kaldı. Çünkü büyük bir araba hızla geliyordu. Bir taraftan üzerine doğru araba geliyor, bir taraftan da karıncalar kendisini iyice sıkıştırmışlar ve yakalamak üzereydiler. Karıncalara yakalanmak üzereyken, gelen araba karıncaların üzerinden hızlıca geçip gitti. Arabanın üzerlerinden geçip gitmesi üzerine, arabanın altında kalan karıncaların hepsi, o anda ezilerek öldüler. Arabanın altında ezilmekten son anda kurtulan diğer karıncalar, üzerine gelmeye başlayınca tavşanın sözü aklına gelerek cebinden hortumu çıkardı. Hortumun ucunu karıncalara doğru tutarak kuvvetlice sıktı. O anda hortumun ucundan karıncayiyen hayvan çıkarak karıncaların hepsini yedi. Karıncalar bitince hortumun içine geri döndü.

Bir tehlikeyi daha atlatan Hasan, su aramak için tekrar yollara düştü.   Akşama doğru başka bir çeşme daha gördü ve oraya vararak cebinde bulunan şişenin içine su doldurarak mağaraya geri döndü.

Yaralı adam, mağarada susuzluktan kıvranıyor, bir an evvel su içmek istiyordu. Hasan, gecikince kendi kendine: ‘Acaba nerede kaldı, başına bir şey mi geldi?’ diye düşünüyor, bir an evvel Hasan’ın gelmesini bekliyordu. Hasan’ı mağaranın girişinde görünce, sevinç içerisinde:

–  Nerede kaldın. Sen gelmeyince kasabada başına bir iş geldi zannettim, dedikten sonra onun sarılı olan kafasını görünce, kafasına neden sarılı olduğunu sordu. Hasan, başının neden sarılı olduğunu öğrenmesi için, kara yüzlü adamla aralarında geçen olayı anlattı.

Yaralı adam, Hasan’ın başından geçen olayı duyunca:

– O, kara yüzlü adam kasabamızın en şerli, gözü paradan başka bir şey görmeyen insanıdır. O, kasabamıza gelip eczane açmadan önce her şey güzeldi. Kasabamızın halkı birbirlerine yardım eder, komşusunu gözetir, fakirleri doyururdu. Kimse kimsenin arkasından konuşmaz, kuyusunu kazmazdı. Düşenin elinden tutar, yardım elini uzatırdı. Kasabamıza, o gelip eczane çıktıktan sonra kasabamızın bütün güzelliklerinin, iyiliklerinin değişmesine sebep oldu. Onun kasabamızın değişmesine sebep olan huyu çok paragöz olması ve söz taşıması idi. Yani, onun yüzünden insanlar birbirine düştü. Varlıklı insanlar, onu gördükçe fakirleri gözetmez oldular. Düşenin arkasından birde onlar vurdular, dedikten sonra su, su dedi ve tekrar bayıldı.

Hasan, yaralı adamın bayıldığını fark edince yanına giderek, sırtından tutup hafifçe ayağa kaldırdı. Cebindeki suyu çıkartarak, hafifçe yüzüne su serpti ve üzerindeki sargıları çıkararak yaralarını temizledi. Üzerlerine merhem sürerek yeni sargıyla, yaralarını sardı. O, kendisine yapılan tedavilere rağmen sürekli inliyor ve ‘Yapmayın, etmeyin. Böyle yaparsanız, korkarım ki başınıza bir iş açılacak’ diyordu. Onun her ne kadar, neden öyle söylediğini anlamasa da sürekli inlemesini önlemek için tekrar yaralarını temizleyip sargılarını sardı ve ne olacağını görmek için beklemeye başladı. Bu arada yaralı adamla uğraştığı için vaktin nasıl geçtiğini anlamamış, çoktan ortalık karanlıklaşmış, gece olmuştu. O yüzden mağarada ateş yakıp, geceyi geçirebilmek için mağaradan çıktı. Mağaranın etrafında çalı çırpı toplayarak, mağaraya geri döndü. Mağarada topladığı çalı çırpıları yakarak hem ısındı hem de yaralı adamı kontrol etti. Gece yarısı olunca, yaralı adamın iniltileri kesildi ve yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. Onun kendine gelmeye başladığı dakikalarda ihtiyacının geldiğini hissetti, fakat kendisini tutmak zorunda kaldı. Çünkü yaralı adam kendine gelmeye başlamış ve tekrardan su istemişti. O yüzden adamla ilgilenmiş kendini tutmak zorunda kalmıştı.

Yaralı adam, su içip uykuya daldığında, ancak o zaman ihtiyacını gidermek için dışarı çıkabildi. İhtiyacını giderip geri dönmek isterken havanın birden bire bozuldu. Şimşekler çakmaya başlayıp ardından yağmur yağmaya başladı. Yağmur yavaş yavaş yağıp şiddetini artırınca hızlanarak mağaraya geri dönmek istedi. Mağaranın girişine geldiğinde öyle bir şimşek çaktı ki, kendisini zor mağaraya attı. O anda mağaranın girişi büyük bir gürültüyle çökerek girişi kapattı.

Mağaranın girişi, tamamen kapandığından, nereden çıkabilirlerdi. Mağaranın içinde hiçbir çıkış yolu yok gibi görünüyordu. Oturup bunları düşünüyor, mağaradan nasıl çıkabileceğinin planlarını yapıyordu. Bu şekilde düşüncelere dalmışken, yaralı adam tamamen kendisine geldi ve dışarıda neler oluyor diye sordu. Yaralı adamın kendisine gelip soru sorması üzerine, daldığı düşüncelerden sıyrılarak üzgün bir şekilde:

– Mağaranın girişi, şiddetli yağmurdan dolayı kapandı. Mağaranın girişi kapanınca, bende buradan çıkabilecek bir yer aradım, fakat bulamadım, demesi üzerine yaralı adam,  eliyle mağaranın üst kısmında bir yer göstererek, zorla da olsa:

– Bu mağarayı avucumun içi gibi biliyorum. Şurada ufak bir giriş var, beni ayağa kaldırabilirsen gösterebilirim, dedi.

Yaralı adamın, eliyle işaret edip mağaranın çıkışını göstermesinden sonra düşünmeye başladı. Mağaranın içi tamamen karanlık olduğundan, işaret ettiği yeri nasıl gösterebilirdi ki. Mağaradan çıkacak bir yol bulmuşlardı, fakat işin içinden nasıl çıkacaklardı. Bunları düşünürken, aklına havaya zıpladığı zaman, ışık saçan ayakkabıları geldi. Onlar aklına geldiği zaman, burada da işime yarar umuduyla havaya zıpladı. O anda umudu boşa çıkmamış, ayakkabılar etrafa ışık saçmaya başlamıştı. Mağaranın içi ayağındaki ayakkabılar sayesinde aydınlanınca,  işaret ettiği yeri gösterebilmesi için yaralı adamı ayağa kaldırdı. O, mağaradan çıkabilecekleri yeri tekrardan göstermesinden sonra yavaş yavaş oraya doğru yöneldi.

Girdikleri bu mağara oldukça görkemli bir mağaraydı. İçi uzun uzadıya sarkıt ve dikitlerle doluydu. Mağaranın içi ufak göllerle doluydu. Her taraftan su sesi geliyor, insanın sesi yankı yapıyordu. Güzel manzaralar eşliğinde yürüyen Hasan, yaralı adamın gösterdiği yere vardı. Onun gösterdiği yerin etrafı yosunlarla kaplıydı ve girişi oldukça küçüktü. Girilmesi zor görünüyordu, ama ondan başka çıkış yolu görülmediğinden, o küçük delikten girmek zorundaydı. Başta tereddüt etmesine rağmen, ondan başka çıkış olmadığı için üzerindeki tereddüdü atarak içine girdi. Peşine yaralı adamı kollarından tutarak zorla da olsa geçmeyi başardı ve böylece beraber mağaradan çıkmış oldular. Mağaradan çıkınca, yaralı adam ayağa kalkmaya çalışarak :

– Benim evim güvenli, oraya gidebiliriz’ dedi ve evinin nerede olduğunu gösterdi.

Hasan, yaralı adamın evinin yerini göstermesinden sonra, onun kolundan tutarak yavaş yavaş oraya doğru yöneldiler. Yaralı adam, evine varınca kapının altında, bir yerlerde sakladığı anahtarı çıkararak evin kapısını açtı. Ev, dışarıdan bakıldığında oldukça bakımsız ve sanki yıkılacak gibi duruyordu, ama içeriye girince bunun böyle olmadığı anlaşıldı. Evin içi, adeta muhkem bir kale gibiydi. Evin her tarafı kalın surlarla örtülüydü. Duvarların her tarafında birbirlerine çatılmış şekilde silahlar vardı. İçeride yüzlerce oda vardı. Odaların önünde bekleyen hizmetçiler ve onların bir emriyle hareket edecek yardımcı hizmetçiler vardı. Kısacası evin içerisi saray gibiydi. Hizmetçiler içeriye giren yaralı adamı görünce hızlıca koşarak yanına geldiler. Kollarından tutup odasına yatırdılar ve saray hekimine haber verdiler. Saray hekimi gelince, yaralı adamı kontrol ederek hizmetçilere onu kim getirdi diye sordu. Hizmetçileri Hasan’ı işaret edince, saray hekimi onu yanına çağırdı. Hasan, saray hekiminin yanına gelince, saray hekimi:

– Söyler misin, beyimizi nerede buldunuz ve bu hale nasıl geldi? Diye sordu. Saray hekiminin soru sormasından sonra Hasan, yaralı adamla alışveriş merkezinde karşılaştığını, onun yüzü gözü çizilmiş, üstü başı yırtılmış şekilde karşısına çıktığını, onun kendisinden yardım istemesi üzerine ona yardım etmek amacıyla mağaraya götürdüğünü, yaralı olduğu için ona ilk yardım derslerinden öğrendiği kuralları uyguladığı söyledi.

Saray hekimi, olanları duyunca Hasan’a teşekkür ederek:

– Benimle gelir misin? Sana beyimizin onca servetine rağmen nasıl mütevazı bir hayat yaşadığını ve neden evin dışının öyle yapıldığını göstereyim.

– Tamam, geliyorum. Bende, zaten evin dışıyla içinin neden öyle yapıldığını merak etmiştim.

Aralarındaki bu konuşmalardan sonra beraber odadan dışarıya çıktılar. Saray hekimi, bütün odaları tek tek gezdirerek, odanın güzelliklerini ve sarayın ne kadar ihtişamlı olduğunu gösterdi. Sarayın bütün ihtişamı gözler önüne serildikten sonra, ahşap kapılı bir odanın önünde durdular. Saray hekimi Serhat Bey, odanın kapısını açarak ilk önce kendisi girdi ve Hasan’ı içeriye davet etti.

Girdikleri oda, sarayın diğer odalarına hiç benzemiyordu. Çünkü bu oda ufak tefek eşyaların bulunduğu mütevazı bir odaydı. Saray hekimi bu odayı gösterdikten sonra o odanı içinden başka bir odaya, o odadan başka bir odaya geçiyordu ve geçtikleri bütün odalar ilk oda gibi mütevazı durumdaydı. Ayrıca bu odalarda birtakım insanlar yeyip içiyor ve yatıyorlardı. Mütevazı olan bu odalardan çıktıktan sonra muhteşem zenginliğin olduğu odalara geçtiler. O, odalarda da tıpkı mütevazı odalarda olduğu gibi, birtakım insanlar yeyip içip yatıyorlardı. Orada başka bir kapıdan dışarıya çıkarak bahçeye girdiler. Saray hekimi, bu bahçede Hasan’a geri dönüp kapıya bakmasını istedi. Hasan, saray hekiminin isteği üzerine geri dönüp bakınca adeta gözleri ışıldadı. Gözlerini defalarca sildi ve tekrar baktı ve her defasında sarayın muhteşem görüntüsünü gördü.

Bir taraftan sarayın muhteşem görüntüsü bir taraftan sarayın mütevazı görüntüsü… Sarayın neden böyle olduğunu anlayamadığından saray hekimine dönerek, sarayın değişken yapısının neden kaynaklandığını sordu.

Saray hekimi, bu soru karşısında hafif bir gülümsemeyle:

– Evladım, sarayı gezdirmeden önce, sana beyimin zenginliğine rağmen, çok mütevazı bir yaşantısı olduğunu söylemiştim ya.

– Evet, söylemiştiniz.

– Beyim, fakir olan halkı daha iyi anlayabilmek ve onlara daha çok hizmet edebilmek için, o gördüğün mütevazı yerde yaşar. Fakir olan halk geldiği zaman orada ağırlar ve onların rahat etmesini sağlayarak onların güven içerisinde olmasını temin ederdi. Evi barkı olmayan, yiyecek bir lokma ekmeye muhtaç olan insanları da burada ağırlar ve onlara, burada kaldıkları müddetçe rahat etmeleri konusunda güvence sağlardı. İhtiyaçlarını giderdiği o insanların, kendisine minnettar kalmamaları için elinden gelen bütün çabayı gösterirdi. Hali vakti yerinde olan kişileri ise, sarayın zenginliklerle dolu olan diğer kısmında ağırlar ve onlara da, o şekilde davranırdı. İşte sarayın bir tarafının bakımsız, bir tarafının sağlam yapılı olması bundan kaynaklanmaktadır.

Saray hekiminin, sarayın iki yönlülüğünü gösterip anlatmasından sonra hayretler içerisinde kaldı. Adeta nutku tutuldu, bir şey diyemez oldu. Bir müddet öylece kaldıktan sonra kendini toparladı ve saray hekimine, bu kadar zenginliğe rağmen kasabada neden korkunç şeyler yaşandığını sordu.

Bu soru üzerine Saray hekimi:

– Bak evladım, ben sana, beyimin onca zenginliğine rağmen mütevazı bir hayat yaşadığını daha önce anlatmıştım, dedi ve yere oturarak Hasan’ın da yere oturmasını rica ederek sözüne şöyle devam etti. Bu anlatacaklarımı iyi dinle ve beyimizin ne kadar mütevazı ve iyi bir insan olduğunu anla ve kasabada kötülüklerin neden başladığını dinle, dedikten sonra:

– Beyimiz, yani Sedat Bey bu kasabanın sayılı zenginlerinden biridir. Fakir insanları doyurur, açıkta kalanlara yardımcı olurdu. Kasabanın diğer zenginleri, beyimin fakirlere bu kadar çok yardım etmesini istemezler, hatta alaya alırlardı. Çoğu zaman alaya almayı bırakıp, yardıma engel olamaya çalışırlardı. Orta halli olan halk bile, fakir olan halka üstten bakar, onların yanlarından bile geçmelerini istemezlerdi. Hatta yanlarından geçerlerken onları dövmeye kalkarlardı. Anlayacağın kısacası, bu kasaba oldukça çirkefleşmişti, bunları konuşurken bir ara daldı ve derinden nefes alıp verdi. Söyleyeceği söz adeta boğazına düğümlenip çıkmaz oldu. Bir kelime söz söyleyebilmek için öksürdü, ama nafile…

Aslında kasabamızın halkı, bu kasaba ilk kurulduğu zaman böyle değildi. İnsanlar birbirlerine karşı tutkuluydu. Komşu komşusuna saygı duyar, fakirleri doyurur, hiç cimrilik etmezlerdi. Küçük büyüğü sayar, büyükte küçüğe sevgi gösterirdi. Kimse kimsenin arkasından konuşmaz, kuyusunu kazmazdı. Düşenin elinden tutar, yardım elini uzatırdı. Güzel günler böyle devam ederken, bir gün kasabamıza kara yüzlü ufak tefek bir adam çıkageldi. Bize eczacı olduğunu söyleyip, hastalarımıza ilaç yapıp iyileştirdi. Bu adam ilk zamanlar herkese iyilik yapıp herkesin gönlünü kazandı. Başta iyiliksever gibi görünüyordu, ama sonra onun öyle olmadığı ortaya çıktı. Çünkü, görünüşte herkese iyilik yapıyor görünüyordu, fakat alttan alttan insanları kışkırtıyor, onların gittikçe birbirlerinden uzaklaşmasına ve cimrileşmesine sebep oluyordu. Kasabamızın halkını, böyle yapa yapa o hale getirdi ki, insanlar artık birbirlerine gidip gelmez oldu. Ne küçük büyüğünü sayar oldu ne de büyük küçüğünü sever oldu. Artık insanlar gösteriş için mal mülk edinmeye başladı. Bu yüzden de fakirleri sevemez hale geldiler. Onları kötülediler ve yanlarına bile yaklaşmasını istemediler. Sürekli birbirlerini suçlayıp durdular. Tabi, bu arada o kara yüzlü adam yaptıklarından dolayı hiç pişmanlık duymuyor, bıyık altından gülüyordu.

Serhat Bey konuşurken, Hasan’ın aklına kasabadaki hayvanlar geldi. Onların, birden bire değişmelerine sebep olan şeyin ne olduğunu öğrenmek için ona:

– Kasabadaki hayvanlar neden birden bire değişip insanların üzerine saldırıyor.

– Hayvanların değişmesine sebep olan yine o kara suratlı eczacı.

– Nasıl yani, anlamadım. Onun bu işte olan parmağı ne?

– Kasabamızın halkını kendine mahkûm etmek için, kendi eczanesinde bir takım deneyler yapıp hayvanların üzerinde kullanmış. Üzerinde deney yaptığı hayvanlar değişip insanların üzerine saldırınca, bunu gören halk o eczacıya koşup bunun bir çaresi var mı? Diye sormuşlar. Eczacı, ‘Evet, var’ deyip onların parasını alarak panzehiri onlara vermiş ve böylece kasaba halkını kendine mahkûm etmiş.

Hasan, kara yüzlü adamın yaptığı kötülükler durdukça hop oturup hop kalkıyor, sinirden kendi kendini yiyordu.

Aralarında bunları konuşurken, içerden yaralı adamın iniltili bir şekilde sesi geliyor ve şöyle diyordu: ‘Hayır, hayır, durun yapmayın. Böyle yaparsanız korkarım ki, bir gün başına bir iş açılacak’ diyordu. Bazen susuyor, bazen de aynı şeyleri tekrar edip duruyordu.

Yazar: Murat CANPOLAT

Hikayenin I. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin II. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin III. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin IV. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin V. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin VI. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin VII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin VIII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin IX. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin X. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XI. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XIII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XIV. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XV. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XVI. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XVII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XVIII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XIX. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XX. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXI. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXIII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXIV. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXV. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXVI. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXVII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXVIII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXIX Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXX Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXXI Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXXII Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXXIII Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

 

 

 

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 0 Ortalaması: 0]

Etiketler

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı