Düşündüren-Eğitici HikayelerMacera Hikayeleri

Köylü Küçük Kızın ve Mısırlı Adamın Gizemli Hikayesi

Köylü Küçük Kızın ve Mısırlı Adamın Gizemli Hikayesi

Köylü Küçük Kızın ve Mısırlı Adamın Gizemli Hikayesi

Hikaye Oku: Sam Qurashi’nin dediği gibi neye layık olabileceğimize inanmak gerçekte hak ettiğimiz veya layık olduğumuz şeyi bastırır, hükümsüz kılar. İzin verin size bir hikaye anlatayım. 🙂

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, bir varmış, bir yokmuş, uzaklarda bir yerlerde, yemyeşil bir ormanın kıyısına kurulmuş şirin, sakin ve küçük bir köyde yaşayan küçük bir kız çocuğu varmış. İnsanları genelde samimi, birbirini tanıyan, birbirine selam veren ve yardımsever halkı olan bir köymüş burası. Her gece köyün geniş ve çiçekli meydanlık alanında çocuklar toplanır ve milyonlarca yıldızın aydınlığı altında köy eşrafından bir ihtiyar çocuklara hikayeler anlatırmış. Uzun zamandır devam eden köydeki bu hikaye anlatma kültürü kuşaktan kuşağa aktarılarak sürdürülmüş.

Küçük kıza hikaye dinlemek bazen çok keyifli gelirmiş bazen de bu hikayelerle bağlantı kuramadığı için sıkılır, ihtiyarlar hikaye anlatırken o bambaşka hayallere dalarak uzaklaşırmış. Mesela bazı hikayeler birbirine çok benziyormuş ve bu yüzden dikkatini veremediği zamanlar oluyormuş. Çünkü küçük kız hep yeni şeyler öğrenmek, yeni şeyler dinlemek istiyormuş.Yoksa dikkatini veremiyor ve sıkılıyormuş. Fakat bir gece ne olduysa olmuş hikaye anlatma sırası kendisine gelen ak sakallı bir ihtiyar tonton dede, değişik bir hikaye anlatmış. Hikayeden daha ziyade olmuş olan bir olayı tekrar hikaye etmiş. Anlattığına göre yıllar ve yıllar önce Hindistan’da yaşayan büyük İslam alimi İmam Rabbani bir şeyi bin kere de dinlese başka birisi aynı hikayeyi veya benzer konuyu yeniden anlattığında pür dikkat kulaklarını diker ve tüm dikkatiyle anlatan kim olursa olsun dinlermiş. Halktan biri bir gün dayanamayıp sormuş:

“Ey büyük âlim, sen ki birçok kitaplar okursun, kitaplar yazarsın, belli ki birçok şeyi de bilirsin ama aklıma takılan neden çok iyi bildiğin şeyleri başkaları yalan yanlış veya eksik olsa da anlattığında sanki ilk defa dinlermiş gibi sonuna kadar tüm dikkatinle dinliyorsun?”

İmam Rabbani gülümseyerek, “evet aynı şeyi bin kere de dinlemiş olsam bir daha işittiğimde yine ilk defa duyarmış gibi dinliyorum çünkü her defasında yeni bir şey, hiç duymadığım bir ayrıntıyı öğreniyorum, ki bu olmasa dahi bunun her zaman gerçekleşebilme ihtimali var. Umulur ki bin birinci defa dinlediğimde tüm bakış açımı ve kavrayışımı değiştiren bir cümle, bir ayrıntı duyabileyim.” demiş.

Hazır İmam Rabbani demişken zamanında dünyanın birçok bölgesinde krallara, padişahlara, hükümdarlara İslam daveti için yazdığı mektuplara da yer verilen Mektubat adlı kalın ciltli kitabında geçen ve aklımda kalan bir hikayeyi de anlatayım izin verirseniz 🙂

Hikayeye göre çok çok eski bir zamanda Nil nehrinin bereketli topraklarını suladığı kadim Mısır’ın şirin ve bin bir çeşit böcekli, kuşlu, çiçekli ve ağaçlı bir köyünde yaşayan genç bir adamcağız varmış. Bir gün uzaktan misafirleri geleceği için hanımı mutfakta misafirler için yemekler pişirirken, “hanım ben Nil nehrine kadar temizlenmeye, yıkanmaya gidiyorum, bir saate kadar dönerim” demiş.

Kısa zamanda köyünün yanından geçen Nil nehrine varmış, sakin bir kıyıda tüm elbiselerini çıkararak suya girmiş. Güzelce vücudunu keseleyerek ovaladıktan sonra tüm vücudunu iyice temizlemek için Nil’in çok da derin olmayan bir kısmına dalmış. Suyun derinliğinde nefesini tutabildiği kadar kaldıktan sonra tekrar yüzeye çıkmış. Ama bu çıktığı yer daldığı yere hiç benzemiyormuş.

“Acaba suyun altında şu kısacık zamanda geçirdiğim sürede Nil nehrinde sürüklendim de mi buralara kadar geldim?” diye düşünmüş. Çok vakit kaybetmeden misafirlerinin geleceği için hemen sudan çıkmış ama çıktığı bu kara parçası hiç de köyünün olduğu topraklara benzemiyormuş. Çıplak olduğu halde tüm kıyı boyunca bir oradan bir oraya koşturarak elbiselerini aramaya başlamış ama nafile. Saatler hızla geçmeye başladıkça endişelenmeye başlamış. Hem çıplak olarak dışarıda durması hem de misafirlerini bekletmiş olması, hem de sevgili hanımından yiyeceği tatlı azarı düşünerek gittikçe endişesi artmaya başlamış. O sırada çıktığı nehrin yakınından koyun ve inekleriyle geçen bir çobanı görünce olduğu yerde avret yerlerini kapatarak sesinin çıktığı kadar “acaba yanınızda fazladan üzerime örtebileceğim bir elbiseniz var mı? Sanırım kayboldum, elbiselerimi bulamıyorum” diye bağırmış.

Çoban uzakta değişik hareketler yaparak kendisine seslenen, dilini anlamadığı ve ten renginin, saçlarının ve yüz hatlarının çok farklı olduğu bu adama doğru yaklaşarak adama kendi dilinde ne istediğini sormuş. Bu sefer de adamcağız çobanın konuştuğu dilinden ne dediğini anlamamış. Üstelik adamcağız da çobanın boy, endam, genel vücut tipi, ten rengi gibi özelliklerle kendisinden çok farklı olduğunu fark ederek hayranlık ve hayret içinde kalmış. İkisi de bir türlü konuştukları dilde anlaşamıyormuş.

Ama derin bir nefes alarak sakinleşmeye karar veren adamcağız dilin farklılığının ve anlaşılmama gibi şeylerin kendisi için bir sorun olmadığını biliyormuş. İki insan bir araya geldiğinde velev ki konuştukları dil bambaşka bir dünyaya da ait olsa onları mutlaka iletişime ve uyuma sokabilecek birden çok kanalın var olduğunu, sadece bu kanalları fark etmesi, yeterli derecede dikkatini vermesi gerektiğini tecrübe ile biliyormuş. Adamcağız nefesini kontrol ederek sakinleşmiş ve gülümseyerek çobanın üzerindeki elbiseleri eliyle işaret ederek daha sonra elini kendi vücudu etrafında gezdirerek çıplaklığını yine işaret ve beden diliyle ifade etmeye çalışmış. Çoban da gülümseyerek kendi dilinde sağ elinin işaret parmağını şakağına götürerek anladım anlamında gülümsemiş.

Aslında gülümseyerek aradaki birçok anlaşmazlığın, iletişimsizliğin ve derin uçurumların, buzların eridiğini ikisi de çok iyi bildikleri için kısa sürede hiç bilmedikleri iki dilde olmasa da beden ve işaret dilini kullanarak anlaşmaya başlamışlar. Çoban adamcağıza heybesinden temiz ve üzerini örtebileceği kumaşlar verdikten sonra yine eliyle nehrin ve uzaklarda uzanan mor, sarı ve yeşil yapraklı, adamcağızın daha önce hiç görmediği ağaçlı ormanın üzerinde batan kırmızı Haziran güneşini işaret ederek eliyle benimle gel, akşam oluyor anlamında işaret etmiş. Çaresiz adamcağız da çobanın peşine düşmüş. Kısa süre sonra daha önce hiç görmediği, gelmediği ve tanık olduğu köylerin mimarisinden çok farklı bir mimariye sahip olan bir köye gelmişler. Geceyi bu köyde geçiren adam ertesi gün kilometrelerce yol yürüyerek çıktığı nehrin bir ucundan diğer ucuna kadar önüme çıkan her köye uğramış ama nafile. Ne çıktığı nehir Nil nehri ne de buradaki köyler kadim Mısır topraklarına aitmiş. Başına nasıl bir şey geldiğini anlayamayan adamcağız böyle her gün evini nehrin kıyısını takip ederek ararken yıllar geçmiş. Artık umudunu kaybeden adamcağız belki de bunun zamanında fark etmeden işlediği bir günah, yaptığı bir kötülük sebebiyle başına gelen ilahi bir imtihan, bir musibet olduğunu düşünmeye başlamış. Yıllar ve yaşı geçerken yeni köyünde öğrendiği yeni dil ile köylüler ile çok samimi bir iletişim kurmasının yanında, yalnızlık Allah’a mahsus olduğu için köyden huyu ve suyu güzel olan bir hanımla evlenmiş. Bu hanımdan birçok çocukları olan adamcağız yıllar içinde gittikçe yaşlanmış. Saçları uzamış, sakalları bembeyaz kesilmiş, yüzü kırışmış, cildi buruşmuş. Çocukları büyüyünce onları da komşu köylerden buldukları nasipleriyle evlendirmiş, bir çok torun sahibi olmuş. Elden ayaktan gittikçe düşen ihtiyar adamcağız yine bazı gecelerde, güneşin batışıyla yıldızları ve gece kuşlarını selamlarken derin ve sessiz hayallere dalıyormuş. Yıllar önce Nil nehrindeki köyünde bıraktığı çok sevgili karısı ve küçük bebekleri sürekli aklının ucuna geliyor ve ihtiyar gözlerinden damlayan hasret ve pişmanlık yaşlarını yanına uzanan ihtiyar hanımına göstermeden eliyle usulca siliyormuş. Yıllardır artık hak ettiği şeyin bu olduğuna, zamanında bilmeden işlediği bir günah, yaptığı bir kötülük, bilmeden aldığı bir ah yüzünden bu musibete çarptırıldığına, bunu hak ettiğine inanmaya başlamış. İhtiyar ömrü gözünün önünden birer birer bir film şeridi gibi sahneler halinde akarken artık yolda yürümekte dahi zorlanır olmuş.

Civar köye yerleşen çocukları bir akşam ziyarete geleceği için ihtiyar adamcağız yıkanmak ve temizlenmek için yine köyünün yakınındaki nehre doğru yola çıkmış. Çıkarken mutfakta hazırlık yapan hanımına birkaç saate döneceğini haber vermiş. Yıllardır bu nehirde yıkanan adamcağız yolda ağır ağır yürürken yönünü yıllar önce buraya geldiği ve lanetli olduğuna inandığı nehirden ilk defa çıktığı istikamete doğru çevirmiş. Tüm elbiselerini özenle katlayarak bir ağacın altında serdikten sonra ihtiyar bacaklarını buz gibi nehrin soğuk sularına daldırarak yıkanmaya başlamış. İyice vücudunu keseledikten sonra tamamen temizlenmek için nehrin derin sularına dalmış ve nefesini tutabildiği kadar kalmış.

Suyun yüzeyine çıktığında gözlerine inanamıyormuş. Nil Nehri’nde yıllar önce yıkanmak için geldiği kıyıda bir bereketli topraklara, bir biraz uzakta beliren köyüne şaşkınlık ve hayranlık içinde bakıyormuş. Daha da ilginç olanı elbiseleri hala kıyıda yıllar önce bıraktığı gibi duruyormuş. Buna akıl sır erdiremeyen adamcağız elbiseleri giydikten sonra belki de çoktan yitip gitmiş olabileceğini düşündüğü karısını ve çocuklarını bir ihtimal dünya gözüyle yeniden görürüm hevesiyle köyünün yolunu tutmuş. Çok enteresan ve hayret verici bir şekilde o ihtiyar bacakları onu hiç zorlamadan hızlı hızlı yürüyebildiğini fark etmiş. Belki de yıllar sonra köyüne dönmenin verdiği neşe ve keyiften içinin böyle yaşam enerjisi ile dolduğunu düşünmüş. Kısa sürede köyüne varan adamcağızın şaşkınlığı gittikçe daha da artmaya başlamış çünkü yıllar geçmesine rağmen köyü sanki adeta hiç değişmemiş gibi bıraktığı şekilde duruyormuş. Tüm gücüyle evine varan adamcağız mutfak bacasından çıkan dumanları görünce bir ihtimal torunlarından veya çocuklarından birini görürüm ümidiyle mutfağa doğru yönelmiş. Mutfağa girer girmez hayretler içinde kalan adamcağız adeta küçük dilini yutmak üzereymiş çünkü çok sevdiği karısını bir daha göremeyeceğini düşünen adamcağız duyduğu soruyla bir daha sarsılmış. Kendisine sımsıcak gülümsemesiyle seslenen hanımı, “Nerede kaldın Bey, yemekler soğudu?”

Adam olduğu yerde ellerini yüzüne gömerek yere çömelmiş. Yaşadığı hiçbir şeye anlam veremiyor, mantığı hiçbir şeyi kavrayamıyormuş. Bir rüyada olmadığını çok iyi bilen ve yıllarca bilerek veya bilmeyerek yaptığı bir kötülük, işlediği bir günah sebebiyle sürekli suçluluk duyguları içinde ailesinden bir ömür boyu düştüğü ayrılık musibetini artık hak ettiğini düşünürken ve artık bunu hak ettiğine böyle inanırken birdenbire sadece bir saat önce ayrı kaldığı çok sevdiği karısını ve bebeklerini görünce tüm inanç sistemi, tüm bildikleri bir anda ters yüz olarak yerle bir olmuş.  Artık inanıyormuş ama bu sefer sevginin, ailenin ve iyiliğin gücüne…

Küçük kız ak sakallı ihtiyardan köy meydanında bu hikayeyi yeniden duyduğunda bu sefer dikkatle dinlemeye karar vermiş ve dikkatini gerçekten verebildiği için bu sefer sıkılmamış. Hikaye bittiğinde ihtiyar ne anladınız diye gülümseyerek sormuş çocuklara. Küçük kız parmağını kaldırarak, “sanırım gördüklerimiz, yaşadığımız tecrübelerle bilgi diye inandığımız ve kodladığımız şeyler, zamanın ruhu, özellikle kendi düşüncelerimiz ve farkında olmadan kendi kendimize yarattığımız bazı inançların arkasında aslında bambaşka hakikatler, daha önce hiç görmediğimiz, fark edemediğimiz detaylar, incelikler ve bambaşka göremediğimiz gerçekler olabilir. Kendimizi yıllarca suçlusu olmadığımız bir şeyin varlığına inandırarak kendimize hak etmediğimiz acılar çektirebiliyoruz. Oysa adamcağız suçlu olduğuna ve çok sevgili ailesinden ayrı düşmesini hak ettiğine o kadar çok inanmıştı ki yıllarca ilk kez çıktığı nehrin o kıyısına gidip tekrar suyun derinliklerine dalmak ve kaybettiğini bulmak aklına bile gelmemişti.” demiş.

Sonra ışıldayan gözleriyle yıldızları ve ayı selamlayan küçük kızın gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı, “Çünkü dikkatini vermiyordu, ayrıntıları sıradan, her gün duyduğu, baktığı günlük şeyler olarak görüp dikkat etmiyor, önemsemiyordu. Çünkü kendi kafasında yazdığı hikayeye çok inanmıştı. İnandığı bu hikaye hakikatini görmesini perdeliyordu. Yani aslında kendi kendine eziyet ediyordu. Ama karısını mutfakta görünce aslında tüm yaşadıklarının bir saat içinde gerçekleştiğini hayranlık ve şaşkınlık içinde fark etti. Çünkü artık görmeye, görebilmeye başlamıştı. Zaman içinde olan bambaşka bir zaman boyutunun varlığını bilmesi değil asıl olan ilk defa görmeyi ve fark etmeyi başarmasıydı. İşte o zaman anladı iyiliği, sevgiyi ve sevilmeyi gerçekten hak ettiğini…Çünkü artık görebilmeye ve düşünmeye başlamıştı. Çünkü sevilmeyi hak ediyordu ve sevginin gücü her zaman üstün geliyordu.”

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 2 Ortalaması: 5]

Etiketler

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Merhaba, yayınlarınız için teşekkürler, ama nedense bu hikayeyi okuyamadım. Linke basınca hiç bir şey çıkmıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı