Macera HikayeleriMurat Canpolat

Gizemli Yolculuk Hikayesi -Mektup- 2. Kısım 16. Bölüm

Mektup

Gizemli Yolculuk Hikayesi -Mektup- 2. Kısım 16. Bölüm

Fatih Baba’nın misafirlerine yer gösterdikten sonra misafirlerinin oturmaları üzerine sözüne şöyle devam etti:

– Oğlum, ben sizi geçindirmek için köyümüzden ayrılıp gittikten sonra uzun müddet çeşitli işlerde çalıştım ve kendimizi başkasına muhtaç etmeden geçindirecek kadar para biriktirdim. Biriktirdiğim bu paralarla geri dönmeye karar verdim ve yol hazırlığımı yaptım. Tam yola çıkacakken ateşli bir hastalığa yakalandım. Yakalandığım bu hastalık beni uzun süre meşgul etti ve bu müddet içerisinde kazandığım bütün paraları tedavim için harcamak zorunda kaldım.  Tabi, bu arada kazandığım paralarda suyunu çekti ve yine beş parasız kaldım. Param kalmayınca sizin yanınıza dönebilmek için tekrar çalışmaya başladım. Kaldığım şehirde yeniden çalışmaya başladığım için size kavuşmam uzadı. Yeniden işe başlayıp para kazanınca yol hazırlığı yapıp size kavuşup yılların verdiği hasreti gidermek için yola çıktım. Fakat köyüme geldiğimde umduğumu bulamadım. Çünkü ağa olacak o adam, ben köyden ayrıldıktan sonra size musallat olup sizin köyden ayrılmanıza sebep olmuş. Onun, sizi köyden ayrılmak zorunda bıraktığını öğrenince sanki dünyam başıma yıkıldı. Belim iki büklüm oldu ve saçlarıma ak düştü. Kazandığım onca para bile gözüme görünmez oldu. O gün duyduklarımdan sonra tamamen kendimi kaybetmiş bir şekilde köyden ayrıldım.  Yolda giderken ayaklarıma diken batıyor, üstümü başımı yırtıyordu. Her tarafım toz toprak olmuş, tanınmaz hale gelmiştim.

Fatih Baba, konuşurken gözleri doluyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Yıllar sonra oğlunu bulduğu için mutluydu, ama geçirdiği o zor günler aklına geldikçe yine daralıyor, o günlere gitmiş gibi oluyordu.

Veli, babasının eski günleri anlattıkça ağlamaklı olduğunu fark edince araya girerek:

– Baba, istersen biraz dinlen, deyince Fatih Baba oğluna gülümseyerek:

– Oğlum, seni bulduğum için o kadar mutluyum ki anlatamam, fakat anlattıkça içim açılıyor, dedi ve sözüne şöyle devam etti.

– Sizin hasretinizden deli divane olmuş, ne yapacağımı bilemez hale gelmiştim. Ağanın yüzünden köyü terk etmek zorunda kaldığınızı duyduğum o günden sonra yüreğim köyü terk edip sizi aramayı emrediyor, aklım köyde kalıp ağayla mücadele etmemi emrediyordu. Bedenim, aklım ve yüreğim arasında sıkışıp kalmış, ikisinin arasından hangisini tercih edeceğini bilemiyordu. Sonunda baktım ki olacak gibi değil, bende yüreğimin sesini dinledim ve sizi bulmak için yollara düştüm.  Sizi bulmak amacıyla ordan oraya sürüklendim durdum. En sonunda, üstü başı yırtık bir halde bu köye geldim. Bu köye ayak bastığım o gün, Âdem isimli bir adam, benim perişan halde olduğumu görünce yanına aldı. Üstüme giyecek, karnımı doyuracak bir şeyler verdi ve bana iş buldu. O işi bulduktan sonra çalışa çalışa zengin oldum ve bende onun gibi fakirlere, yolda kalmışlara, çaresiz insanlara yardım etmeye başladım. Ta ki, sizin köyümüzden ayrılmanıza sebep olan o ağanın gelip bu köye yerleşmesine kadar.

Veli, ağanın ismini duyunca birden ayağa fırlayarak:

– Bizi misafir eden adam ağayı anlatınca, onun burada olduğunu anladım, fakat bir şey yapamadım. Çünkü bizi misafir eden adam ağanın şerli bir insan olduğunu, ona hiç kimsenin bir şey yapamadığını anlattıktan sonra gitmeme engel oldu. O yüzden bir şey yapamadım.

Fatih Baba, oğlunu dineldikten sonra ‘İyi ki o adam engel olmuş’ dedikten sonra oğluna:

– Evet, o burada oğlum ve bu köyün başı da, onun yüzünden dertte.

– Eee, peki. Ona karşı bir şey yapamıyor musunuz? Dedi Hasan.

– Hasan Bey, bütün mesele de işte burada. Ben ve köyüler ne zaman toplanıp ona karşı gelmeye kalktıysak, ağa olacak o adam bir yolunu bulup kaçtı ve tekrar geri döndü.

Ağanın, her seferinde geri dönüp başa geçmesine şaşıran Dr. Burak,  şaşkınlığını gizleyemeyerek:

– Nasıl oluyor da, her seferinde geri dönebiliyor?

– Tabii ki adamları sayesinde, dedi ve ayağa kalkarak sözüne şöyle devam etti. Ağa köyü terk ettiğinde, kendisine sıkı sıkıya bağlı olan adamları gece yarısı köyden çıkıp ağanın saklandığı yere gider onu tekrar geri dönmesine yardımcı olurlardı.

Dr. Burak ve Hasan, olanları dinleyince ağanın köylüye yaptığı zulmü önlemek istediler ve her ikisi de birden ‘Bu işi ben çözerim’ dediler.

Dr. Burak ve Hasan’ın hep bir ağızdan ‘Ben bu işi çözerim’ demesine şaşıran Fatih Baba ve Veli birbirlerinin yüzüne baktıktan sonra Veli, Hasan’a dönerek:

– Hasan abi, söyler misin bu işi nasıl çözeceksiniz? Demesi üzerine Hasan:

– Veli, bunu sana söyleyemem. Yalnız sana söz veriyorum ki bu işi çözeceğim, dedikten sonra Dr. Burak’a dönerek:

– Burak Bey, hadi çıkalım da, şu işi bir an evvel halledelim.

Dr. Burak, Hasan’ın ricası üzerine, sözünü ikiletmeden ona ‘tamam, hadi gidelim’ dedi ve birlikte dışarıya çıktılar. Fatih Baba’nın konağından ayrılıp biraz uzağa gidince Dr. Burak cebindeki mektubu çıkardı ve içine baktı. Mektup, her zamanki gibi gitmeleri gereken yönü gösteriyordu. Gitmeleri gereken yer, bu köye gelmeden önce gece kaldıkları ve ayının saldırısına uğradıkları ağaç kovuğuydu.

İki arkadaş, gidecekleri yeri öğrenir öğrenmez atlarına binip hemen yola çıktılar. Ormana gidip, ağaç kovuğunun oraya gelince atlarından inip kovuktan içeriye girdiler.

Kovuktan içeriye girince Dr. Burak mektubu açtı ve içinde yazıldığı gibi üç defa:

– Ey pirifâni dede, ortaya çık ve bana yol göster, dedi ve geri çekilerek bekledi. Az sonra her tarafı kaplayan bir toz bulutu meydana geldi ve ardından pirifâni adam ortaya çıktı.

Pirifâni adam kalpleri titreten bir eda ile ona:

– Derdin nedir oğul? Söyle bir çare bulalım, diye sordu.

– Evet, beybaba benim bir derdim var, diyerek Veli’nin başından geçen bütün olayları aktararak, buna bir çözüm bulabilir misin? Diye sordu.

Pirifâni adam sakalını sıvazlayıp ‘hım’ dedikten sonra:

– Bu kolay, dedi ve bir şeyler mırıldandı ve bunun sonucunda uzaklardan bir bulutun geldiği görüldü. Bulut ayaklarının dibine gelince onun üzerine binerek Veli’nin yaşadığı kasabaya doğru gitti. Kasabanın üzerinde dolanıp durduktan sonra geri döndü ve Dr. Burak’a:

– Senin iş tamam, artık geri dönebilirsin, dedi ve ortadan kayboldu.

Pirifâni adam, ortadan kaybolunca iki arkadaş sevinçle birbirlerine bakıp ağaç kovuğundan çıktılar. Verdikleri sözü yerine getirmenin umuduyla atlarına binip geri döndüler.

Yolda giderken Hasan bir anda durup kendi kendine ‘Evet, evet’ oydu, dedi ve aynı sözü birkaç kez tekrarladı. Dr. Burak, Hasan’ın durduğunu görünce mecburen o da durdu ve Hasan’ın kendi kendine konuştuğunu gördü. Onun kendi kendine konuştuğunu görünce:

– Ne oluyor sana, kendi kendine konuşuyorsun?

Hasan, Dr. Burak’ın seslendiğini duyunca kendi kendine konuşmayı bırakıp onun yanına gelerek:

– Kovuğun içinde gördüğümüz pirifâni adam var ya?

– Eee, ne olmuş ona?

– O pirifâni adam, rüyamda görüp bana yol gösteren pirifâni adamın ta kendisi.

– Artık, şu rüyanı bırak da gerçek hayata dön. Gördüğün rüyandan dolayı geç kaldık.

– Haklısın. Bir daha rüyamı anlatmayacağım, dedi ve atını süratle köye doğru sürdü. Onun süratle gittiğini gören Dr. Burak daha fazla beklemeyip o da atını sürdü.

Köye girdiklerinde, köyün halkının geniş bir alanda toplandıklarını gördüler. Onları görünce ağanın köylüye zulmettiği zannederek kalabalığa doğru iyice yaklaştılar. Kalabalığın içine girmeden evvel atlarından inip onları en yakındaki ağacın birine bağladılar. Daha sonra atlarından inerek kalabalığın içine daldılar. Kalabalığın ortasında ne olduğunu anlamak için onları yara yara ilerlediler. Onlar ilerlerken Karabaş onların arkasından gelmeye çalışıyor. Kalabalığı geçemeyince sağa sola gidip geliyor, arkalarından havlıyordu. Üç arkadaş kalabalığın ortasına gelince gözlerine inanamadılar.

Üç arkadaşı heyecanlandıran ve gözlerine inanamadıkları şey neydi? Karşılarında gördüklerinden dolayı neden bu kadar şaşırmışlardı.

Bütün bu soruların cevabı köyün ağasıyla ilgiliydi. Ağa, adamları tarafından tutulmuş meydanın ortasında ve herkesin içinde onlardan dayak yiyordu. İşte gözlerine inanamadıkları ve kendilerini heyecanlandıran şey buydu.

Ağanın, adamları tarafında tutulup dövüldüğü sıra Fatih Baba, olanları duymuş ve ağanın –her ne kadar ondan ve yaptığı zulümden nefret etse de- daha fazla hırpalanmasına engel olmak için koşarak meydana gelmiş kalabalığın dağılmasına çalışıyordu. Kalabalığın dağılmadığını görünce, gözleri ona yardım edecek ve kalabalığın dağılmasına yardımcı olacak birilerini aradı. Kalabalığı göz geçirirken, Dr. Burak ve Hasan’ın kalabalığın ortasında olduğunu gördü.  Onları görünce gözleri sevinçten parıldadı ve onların yardım edebileceğini umarak bağırdı, bağırdı, bağırdı… Fakat sesini bir türlü duyuramadı. Çünkü etraf çok kalabalıktı ve bu kalabalığın her birinden sesler çıkıyor, ağanın üstüne doğru taş, sopa, terlik ne varsa fırlatılıyordu.

Aşırı ses yüzünden sesini duyuramayacağını anlayana Fatih Baba, kalabalığı ite kalka ikilinin yanına vararak:

– Ne olur yardım edin, ağayı adamlarının elinden kurtaralım.

Dr. Burak ve Hasan,  Ağadan nefret ettiğini bildikleri Fatih Baba’nın, onu adamlarının elinden kurtarmaları için kendilerinden yardım istemesi karşısında şaşkına döndüler ve birbirlerinin yüzüne baktılar. Daha sonra Fatih Baba’nın neden öyle davrandığını anlamak için ‘Niçin, onu kurtarmak istiyorsun, anlayamadık?’ diye sordular.

Fatih Baba, kendisine sorulan soru karşısında ‘bunları sonra konuşuruz’ dedi ve onların kolundan tutup kalabalığı yara yara ağanın dövüldüğü alana vardılar. Orada, ağanın adamlarıyla konuşup sakinleştirdikten sonra, halka dönüp onları da sakinleştirerek ağayı ellerinden kurtardılar.

Ağa, adamlarının elinden kurtulmasına kurtulmuştu, ama bir taraftan üzüntülü bir taraftan sevinçliydi. Çünkü en çok kötülük yaptığı kişiler tarafından kurtulmuştu ve şu an karşısına geçmiş güler yüzle kendisine muamele ediliyorlardı. İşte, bu yüzden üzgündü ve adamlarının elinden kurtulduğu için sevinçliydi.

Ağa, adamlarının elinden kurtulunca Fatih Baba’nın ellerine ve ayaklarına yapışarak:

– Beni onların elinden kurtardığınız için size teşekkür ederim. Eğer siz olmasaydınız adamlarım ve halk, beni döve döve öldüreceklerdi, dedi ve tekrar Fatih Baba’nın ellerine ayaklarına yapıştı.

 

Yazan – Murat CANPOLAT

Hikayenin 1. Kısım Bölümlerini Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 1. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 2. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 4. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 5. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 6. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 7. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 8. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 9. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 10. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 11. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 12. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 13. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 14. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 15. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 16. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 17. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 18. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 19. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Kısım 20. Bölümünü Okumak İçin TIKLAYINIZ

 

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu