Macera HikayeleriMurat Canpolat

Güzel Bir Macera Hikayesi; “Gizemli Yolculuk” V. Bölüm

Gizemli Yolculuk

Güzel Bir Macera Hikayesi; “Gizemli Yolculuk” V. Bölüm

Hikaye Oku: Kayalıkların görüntüsü o kadar korku vericiydi ki, her tarafında sivri uçları vardı ve her bir sivri uçtan rüzgâr estikçe dehşet verici sesler geliyordu. Hasan, kayalıklara doğru bakarken havada yine karabulut belirmiş ve kendisine doğru geliyordu. Bulutun içinde de her tarafı aydınlatan şimşekler çakıyor ve gürültülü bir şekilde:

– Şimdi seni yakaladım. Artık elimden kaçamazsın, diyerek geliyordu. O karabulutun peşinden gelmesinin sebebi neydi. Ne istiyordu kendisinden, bu düşünceler içerisinde ondan kaçmaya çalıştı. Ondan kurtulmak için koşarken uzaklardan kocaman bir kartal gelip kollarından tutarak havaya kaldırdı ve uçmaya başladı. Uçarak kayalıkların yukarısında olan yuvasına götürüp bıraktı. Hasan, karabuluttan kurtulmasına kurtulmuştu ama bu seferde kartala yakalanmıştı. Üstelik kartalın yuvasında yavruları vardı ve kendisine büyük bir iştahla bakıyorlardı. Ana kartal yavrularına ‘gelin buraya, yiyeceğinizi alın’ der gibi kafasını sallayınca, kartal yavruları koşarak Hasan’a saldırmaya başladılar.  Kartalın yavruları, o kadar vahşi bir şekilde saldırıyorlardı ki başından, sırtından, yüzünden kısacası her yerinden gagalıyorlardı. Kartalın yavruları yüzünden, yüzü gözü her tarafı kan içinde kalmıştı.

Kartalın yavrularının gagalamasına daha fazla dayanamayan Hasan, kartalın yavrularının kendisini bırakmaları üzerine onlara görünmeden sürüne sürüne kartalın yuvasından kurtularak kayalıklardan aşağıya doğru inmeye başladı. Kayalıklar aşağıda göründüğünden çok daha korkunçtu. Aşağıya indikçe her bir kaya ayaklarını, ellerini çizmiş her tarafından kanlar geliyordu. Ayakları kanadığından ve yorgunluktan yürüyecek takati kalmamıştı. Öyle bir yere de geldi ki ne aşağıya inmenin imkânı vardı ne de yukarıya çıkmanın imkânı vardı. Aşağıya inmenin mümkün olmadığını görünce çömelip yere oturdu ve sırtını bir kayaya dayadı. Tam uykuya dalacağı sırada sırtını dayadığı kaya birden kırıldı ve kayanın içinde oluk oluştu.

Dikkatsiz bir şekilde sırtını dayadığı için, dengesini sağlayamayan Hasan, oluğun içine düştü ve aşağıya doğru hızla kaymaya başladı. Kaydıkça kayıyor, gittikçe de hızlanıyordu. Aşağılara indikçe kendisini durduracak bir şey arıyor, fakat bir türlü bulamıyordu. Nihayet tutacak bir dal buldu ve ona tutundu. Bir süre sonra tutunduğu dal da kırılmaya başladı ve tekrar aşağıya kaymaya başladı; fakat bu sefer düz bir şekilde değil, döne döne kayıyor ve o şekilde aşağıya iniyordu. Hızı bir ara azaldığı zaman, beyaz demir bir çubuk gördü ve zorlada olsa ona tutunmaya başardı. Demir çubuktan tutunmasına tutundu ama bu seferde tutunduğu demir hareket etmeye başladı. Demir hareket ettikçe de oluk kayboluyor, kayboldukça da derin bir çukur oluşuyordu. Bir süre sonra oluk tamamen kayboldu ve eliyle tutunduğu demir çubuktan, eli yavaş yavaş kayarak çukurun içine düştü.

Hasan’ın içine düştüğü çukurda irili ufaklı birçok delikler vardı.  Bu delikler o kadar değişiktiler ki, kimisi yukarı doğru çıkık, kimisi oluk şeklinde, kimsi de eğri büğrüydü. Tam oturup, onları seyre daldığı sırada, her bir delikten ayrı ayrı renklerde buhar çıkmaya başladı ve her tarafı kapladı. Buharı koklamamak için elini ağzına kapattıysa da, başarılı olamadı ve buhar genzine doldu. Genzine buhar dolunca başı dönmeye başlayıp olduğu yere yığıldı kaldı. Kendine geldiği zaman da, demir kafesin içinde hapsedilmişti ve etrafında da yüzlerce garip yaratıklar vardı.

Etrafında gördüğü yaratıklar o kadar gariptiler ki, kimisi uzun, kimisi kısa, baştan aşağıya kadar kıllı, kulakları tavşankulağı gibi, ayakları keçi ayağı gibi, kolları da maymun koluna benziyordu. Burunları sanki yok gibiydi, gözleri bile kocaman ve kırmızıydı. Ağızları kurtağzına, kuyrukları ise inek kuyruğuna benziyordu. Kısacası her türlü hayvana benziyorlardı. Onları seyre dalmışken, kendi aralarında anlaşılmaz bir dille konuşarak elleriyle kendisini işaret ettiklerini gördü. Acaba ne diyorlardı ve kendisine ne yapacaklardı, diye düşünürken onlar hep bir ağızdan, adeta kulakları tırmalarcasına tiz bir şarkı söyleyip etrafında dönmeye başladılar. Söyledikleri şarkıdan etkilenmemek için kulaklarını kapatmaya çalışırken, onlar az sonra şarkılarını bitirip durdular ve Hasan’ın hapsedildiği demir kafesi yerinden kaldırarak kayalıklardan aşağıya doğru inmeye başladılar.

Kayalıklardan aşağıya inip, demir kafesi tıpkı öküz arabasına benzeyen bir arabanın üstüne bıraktılar. Arabayı çeken hayvanda aynı eski devirlerde yaşamış olan mamuta benziyordu. Bir müddet sonra ellerindeki kamçılarla hayvana vurup tozu toprağı birbirine katarak ilerlemeye başladılar. Yolda giderlerken bir şey hissetmiş olmalılar ki, aniden durdular ve etrafı gözetlemeye başladılar. Bir süre daha öylece etrafı gözetledikten sonra, yönlerini değiştirerek tekrar yürümeye başladılar.

Gittikleri yol o kadar sıcaktı ki etrafı kasıp kavuruyordu. Görünürlerde ne bir ağaç vardı ne de bir canlı, her şey sanki yok olmuş gibiydi. Aşırı sıcaklıktan dolayı susanmış, boğazı kurumaya başlamıştı. Susuzluktan boğazı kurumasına kurumuştu ama yaratıklardan nasıl su isteyebilirdi ki, onların dilini bile bilmiyordu. Susuzluktan kavrulduğu sırada, yaratıkların aralarında bir şeyler konuşarak kendisine doğru baktıklarını daha sonra da ağızlarından salyalar akarak ellerindeki kırbaları kafesin içine doğru attıklarını gördü. Bir anda kafesin içi yüzlerce su kırbasıyla dolmuştu. Artık susuzluğunu giderebilecekti. O heyecan içerisinde su bulma umuduyla, su kırbalarından birini açıp içine baktı; ama umudu kısa sürdü. Çünkü kırbaların içinde, su yerine çamurlu, akışkan jöleye benzer bir şey vardı. Çok susadığı için, mecburen kırbanın ağzını açıp içine parmağını daldırarak tadına baktı. Görünüşü tuhaftı ama tadı mükemmeldi. Başta, kırbayı açtığı zaman görünüşüne aldanarak beğenmemişti. Ama parmağını daldırarak tadına bakınca, tadının çok güzel olduğunu fark etti. Susuzluğu had safhada olduğundan dolayı kırbaların hepsini açarak teker teker içindekileri yedi. Bu sayede hem susuzluğunu gidermiş, hem de açlığını gidermişti.

Çölün ortasında olan kapıdan geçtikten sonra, başına o kadar çok şey gelmiş ve sarsılmıştı ki artık daha fazla dayanamamış, susuzluğunu giderdikten sonra da kafesin içinde uykuya dalmıştı. Kafesin içinde uykuya dalıp, rüyalar görmeye başladığı sırada sanki bomba patlamış gibi bir ses duydu. Heyecan içerisinde ayağa fırlayıp etrafa baktı. Gördüğü manzara çok korkunçtu. Her taraf duman olmuş ve yaratıkların birçoğu kanlar içerisinde yerde yatıyorlardı, kimisi de korkudan etrafa dağılıp kaçışıyorlardı. O manzarayı görünce dayanamadı, kafesin demirlerinden tutarak ağlamaya başladı.

Hüzünlü bir şekilde ağlamaya başladığı sırada havada kulakları sağır edercesine bir sesle, üçgen şeklinde yelkenli gemiye benzer bir geminin havada uçarak yaklaştığını gördü. Az sonra o uzay aracı kendisine doğru yaklaşıp yere indi. Geminin kapısı yere indikten sonra sisler içerisinde açıldı.  İçerisinden başları kel olan, kulakları sivrice, üzerleri üniformalı, elleri silahlı ten renkleri mavi olan, tıpkı insana benzer kişiler aşağıya inmeye başladı. Ayrıca bunlar, mağaranın içine girmeden evvel karşılaştığı, beli iki büklüm olmuş yaşlı adama benziyorlardı. Hepsi indikten sonra arkalarından kafasında tacı üzerinde hırkası altınlarla kaplı olan bir kişi indi. Üzerindeki kıyafetlere bakılırsa bu kişi diğerlerinin kralıydı. Hepsine emirler vererek, her birini ayrı ayrı yönlere gönderdikten sonra Hasan’a doğru yaklaşarak kafesin kapısını açtı. Eliyle işaret ederek dışarı çıkmasını söyledi. Hasan korku içerisinde dışarı çıkınca kralları:

– Geçmiş olsun, kurtuldun onların ellerinden, diyerek elini Hasan’ın omzuna attı. Onların şefkatle yaklaşmasını görünce, heyecanı ve korkusu geçti ve gözyaşlarını silerek, kızmış bir şekilde:

–   Onları siz mi öldürdünüz?

–   Evet!

–   Ama neden, onlar size ne yaptı?

– Bize kızmakta haklı olabilirsin, ama gerçeği bilmiyorsun. Eğer gerçeği bilsen o şekilde konuşmazsın.

–  Gerçekleri bilmiyorum öyle mi, bu yaptıklarınız hangi insanlığa sığar söyler misiniz?

Kral, uzay aracına gelmesini söyleyerek ancak orada neler olduğunu anlatabileceğini söyleyip uzay aracına yöneldi. Bunun üzerine Hasan’da kralın arkasından yürüdü ve içeri girdiler. Kral, önce uzay aracını gezdirdi daha sonra da gülümser bir tarzda:

– Benim adım Kartal, burada gördüğün askerlerin hepsinin kralıyım. O gördüğün yaratıklar çok vahşidirler. Avlarına ilk önce tuzak kurarlar, daha sonra seninde kapatıldığın gibi kafesin içine hapsederler. Kurbanlarının hapsedildiğini görünce de kurbanlarının susaması için, kızgın çölde yürütürler. Çölde, kurbanlarının susayacağı kadar yol aldıktan sonra durarak kurbanlarına bakarlar. Kurbanları eğer susamışsa, ağızlarından salyalar akıtarak, hep beraber ellerindeki kırbaları kafesin içine atarak kurbanlarının su içmesini sağlarlar. Fakat bu su bildiğimiz su değildir. Bu su kurbanlarının hem susuzluğunu giderir, hem de şişmanlamasını sağlarlar. Bu şekilde de kurbanları şişmanladıktan sonra da yaşadıkları yerlere götürüp hep beraber canlı canlı kurbanlarını yerler. Ayrıca şunu da belirteyim. Biz onlarla yıllardır savaşıyoruz. Onlardan birçok esir almamıza ve öldürmemize rağmen, köklerini bir türlü kurutamadık. Ne yaptıysak yapalım, onlar sürekli çoğaldılar ve sürekli yer değiştiriyorlar. En son ki yerleri seninde hapsedildiğin kayalıklardı.

Hasan, kraldan yaratıkların vahşiliğini hayretle dinledikten sonra:

–   Ama siz bunları nereden biliyorsunuz?

Kral, Hasan’ın sorusu üzerine,  yüz hatları geriledikten sonra iç geçirerek:

– Çünkü ben de onların tutsağıydım, dedi ve şöyle devam etti. Ben ve yardımcım bir gün, o garip yaratıkların yerini bulmak için gemimizle yola çıkmıştık. Tam keşiften dönmüş ve kayalıklardan geçiyorduk ki, onlar arkamızdan bize doğru yüzlerce ok attılar. Böyle bir şey beklemediğimiz için hamle yapamadık ve gemimiz isabet alarak düşürüldü. Beni ve yardımcımı da geminin içine girerek yakaladılar. Aynen sana anlattığım şeyleri bize de yaptılar. Verdikleri şeylerle de o kadar şişmanladık ki yerimizden kıpırdayamaz hale geldik. Bu halde bizi şehirlerine götürdüler. Orada yardımcımı gözlerimin önünde bağırta bağırta yediler.

–   Peki! Siz nasıl kurtuldunuz?

–   Askerlerim, bizim üsse dönmediğimizi görünce bizi aramaya çıkmışlar.  Gemimizin düşürüldüğünü görünce de yaratıkların şehrini arayıp bularak beni kurtardılar.

Hasan, kralı dinlerken birden şişmanladığını hissetti.  O kadar şişmanladı ki, tıpkı kralın anlattığı gibiydi. Kral, Hasan’ı o şekilde görünce sözünü keserek, geminin ecza deposundan bir şişe çıkartarak:

– Belli ki, bize verilen o su gibi olan şeyden sana da içirmişler, dedikten sonra elindeki şişeyi Hasan’a doğru uzatarak:

–  Elimde gördüğün şişe panzehirdir. O yaratıkların verdiği suya karşı birebirdir. Onun için al şu şişedeki panzehiri iç, dedi ve elindeki şişeyi Hasan’a uzattı.

Hasan, Kralın elinden şişeyi alarak sonuna kadar içti. İçtikçe düzeldiğini hissediyordu. Tamamen düzeldikten sonra, komutana sitemli bir şekilde:

– Size çok teşekkür ederim, ama onları o şekilde öldürmeniz gerekmezdi, deyince kral, garip hayvanların vahşiliğini bildiğinden dolayı şaşırarak:

– O garip yaratıkların vahşiliğini anlattığım halde, onların o şekilde öldürülmelerine karşı çıktığınızı anlayamadım.

Hasan, vahşi hayvanların hunharca katledilmesine gönlü razı olmadığından ve hayvanlara olan sevgisinden dolayı krala o şekilde söylemişti. Kendisinde, hayvanlara olan sevgisini anlatmak zorunluluğunu hissetti. Bunun için krala ‘Bakınız kralım’ diyerek:

–  Çünkü, onlarda bizim gibi can taşıyorlar. Onun için ister vahşi olsun ister evcil olsun hiçbir hayvanın vahşice öldürülmesini doğru bulmuyorum, deyip buradan nasıl kurtulabileceğini sordu.  Kral, biraz düşündükten sonra, buralardan nasıl kurtulabileceğini bilmediğini, eğer isterse garip yaratıkların tuzak kurup avlarını yakaladıkları kayalıkların ilerisinde olan yolun oraya kadar götürebileceğini, ondan sonra yolu kendinin bulması ve yolu bulmaya çalışırken de dikkatli olması gerektiğini söyledi.

Murat CANPOLAT

Hikayenin I. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin II. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin III. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin IV. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin V. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin VI. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin VII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin VIII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin IX. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin X. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XI. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XIII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XIV. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XV. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XVI. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XVII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XVIII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XIX. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XX. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXI. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXIII. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXIV. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXV. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin XXVI. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

 

 

 

 

 

 

 

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 4 Ortalaması: 4]

Etiketler

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı