Kıymetli Yazarlarımızdan SeçmelerMacera HikayeleriMustafa Söylemem

Bahadır Efsanesi Altıncı Bölüm

Bahadır Efsanesi Altıncı Bölüm

Çok güzel bir hikaye, Bahadır efsanesi;

Bahadır, Yusuf’a döndü, “Neresidir bu Taşkını Kalesi? Moğol hâkimiyetinde mi ki, orda Moğollarla görüşmüşler?” diye sordu. Yusuf “Durum epey kötü, Kurmançi denen halkı hiç duydun mu?” Bahadır kafasını hayır anlamında salladı, Tuğalp ve İlhan da kulak kesilmişti, sadece Arif Kurmançi ırkını daha önceden duymuştu. Yusuf devam etti “Normalde kendi halinde dağlarda yaşayan kendilerinden başka kimseye zararları olmayan bir halktır. Küçük guruplar halinde yaşar birbirlerinin mallarını yağmalarlar, kan davaları ünlüdür, bir kabilenin diğerini yok edene kadar öldürmesi çok yaygındır esas meslekleri ise keçi çobanlığıdır.” Bahadır başını sallaya sallaya, dinliyordu. Yusuf “Elbette Kurmançiler bulundukları dağlık bölgenin Fars Şahlığı, Moğol Kağanlığı, Gulam Emirliği ve Bizim devletimiz arasında kalan bölgesinde olması ve çok dağlık olmasından ötürü kervan yağmasına çok uygun ama bundan yüzlerce yıl önce Kurmançi bölgesinden geçecek kervanların yüzlerce kişilik olması kuralı getirildi. Kurmançiler dağınık yaşadığı için kabileleri küçük küçüktü ve yüzden fazla silahlı adamca korunan kervanları yağmalayamadılar.”  Bahadır yine başını salladı, Tuğalp pür dikkat dinliyordu. “Ama daha sonra Şivan diye bir adam çıktı. Taşkını diye kale demeye bin şahit ister bir yer kurdu. Burada hiçbir Kurmançi’nin yapamayacağını yaptı, pek çok kabileden adamları bir araya getirdi ve iki yüz kişilik bir haydut gücü kurdu. Sonrasında ise pek çok kervan yağmaladılar.”

İlhan “İki yüz haydut pek fazla sayılmaz niye kimse onları yok etmiyor?”

Yusuf “Taşkını sarp bir dağın tepesinde bir yer çevresi de dağlık. Biz, Gulamlar, Farslar hatta Moğollar bile Taşkını haydutlarını bitirmek için askerler yolladı, hiç biri kaleye bile ulaşamadı, Kurmançiler dağlarda, geçitlerde pusular kura kura hepsini avladılar.”

Bahadır “Peki bu Kurmançiler iyi savaşçılar mı, dağınık mezralarda yaşadıklarını söyledin, nasıl silah üretiyorlar?”

Yusuf “Demir silah yapmayı biliyorlar ama tahmin edebileceğin gibi çelik silah üretemiyorlar, yani hançer gibi bazı silahları üretiyorlar. Eğer kılıç gibi bir silah görürsen o ya satın aldıkları bir kılıçtır ya da daha büyük ihtimalle öldürdükleri bir kervan muhafızından ele geçirdikleri bir kılıçtır. Ama esas silahları zaten kılıç değil, demir silahlar bile değil, Kurmançiler keçi kılı elbiseler giyen ve o bölgede bulunan çakmak taşından son derece keskin ve etkili fırlatma mızrakları yapan bir halk.”

İlhan “Yükseklik avantajı sende olunca fırlatma mızrağı çok etkili oluyor olmalı.” dedi.

Yusuf “Aynen öyle, üstelik taş deyince küçümsemeyin hem çok keskinler hem de başları ağır bu yüzden pek çok zırhı delebiliyorlar.”

Bahadır “Peki bu bölgede diğer haydutların işi neydi? Her halde merkezlerine birilerini o kadar kolay sokmuyorlardır?”

Yusuf güldü “İnsan öyle sanır ama Taşkını tüm haydutların ve haydutlardan mal almak isteyen tüccarların uğrak noktası, ne de olsa hiçbir devlet oraya müdahale edemiyor.” Tuğalp “Atlar o kadar tepelik bir yerde hiç iş görmüyor olsa gerek o yüzden mi?” diye sordu Yusuf “Aynen öyle.”

Bahadır “O zaman plan bizim için yapılmış oldu, haydutlarla alışveriş yapmaya gelmiş bir tüccar kılığında taşkınına gideceğiz, orda Moğolların işi neymiş çözeceğiz.

Bahadır Güzelce’den çıkıp Yüksekhisar yoluna koyulduklarında sırıttı. Bahadır’ın sırıtmasının nedeni  arkasındaki yirmi arabalık kervandı. İçleri pamuklu kumaş ve incir kurusu gibi ülkenin batı bölgelerinde üretilen değerli mal ile doluydu. Bahadır bu malları Yüksekhisar’da yüklü bir karla satmayı umuyordu. Bahadır Adamlarına Taşkını’na giderken arabaları Yüksekhisara bırakmayı planladığını ve dönüşte de Akhisar’a batıda pahalı olan baharat, fıstık ve bakır gibi malları alarak dönmeyi planladığını söylemişti. Üstelik yanındaki üç güçlü savaşçı nedeniyle kervanın muhafazasıyla ilgili endişe etmesine bile gerek yoktu.

Yolda giderken Yusuf Bahadır yanlarında değilken konuyu açtı “Bu çocuk her fırsatta ticaret yapıyor, geçen sefer bu dikkat çekmeden köylerde gezmek içindi şimdi ise sadece işimizi yavaşlatıyor.”

Tuğalp “Bence bizde kervan muhafızlığı için para isteyelim.”

İlhan söze girdi “ Maaşımızı İsmail beyin ödeyeceği konusunda anlaşma yaptılar.”

Bunun üzerine Arif “Hatırlıyormusunuz, Güzelce’deki handa bir dostumla karşılaştım.”

Yusuf “Evet ama konumuzla ne alakası var?”

Arif “Bende oraya geliyorum, kendisi Taşhisar medresesinden, ona bizim Bahadır’ı sordum. Bahadır’ın medresede dahi ve çok çalışkan olarak bilindiğini söyledi.”

Yusuf “Bir dahiliğini görmedik ama kurnaz ve insan sarrafı olduğu çok açık.” Arif “ Bahadır’ın şehirde tanındığı özelliği ise çok daha ilginç, kendisi tüccarmış, çok başarılı bir tavuk tüccarıymış. Hatta bir ara tavuk fiyatları ucuzlamıştı ya, ondan sorumlu olan kişiymiş.”

Arif durdu Tuğalp “Evet hatırlıyorum, Taşhisar tarafından her yere araba araba tavuk gidiyordu, eee sonra ne olmuş?”

Arif “Bu ucuza tavuk üretmek için bir yol bulmuş ama arkadaşımın söylediğine göre tavuklar dar bir alanda yığınla olduğundan tek bir hastalıkta hepsi ölmüş, bizim Bahadır medrese vakfiyesinde kalacak kadar fakir hale gelmiş.”

Yusuf “Yani uzun lafın kısası biz şu anda zaten bir tüccar için çalışıyoruz, Akhisar esnafının Bahadır’a yaptığı muameleyi de hepiniz hatırlarsınız.”

Gurup evet anlamında başlarını salladılar, Akhisar esnafı Bahadır’a iflası ile ilgili geçmiş olsun deyip duruyorlardı. Konuşma Bahadır’ın atı üstünde Arabaların ordan yine at üstünde kervan önünde gitmekte olan dörtlüye yanaşması ile kesildi. Bahadır Yusuf’a döndü ve konuşmaya başladı, kendisinin emri altında olan fakat kendisinden yaşça büyük olan dörtlüye ne isimleri ile hitap edip saygısızlık etmek ne de abi diyerek otoritesini sarsmak istiyordu, bu yüzden kimle konuşacaksa ona döner konuşmaya başlardı.

Yusuf’a “Bana kılıç kullanmayı öğretebilirmisiniz? Çatışma halinde size yük olmak istemem.” dedi.

Yusuf “Elbette, bundan sonra her konakladığımızda sana kılıç dövüşü ve diğer savaş sanatlarını öğreteceğim.” Bahadir gülümsedi.

İlk konaklama noktasında üçlü Bahadır’ın karşısındaydı. Yusuf konuşmaya başladı, “Sana kılıç kullanmayı öğretmeye başlamadan önce tüm silahları tanımanı istiyorum. Bu yüzden bu iki arkadaşta yanımda. İlhan’ın yanında ok yay vardı, Yusuf kılıcının yanı sıra bir süvari mızrağı ve hançeri ile gelmişti Tuğalp ise kalkan, kılıç, tek elli bir dövüş baltası ve fırlatma mızrakları ile karşısındaydı.

Yusuf “Biz Türklerin en temel silahı yaydır, İlhan kadar olmasa da ben ve Tuğalp de yay kullanmayı biliriz.”

Tuğalp “Emin ol yay kullanmak çok işine yarar, o yüzden önce ondan bir başla.”

Bahadır daha önce sadece tavşan avlamak için kendi yaptığı sapanı kullanmıştı, yay kullanmayı bilmezdi. Bahadır yayı eline aldı, İlhan hemen gidip sağ eline bir kolçak geçirdi. İlhan “Yayın ipi eline çarparsa çok kötü yara yapar bu kolçak onun için.” dedi. Bahadır yayı çekmeye çalıştı, onbeş yirmi santim kadar çekebildi. Yusuf “Yay en çok güç gerektiren silahtır, hele ki bizlerin ve Moğolların kullandığı savaş yayları, ki elindeki bir savaş yayı. Eğer her akşam iki saat antreman yaparsan üç haftada bu yayla birkaç ok atabilecek hale gelirsin.”

Bahadır cahil değildi, yayın en çok güç gerektiren silah olduğun bilirdi ama bu kadarı onu bile şaşırtmıştı. Yusuf devam etti “Çocukluktan beri ata biniyor olmalısın, çünkü biniciliğin çok iyi” Bahadır evet anlamında başını salladı. “Bu iyi çünkü yerde kullanmayı öğrendiğin silahları senin gibi usta bir binici kısa sürede at üstünde kullanabilir hale gelir.”

Yusuf Bahadırın yanına geldi, Elinde mızrak vardı, “Mızrak öğrenmesi en kolay silahtır, iki üç haftada orta halli bir mızrak kullanıcısı olabilirsin.” Kılıcını çekti “Aynı seviyeye kılıçta ulaşmak iki üç ayını alır.” Bahadır “Bana kılıç kullanmayı mı mızrak kullanmayı mı istediğimi soruyorsan elbette kılıç kullanmayı öğrenmek istiyorum, kılıç kolay taşınan bir silah.” Yusuf “Peki, kılıcı kullanmak konusunda kalkanlıyı mı kalkansızı mı önce öğrenmek istersin. Bahadır “Elbette kalkansız önce öğrenmek isterim, sonuçta bana lazım olan şimdilik kendimi koruyacak kadar kılıç bilgisi.”

Tuğalp konuşmaya başladı “Elbette kılıç kullanmayı öğrenerek başlaman mantıklı ama diğer silahları da tanısan fena olmaz.” Bahadır Tuğalp”in yanına geldi, Tuğalp baltayı eline aldı, ve kalkanı taktı, “kısa savaş baltası güzel bir silahtır, kısa sapı nedeniyle düşmanın dibine girmeni gerektirir, güçlü başı kalkan kırmakta kılıca göre çok üstündür. Kalkan eşliğinde kullanıldığında seri biri balta ile çok işler başarır, üstelik zırh delmede de iyidir.”

Bahadır “Yani balta ile savaşırken kalkanı kullanıp düşmanın dibine giricez ve sonra…” Tuğalp sözünü kesti “Tüm acımasızlığınla baltayı savuracaksın.” Tuğalp fırlatma mızraklarını eline aldı “Bu silahlar güzeldir, bir dene” dedi, Bahadır mızraklardan birini aldı ve fırlattı, mızrak on metre kadar ileri gitti, Tuğalp Bahadır’a “Neden iyi olduğunu anladın mı?” diye sordu, “Bahadır, düşmanın kalkanına denk gelirse iri başıyla oktan çok daha fazla zarar verir, kalkana saplanırsa kalkanı ağırlaştırır, üstelik muhtemelen bunda ustalaşması yaydan daha kolay.” Tuğalp “Aynen, dediğin gibi.” dedi.

Bunun üzerine Yusuf “Peki öyleyse, bundan sonra her konakladığımızda sana kılıç kullanmayı öğreteceğim.” Dedi. Öylede oldu, Güzelce’den Yüksekhisar’a bir at arabası kervanıyla gitmek bir ay süre alıyordu. Bu süre boyunca Bahadır her konakladıklarında kılıç çalıştı, Yusuf Bahadır’a kılıç kullanma konusunda yetenekli ya da yeteneksiz olmadığını ortalama bir genç gibi öğrendiğini söyledi. Bu Bahadır’ın hayatında bir ilkti, çünkü Bahadır şimdiye kadar ne yapsa başarılı olmuştu ama silah kullanma ve savaşçılık konusunda özel bir becerisi olmadığı açıktı.

En sonunda Yüksekhisar’a vardılar. Yüksekhisar bir tepenin üstüne kurulmuş duvarlı bir şehirdi, şehrin en yüksek noktasında şehre ismini veren hisar vardı. Şehirde kum taşı çokça kullanılmış olduğundan şehir kuma benzer bir renge sahipti. Bahadır ve adamları şehre girdiler, Bahadır hemen çarşı pazar gezmeye başladı, çarşıya yanına hiç mal almadan müşteri gibi girdi. Ekip ardı sıra gidiyordu. Çünkü yapacak daha iyi bir işleri yoktu. Bahadır tek tek getirdiği malzemenin fiyatlarını ne kadara satıldığını gözlemliyordu. Bu esnada esnafa pamuklu kumaş satmaya çalışan bir tüccar gördüler. Bahadır pür dikkat olan biteni izliyordu. Tüccar dükkana girdi, gülümseyerek esnafa yaklaştı, “Güzelce’den birinci kalite pamuklu kumaş getirdim, bakmak ister misin?” Esnaf “Bir göreyim.” dedi. Tüccarın çağırmasıyla içeri bir hamal girdi, omzunda bir top beyaz kumaş vardı. Esnaf kumaşı tezgaha koydurdu, serdirdi. Bahadır malın birinci kalite olduğunu hemen anlamıştı. Esnaf “Malın gayet güzel kardeş.” dedi Tüccar “evet şimdi ama diyeceksin.” Esnaf başını evet anlamında salladı “Ama top başına sekiz altın veririm. Beğenmiyorsan başka yere gidebilirsin.” Tüccarın yüzünde hüzünlü ve çaresiz bir ifade belirdi “Aynı topu müşteriye otuzbeş altına satacaksın ve benim bu malı güzelcede altı altına aldığımı gayet iyi biliyorsun ama hepiniz anlaşmışsınız, kimse sekiz altından bir akçe fazla vermiyor.” Tüccar lafı bitince kapıya yöneldi fakat esnaf  “Sen bilirsin, istersen mallarını Gulam ya da Fars topraklarına götürebilirsin, orda çok daha iyi fiyata satarsın.” dedi. Tüccar derin bir iç çekti “Şivan köpeği yüzünden oralara gidemeyeceğimi sende gayet iyi biliyorsun. Beni çaresiz bıraktınız, tamam malımı sana satacağım.” Esnaf gevrek gevrek güldü. Bu esnada Bahadır araya girdi “Dur, kaç araba malın var?” Tüccar “Herşeyim iki araba kumaş” dedi, Bahadır “Bir arabada yirmi top kumaş olur, senin o zaman kırk top kumaşın var, Tüccar evet anlamında başını salladı. Bahadır “Ben sana top başına 9 altın veririm.”

Esnaf gevrek gevrek güldü, “Nasıl isterseniz genç beyim, nasıl isterseniz, eğer fiyat arttırma yarışına gireceğimi sanıyorsanız yanılırsınız.”

Bahadır “Öyle birşey yapmayacağını biliyorum. Ben sadece malı alacağım.” Dükkandan çıktılar, Tüccar Bahadır’a dönerek “Kardeş, beni kurtarmaya çalıştığın için sağ ol ama benim malımı alacak paran olduğunu sanmıyorum. O yüzden sağlıcakla kal.” Tüccar yürümek için hareketlendi, Bahadır “Hayır, düşündüğünün tam aksi, gerçekten malını alacağım.” tüccar şaşkın bakışlarla “Paran var yani?” Bahadır “Şu an yok ama haftaya olur” tüccar güldü, eğer niyetin malları kendin satmaksa hiç heves etme, küçük çapta köylülerin, çevre şehirlerden gelenlerin falan mal satmasına izin veriyorlar ama biraz büyüksen, tüccarsan bunu yasaklamışlar.”

Bahadır güldü. “Niyetimi boşver burda bir hafta dur, eğer onların verdiği fiyattan satarsan araba ve yol masrafı da çıkınca sana hiç kar kalmamış olacak, beni dinleyip bir hafta bekle, para bulamazsam kendin ve arabacıların için hana fazladan bir altın vermiş olursun, yok bulursam otuzdokuz altın kar edersin, ki dönüş ticareti için kazanacağını da buna ekle. Tüccar başını tamam anlamında salladı. Haftaya kuzey kapısı yanındaki handa buluşalım.” Bahadır ve tüccar birbirlerine sağlıcakla deyip ayrıldılar.

Arif “Sen top başına aynı kalite mal için dört altın vermiştin, adam doğru mu söylüyor altı altın verdim derken?” Bahadır “Dediğin doğru, hatta iyi fiyata bile almış. Ben malların parasını yapılmadan yolladım, o yüzden benimki çok daha ucuza geldi.” Arif anlamamıştı “Yapılmadan mı verdin?” Bahadır “Evet, özellikle zor durumdaki dokumacılarla anlaştım, Akhisar’da iken Taşhisar’dan tanıdığım bir tüccar aracılığı ile işi hallettirdim. Beyden parayı alır almaz Güzelce’ye gidecek bir tüccar tanıdığımı aracı yaptım.”

Yusuf “Yüksekhisar’a gideceğimizi nerden biliyordun?” Bahadır güldü “Biz neyi araştırıyoruz, açıkçası yolumuz Yüksekhisar’a düşmese şaşardım.”

Arif, “E bu bahsettiğin tüccar babasının hayrına mı senin için o kadar uğraştı?”

Bahadır “Vakti zamanında onu kara borsa fiyatından yiyecek almaktan kurtardım, o yüzden beni sever.”

Arif “Yani sana iyiliğini ödedi.”

Bahadır “Öyle”. Tuğalp “İyi de tüm paranı harcadın, son paraları arabacılar için saklıyorsun, paran kalmadı ki nasıl adama parasını ödeyeceksin?”

Bahadır  “İncirleri satacağım.” Bahadır gıda satan bir yere girdi “İncirim var kantarına ne kadar verirsin.” diye sordu.

Esnaf “Elinde numune var mı?” Bahadır yanındaki küçük bir torbayı uzattı Esnaf büyük bir keyifle inciri yemeye başladı, bir yandan da “Amma özlemişim.” diyordu. Bu esnada iki kişi dükkana girdi esnaf hemen incir torbasını göstererek “Buyrun arkadaşlar, incir yiyin.” dedi. Adamlar birbirlerine baktılar “ne cir, ne cir?” dedi birisi şaşkınlıkla. Esnaf “İncir, benim memlekette biz bundan çok yerdik, çok güzeldir.” Adamlardan birisi çekine çekine aldı, meyveyi ikiye yardı “Ne menem bişey bu?” dedi. Esnaf “Meyvedir, çok tatlıdır, bu kurusu.” dedi. Adamlardan biri biraz yedi “Güzelmiş” dedi diğer adam “Ben bunu yemem.” dedi kestirip attı. Ardından almak için geldikleri malları alıp dükkandan çıktılar. Esnaf “Anlayabileceğin gibi burda kimse inciri bilmez, kime satarsın bilmiyorum ama ben almam, tavsiyem geri götür.” Ardından birkaç gümüş akçe uzattı, “Bu torba bende kalsın bu herhalde fazlasıyla yeter.” Bahadır “Afiyet olsun.” diyerek gümüşleri aldı. Dükkandan çıktıklarında Arif “Bahadır, galiba dimyata pirince giderken eldeki bulgurdan oldun.” dedi. Bahadır kendine güven dolu bir gülümseme ile yetindi.

Bahadır ertesi gün adamlarına elbeselerin temizlemelerini en güzel şekilde hazırlanmalarını söyledi. Yüksekhisar beyinin karşısına çıkacaklardı. Yanlarına iki çuval incir aldılar ve hisar önüne geldiler. Yüksekhisar kapısı önünde muhafızlar karşılarındaki kişilere “Niye burdasınız? Ne istersiniz?” diye sordular. Bahadır “Akhisar beyinin selamını getirdik” dedi ve bey talimnamesini muhafızlara gösterdi. Beylik mührü gören muhafızlar hiç zorluk çıkarmadan kapıdan çekildiler, içerde misafir odasına ekibi buyur ettiler. Yarım saat sonra beyin hazır olduğu bilgisi gelince de beyin taht odasına misafirlerini buyur ettiler.

Bey konuklarını yanında karısıyla karşıladı Bahadır’ın dikkatini hemen beyin gözlerinin nemli ve kızarık olduğu gerçeği çarptı. Beyin adı Asıf’tı ve dokunsan ağlayacak gibiydi, muhtemelen üzüntüden epey zayıflamıştı bunun aksine karısıysa hiç üzgün değildi, Bahadır ve arkadaşlarına rahatsız olmuş gibi bakıyordu. Bey “Akhisar’dan geldiğinizi duyunca hemen sizi buyur etmek istedim, İsmail beyden kızımla ilgili bir haber mi var?” Bahadır sevecen rolünü takındı “Yok beyim, biz Akhisar’lı tüccarlarız, ne yazık ki kızınızla ilgili bir bilgimiz yok, biz size beyimizin selamını ve hediyesini getirdik.” Bahadır’ın gözünden kızın annesinin rahatladığı kaçmadı, bu işte bir bit yeniği vardı. Asıf bey kırklı yaşlarda olmalıydı ama şimdiden çökmüştü, Bahadır adamın kızının kaçırılmasından sonra çok yaşlanmış olduğunu tahmin etti. Bir baba için kızının azgın insanlarca kaçırılmış olmasından daha kötü ne olabilirdi ama aynı şey anne için de geçerli olmalıydı, Bahadır içinden belki de üvey annesidir diye geçirdi.

Bahadır konuşmaya başladı “İsmail beyim bizi buraya iki sebeple yolladı, birincisi Taşkını kalesinde haydutlarca çalınmış önemli bir aile yadigârını araştırmak ikincisi ise sizin sağlığınızın kötüye gittiğini duyduğundan size yolladığı hediyeyi teslim etmek. Asıf bey şaşkın şaşkın baktı “Orda da duyulmuş mu?” Bahadır, beyin yanına geldi, bileğini tuttu, kalp ritmini ve tansiyonunu kontrol etti, ardından tuhaf bir şey oldu ve adamı kokladı Bahadır “Beyim hekim size sandal ağacı yağı vermiş, siniriniz yatışsın diye.” Bey şaşırmıştı hâlbuki şaşacak bir şey yoktu adam sandal ağacı yağı kokuyordu ve bu hekimlerin sinirleri yatıştırmak için çokça kullandığı bir yağ idi. Bahadır’a sordu “Hekim misin?” Bahadır gülümsedi ve yine sevecen tavrıyla “Biraz şifacılık bilgim vardır beyim.” dedi. Bu gösteri beyin Bahadır’ın tavsiyelerini ciddiye almasını sağlayacaktı. Bahadır “Ben size incir getirdim, cevizle beraber yiyin hem kilo probleminize hem üzüntünüzün geçmesine yardımcı olur.” Bey “İnciri duymuştum ama hiç yemedim.” dedi. Bahadır Tuğalp’e bir el işareti yaptı Tuğalp hemen incir çuvalını açıp beye birkaç incir getirdi. Bey inciri yerken gülümsedi “Güzelmiş.” Bahadır “Beyim incir çok şifalı bir meyvedir, sofranızdan asla eksik etmeyin, ilaç değildir, bence sadece kendiniz de yemeyin herkese ikram edin, bu güzel meyvenin lezzetinden ve faydalarından sofranıza oturan herkes nasiplensin.” Bey başını salladı “Sağ ol genç hekim.” dedi. Ardından sordu “Taşkını’nda aradığınız eşya nedir?” Bahadır “İsmail Bey için özel üretilmiş işlemeli bir tören kılıcı.” Atıf bey başını salladı. Bu esnada Bahadır “Beyim merak ettim Taşkını kalesini dağıtana ya da eşkiya reisi Şivan’ı öldürene bir ödül var mı?” Atıf bey “Taşkını kalesini dağıtacak kimse çıkmadı ama üç devlet anlaştı, kaleyi yıkana otuz bin altın verilecek. Şivan’ın kellesi ise on bin altın.” kısa bir vedalaşma oldu.

Hisardan çıktıklarında Yusuf Bahadır’a “Ne o beş kişi iki yüz haydutu öldürüp kaleyi mi alacağız?” diye sordu. Bahadır Yusuf’un gülerek sorduğu soruya gülerek cevap verdi “Eğer fırsat çıkarsa bir bakacağım.” Arif Bahadır’a “İncir numaran işe yarayacak mı?” diye sordu. Bahadır “Tabi ki” diye cevap verdi. Tuğalp “Ne incir numarası, ben anlamadım.” dedi Bahadır, “Şu Taşkını’na bir gidelim döndüğümüzde hepiniz anlayacaksınız.”

Yanlarına fazla bir şey almadan yaya bir şekilde yola çıktılar. Zorlu tepeleri tırmana tırmana üç günde Taşkını’na vardılar. Taşkını Yusuf’un dediği gibi kale demeye bin şahit ister bir yerdi, kum taşından yapılmış bir taş yığınını andırıyordu, yapanın mimari bilgisi inanılmaz zayıf olmalıydı. Ancak Taşkını tüm eksikliklerine rağmen alınması zor bir kaleydi çünkü buraya at sokmak mümkün değildi, yol engebesi nedeniyle yaya gidilmeliydi. Yani kale kuşatıldığında kuşatanların erzağı en az iki günlük mesafeden sırtlarında taşıması gerekecekti. Üstelik yol boyunca İlhan guruba tek tek çok iyi saklanmış ve arazide kamufle olmuş gözcüler göstermişti. Gözcüler birbirleri ile çeşitli hayvan sesleri ile haberleşmekteydi. Yani iki günlük yol boyunca, pusu için çok sayıda ideal noktası olan bir arazide, çevrede pek çok haydut gözcüsü varken kaleye varmak imkansız gibi bir şeydi. Bahadır kaleye vardığında ellerinde taş uçlu fırlatma mızrakları, tahtadan kalkanları, bellerinde demirden acemice yapılmış hançerleri olan, keçi kılı ve keçi derisi elbiseler/zırhlar giymiş haydutlarla karşılaştı. Taş mızraklar inanılmaz keskin görünüyordu. Bu mızraklar çakmak taşının pul pul kırılması ile yapılıyordu ve yapım tekniğinden dolayı korkutucu çok sayıda girinti-çıkıntıları vardı.

Kalede çalıntı mal bakan tüccarlar gibi davranmaya başladılar, Bahadır burada başka bölgelerden haydutların da olduğunu görünce biraz garipsedi. Bu kalede haydutlar ve tüccarlar ticaret yapıyorlardı, arazi çok engebeli olduğundan uzaklardan gelen haydutlar yanlarında sadece yükte hafif pahada ağır eşyalar getiriyorlardı. Getirdikleri şeylerin en değersizleri ipek kumaşlar ve yarı değerli (yeşim gibi, ametist gibi) taşlardı, getirdikleri değerli şeyler arasında en pahalı mücevherlerden süslemeli tören kılıçlarına, fildişi eşyalara ve elbette para edecek zengin rehinelere kadar  pek çok şey mevcuttu.

Bahadır çevredeki tüccarların yüzlerini kafasına kazıdı, çünkü gelecekte bu bilgi işine yarayabilirdi. Bir hayduttan diğerinin yanına gidip değerli eşyalara göz gezdiriyorlardı. Kalede her ülkeden haydut vardı, ancak kimsenin kaleye on kişiden daha büyük bir gurupla girmesine izin verilmiyordu.

Bütün gün gezdiler, zaten küçük olan kalede gezebilecekleri her yeri iki kez görmüşlerdi. Birkaç kişinin ağzını şüphe çekmeyecek şekilde aramışlardı. Ancak buraya gelmiş Moğollarla ilgili hiç bir şey duymamışlardı, üstelik haydutların lideri Şivan’ı bile görmemişlerdi. Akşam olduğundan kalmak için kale içindeki hana gittiler, burada kalmak pahalıydı ancak fiyata dağda avlanmış hayvanlar ve dağ yemişleri ile yapılmış çeşitli ve güzel yemeklerle iyi kalite çalıntı içki dâhildi. Ekip yemeğin tadını çıkarırken hiç biri içki içmedi, Akhisar ahalisi softalıkları ile bilinirdi ve bu yüzden ekipte içki kullanan yoktu.

Bahadır yemek esnasında han ücretine bir şeyin daha dâhil olduğunu fark etti, önce içeri üç tane Kurmançi haydut üç farklı müzik aleti ile girdi ardından beş genç ve güzel kız açık saçık elbiseler içinde dans etmeye başladı. Handa kalan haydutlar ve tüccarlar ellerindeki şarap çanaklarını kaldırarak sevinç naraları attılar. Bahadır kızlara dikkat ettiğinde iki şey fark etti, biri pantolonundaydı ve bizi ilgilendirmemekteydi diğeri ise kızların hiç birinin Kurmançi olmadığıydı Kurmançiler kendi ırklarından kızları bu işlerde kullanacak insanlar değildi, yani kızlar haydutların kaçırdığı çeşitli milletlerden rehinelerdi. Bahadır kalktı ve birkaç dil bilen hancının yanına gitti. Hancıya “Bu kızlardan gece için ayarlıyabiliyor muyuz?” Bahadır bu esnada soğukkanlılığını kaybettiğini ve yüzünün kıp kırmızı olduğunu fark etti. Hancı gevrek gervek güldü “Genç beyimize bir altına mal olur.” Bu çok fahiş bir fiyattı ancak bulundukları yer ve kızların güzelliği düşünülünce normaldi, Bahadır “İçlerinde benim dilimi konuşanı var mı?” diye sordu. Hancı parmağını uzatarak kızlardan birini gösterdi. Bahadır “Tamam bu gece odama gönder.” Yusuf Bahadır’ın kıp kırmızı yüzüne bakarak “Bekâretten kurtulmaya mı karar verdin?” dedi. Bahadır bir iç çekti “Hayır, buluğ çağına daha iki sene önce girdim. Şimdilik kız peşinde değilim.” Tuğalp “Çadırın öyle söylemiyor ama” kahkaha koptu, yan masadan bir tüccar çanağını kaldırıp selam verdi ve “Küçük bey bekâret mi bozuyor” dedi. Masadakiler Arif hariç gülüşerek evet anlamında başlarını salladılar. Tüccar “Yakışır aslanıma” deyince bu sefer handa Türkçe bilen herkes bir kahkaha kopardı. Bu esnada Türkçe bilmeyenler Türkçe bilenlere ne olduğunu sordular öğrendiklerinde onlarda gülmeye başladılar. Bahadır bu esnada kıp kırmızı olmuştu. İçinden “Her şey görev için” dedi.

Sonunda Bahadır için utanç gecesi bitmişti. Normalde iki kişi kaldıkları odadan İlhan sırıtarak ayrıldı, han çalışanları İlhan’ın yatağını ekibin diğer üç üyesinin kaldığı odaya taşıdı. Birazdan odaya kız girdi, tedirgin olduğu belliydi, daha yeni on altı yaşına girmiş olan Bahadır’dan en fazla iki yaş büyük olmalıydı, bu esnada odaya Arif girdi, kızın tedirginliği korkuya dönüştü. Arif Bahadır’a dönerek “Bunu yapma, daha gençsin, seversin evlenirsin sevdiğinle yaparsın, acele etme. Zina kötü bir alışkanlıktır, çok yuvalar yıkmıştır.” Bahadır bir iç çekti “Hele bir otur, şöyle diyerek odadaki sandığın üstünü gösterdi.” Kıza döndü “Bak, seni buraya getirdim çünkü bilgi almam lazım.” dedi. Kız odaya giren adamın niyetinin kötü olmadığını anladığında zaten biraz rahatlamıştı ama karşısındakinin derdinin de kendisi olmadığını anlayınca biraz daha rahatladı. Gözünden birkaç damla yaş süzüldü. Belki de kendi memleketinden olan bu iki adam ona yardım eder umuduyla “Dört ay önce Yeşilyurt yolunda kaçırıldım, beni buraya getirip sattılar, raks etmeye alıştım ama…” sözlerini tamamlayamayarak ağlamaya başladı. Bahadır sesini sertleştirdi “Kimisi karı-kız kısmına çok acır, ben onlardan değilim. Sen yaşıyorsun ama muhtemelen haydutlar çevrendeki erkekleri öldürdü o zaman kim daha talihsiz? Yani ağlamayı kes ve bana istediğim bilgileri ver, eğer işime yarayacak bir şey söylersen seni buradan satın alıp memleketine yollamayı bile düşünebilirim.” Kız bir anda ağlamayı kesti yaşlı gözlerini gerçekten mi der gibi Bahadır’ın üstüne dikti.

Arif “Bir gurup Moğol arıyoruz.” dedi. Kız “Gördüm!” diye bağırdı. Bahadır “Sessiz ol ve ne giydiklerini tarif et.” dedi. Kız Moğol savaşçılarının siyah elbiseler içinde olduğunu söyledi. Bahadır “ Buraya niye geldiklerini biliyor musun?” diye sordu. Kız “Ben buraların liderinin Şivan olduğunu sanırdım ama lider esasında Şivan’ın Keçmetike dediği biri. Tüm bu kabileleri birleştirip haydut gücü oluşturan o, Şivan sadece onun namına komutanlık yapıyor.”

Arif “Bunun Moğollarla ne alakası var?”

Kız “Moğollarla Keçmetike arasında bir çeşit anlaşma var sanırım, Moğollar her ay gelip Keçmetike’nin emirlerini getiriyorlar.”

Bahadır “Son olarak Moğolların ne zaman geldiğini ve kaç kişi olduklarını da söyle.”

Kız “İki hafta önce geldiler, üç hafta sonra tekrar gelecekler, genelde beş altı kişi geliyorlar.”

Bahadır ayağa kalktı, Kıza “Benim sözüm sözdür, seni buradan iki aya kadar çıkaracağım.” Kız sevinç çığlığı atacaktı ki Bahadır’ın sus işareti ile sustu. Bahadır Arif’e döndü “Madem yatak odası basmaya çok meraklısın bu gece burada sen kal.” dedi ve odadan çıkıp arkadaşlarının odasına gitti.

Sabah Arif çok kötü bir durumdaydı, sabaha kadar sandığın üstünde oturmuştu, centilmenlik yapıp yatağı kıza vermişti. Güzel bir kızla baş başa sabaha kadar dururken de epey bir nefis mücadelesi yapmıştı.

Bahadır hancının yanına gitti bir altını uzattı ve hiç yüzü kızarmadan “Harikaydı.” dedi. Hancı gevrek gevrek güldü ve “Yine bekleriz beyzadem.” dedi.

Mustafa Söylemem

  1. Bölüm İçin TIKLAYINIZ
  2. Bölüm İçin TIKLAYINIZ
  3. Bölüm İçin TIKLAYINIZ
  4. Bölüm İçin TIKLAYINIZ
  5. Bölüm İçin TIKLAYINIZ
  6. Bölüm İçin TIKLAYINIZ
  7. Bölüm İçin TIKLAYINIZ
  8. Bölüm İçin TIKLAYINIZ
Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 3 Ortalaması: 5]

Etiketler

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

3 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı