Skip to main content

Hayaletin Çırağı VII. Bölüm.

Hayaletin Çırağı VII. Bölüm.

Biri Bunu Yapmak Zorunda

Bu olanlardan sonra hayatım yoğun bir tempoyla geç­meye başladı. Hayalet çok hızlı öğretiyor ve bileğim sızlayana, gözlerim acıyana kadar yazı yazdırıyordu.

Bir öğleden sonra, beni köyün en uzak sınırına, son taş kulübenin ardındaki söğüt ağaçlarının oluşturduğu küçük, yuvarlak alana götürdü. Burası loş bir alandı ve dallardan birinden bir halat sallanıyordu. Yukarı baktığımda büyük, pirinç bir çan gördüm.

“Birinin yardıma ihtiyacı olduğunda,” dedi Hayalet, “evime kadar gelmezler. Davet edilmediği sürece kimse gelmez. Bu konuda çok katıyımdır. Buraya gelir, çanı çalarlar.”

Asıl sorun, haftalar geçmiş olmasına rağmen kimsenin zili çalmamış olmasıydı ve sadece haftalık erzak almak için batı bahçesinden köye gidip geliyordum. Ayrıca çok yalnızdım, ailemi özlüyordum. Bu yüzden Hayalet’in beni sürekli meşgul etmesi iyi oluyordu; vaktimi sıkıntı ve özlemle geçirmek zorunda kalmıyordum. Yatağa yattığımda yorgun oluyor, başımı yastığa koyar koymaz uykuya dalıyordum.

Günün en ilginç kısmı derslerdi; ama hortlaklar, kötü ruhlar ve cadılar hakkında pek bir şey öğrenmiyordum. Hayalet bana çıraklığın ilk yılında ana konuların, bazıları faydalı ilaçlar yapımında kullanılan, bazılarıysa yiyecek olmadığı zamanlarda yenilebilen bitkiler hakkında her şeyi öğrenmek anlamına gelen botanik ve öcüler olduğunu söylüyordu. Bazı işler çiftlikte yaptıklarımdan çok daha fazla güç gerektiriyordu.

Her şey sıcak, güneşli bir sabah Hayalet’in bana defterimi bir yana koymamı isteyip beni güney bahçesine yönlendirmesiyle başladı. Bana taşımam için iki şey verdi: Bir bahçıvan küreği ve bir ölçme değneği.

“Serbest öcüler çayırlarda gezer,” diye açıkladı, “ama bazen bazı şeyler yanlış gider. Bir fırtına ya da bir deprem olabilir. Eyalet şu anda yaşayan insanların hatırladığı bir deprem geçirmedi, ama bu önemli değil, çünkü nadasa bırakılan bütün toprakların birbiriyle bağlantısı vardır ve binlerce kilometre uzaktaki birine bile bir şey olursa, bu şey diğerlerini de etkileyebilir. Böyle olursa öcüler yıllarca aynı yerde kısılı kalırlar. Bu tür öcülere “doğal yollarla bağ­lanmış öcü” deriz. Genellikle yirmi beş otuz adımdan daha uzağa gidemezler ve pek sıkıntı yaşatmazlar. Tabi bunlardan birine çok fazla yaklaşmadığın sürece. Ama bazen, çok tuhaf yerlerde tuzağa düşebilirler, eve çok yakın bir yerde ya da evin içinde. O zaman öcüyü oradan alıp yapay olarak başka bir yere bağlaman gerekir.”

“Çayır nedir?”

“Bu konuda herkes aynı şeyi düşünmüyor delikanlı,” dedi. “Bazıları çayırların tarih öncesinde ülkeyi baştan sona süsleyen alanlar olduğunu düşünür, atalarımızın yağız delikanlılar olduğu ve karanlığın durması gereken yeri bildiği zamanlarda, insanlar, daha sağlıklıydı. Daha uzun yaşarlardı. Herkes huzurlu ve mutluydu.”

“Sonra ne oldu?”

“Kuzeydeki buzlar aşağı inmeye başladı ve yeryüzü binlerce yıl çok soğuk bir halde kaldı,” diye açıkladı Hayalet. “O kadar soğuktu ki insanlar bildikleri her şeyi unuttular. Eski bilgiler artık gerekli değildi. En önemli şey, kendini sıcak tutmak ve karnını doyurmaktı. Sonunda buzlar çekildiğinde hayatta kalanlar, üzerlerine hayvan kürkü giymiş avcılardı. Bitki yetiştirmeyi ve hayvanları ehlileştirmeyi unutmuşlardı. Karanlık çok güçlenmişti.

“Daha katedecek çok yolumuz olsa da şimdi o zamanlardan daha iyi durumdayız. O günlerden bu zamana kalan tek şey çayırlar. Ama gerçekte sadece kestirme yollar değiller. Çayırlar, yeryüzünün altındaki gücün yüzeydeki göstergesidir. Öcülerin inanılmaz bir hızla dolaştıkları gö­rünmez yollardır. Asıl sorun çıkaranlar bu özgür öcülerdir. Yeni bir yerde ev kurduklarında genellikle hoş karşılanmazlar. Hoş karşılanmamak onları öfkelendirir. Oyunlar oynarlar -bazen çok tehlikeli olan oyunlar- bu da çalış­mamız gerektiğini gösterir. Böyle yaptıklarında yapay bir şekilde bir çukura bağlanmaları gerekir. Tıpkı az sonra kazacağın gibi…

“Burası uygun,” dedi yaşlı, büyük söğüt ağacının yanındaki zemini göstererek, “köklerin arasında yeterli yer olmalı.”

Hayalet, çukuru tam olarak iki metre derinliğinde ve bir metre genişliğinde kazabilmem için bana değneği verdi. Gölge alanlar bile kazı yapabilmek için çok sıcaktı ve Hayalet tam bir mükemmeliyetçi, zor beğenir biri olduğu için kazıyı bitirmem saatlerimi aldı.

Çukuru kazdıktan sonra, yoğun bir kokusu olan tuz ve demir karışımı, kemiklerden yapılmış özel bir yapıştırıcı hazırlamam gerekti.

“Tuz bir öcüyü kavurabilir,” dedi Hayalet. “Demirse dünyevi bir şeydir: Yıldırım nasıl yolunu bulup yeryüzüne geliyor ve gücünü kaybediyorsa demir de bazen karanlığı lanetleyen şeylerin gücünü alabilir. Bu baş belası öcülerin hainliklerini sona erdirebilir. Birlikte kullanıldıklarında demir ve tuz, öcülerin geçemeyeceği bir kapan yaratır. Aslına bakarsan demir ve tuz pek çok işte yardımcı olabilir.”

Karışımı, büyük metal bir kovada karıştırdıktan sonra çukurun içine sıvadım. Badana yapmak gibiydi, ama biraz daha zordu ve çektiğiniz sıva en yetenekli öcünün bile kaç­masını engelleyecek kadar sağlam olmalıydı.

“Titiz çalış delikanlı,” dedi Hayalet. “Bir öcü, iğne deliğinden daha küçük bir delikten bile kaçabilir.”

Tabi, çukur Hayalet’i tatmin edecek kadar iyi olunca doldurup tekrar kazmaya başlamak zorunda kaldım. Haftada iki defa çukur kazma egzersizi yaptırıyordu, bu da çok zordu. Hem kan ter içinde kalıyordum hem de çok vakit alıyordu . Ayrıca biraz da ürkütücüydü, çünkü içinde öcüler olan çukurların dibinde çalışıyordum ve buralar gün ışığında bile tüyler ürpertici oluyordu. Ama Hayalet’in hiçbir zaman yanımdan
çok uzaklaşmadığını fark ettim, her an tetikteydi gö­zünü benden hiç ayırmıyordu. Bağlı olduklarında bile öcü­lerle şansımı denememem gerektiğini söylüyordu.

Hayalet, ayrıca eyaletin her santimini iyi bilmem gerektiğini söyledi; bütün kasabalarını ve köylerini ve herhangi iki nokta arasındaki en kestirme yollarını… Hayalet bana yukarıda, kütüphanesinde birçok harita olduğunu söylemiş olsa da, sorun her şeyi zor yollardan yapmamı istiyor olmasıydı, bu yüzden işe bana harita çizdirtmekle başladı.

Haritanın ortasında onun evi ve bahçeleri olacaktı, ayrı­ca köyü ve tepeleri de çizmeliydim. Böylece harita giderek büyüyüp çevredeki kırsal alanları da kapsayacaktı. Fakat çizim, iyi olduğum bir konu değildi ve söylediğim gibi, Hayalet bir mükemmeliyetçiydi. Bu yüzden haritanın büyü­mesi çok uzun zaman aldı, işte o zaman bana kendi haritalarını göstermeye başladı, fakat çalıştıktan sonra haritaları katlamak, çalışmaktan çok uzun vaktimi alıyordu.

Ayrıca bir günlük tutmaya başladım. Hayalet milyonuncu kez bana geçmişi kayıt altında tutmamı, çünkü geçmiş­ten öğrenilecek çok şey olduğunu söyleyerek bu iş için bana başka bir defter verdi. Fakat, bazı günler çok yorgun olduğumdan, bazense diğer deftere yazarken, çok hızlı davranarakHayalet’in hızına yetişmeye çalıştığım için bileğim ağrı­dığından her gün yazmıyordum.

Hayalet’in evinde bir ayımı doldurmuştum. Bir sabah, kahvaltıda, “Ee, ne düşünüyorsun?” diye sordu.

Kahvaltıdan mı bahsediyor acaba, diye düşündüm. Belki de o sabah biraz fazla pişmiş olan pastırmaların yerine ikinci bir servis yapılabilirdi. Sadece omuz silktim. Muhtemelen bizi dinlemekte olan öcüyü kızdırmak istemiyordum.

“Pekâlâ, bu çok zor bir iş ve şimdi bırakmaya karar verirsen seni suçlamam,” dedi. “İlk ay tamamlandığında, her çırağımdan eve dönüp çalışmak isteyip istemediğine karar vermek için uzun uzun düşünmesini isterim. Sen de böyle yapmak ister misin?”

Çok hevesli görünmek istemiyordum, ama yüzümde beliren gülümsemeyi de gizleyemiyordum. Asıl sorun, gü­lümsemem büyüdükçe Hayalet’in daha çaresiz görünmesiydi. Kalmamı istediğini hissediyordum ama eve döneceğim günü de iple çekiyordum. Ailemi yeniden görme ve annemin yemeklerini tatma düşüncesi rüya gibi geliyordu.

Aynı saat içinde eve gitmek için oradan ayrıldım. “Çok cesur bir delikanlısın ve çok keskin bir zekân var,” dedi kapıdan çıkarken. “Bir aylık denemeyi geçtin, bu yüzden devam etmek istiyorsan babana bunu söyleyebilirsin, sonbaharda iki yüz on şilinimi almak için babanı ziyaret edeceğim. Çok iyi bir çırak olabilirsin delikanlı. Geri gelmezsen,
çırak olmaktan vazgeçtiğini anlayacağım. Aksi takdirde bir hafta içinde seni bekliyorum. Geldiğinde, bu işte en az benim kadar iyi olman için sana beş yıllık bir eğitim vereceğim.”

Yolculuğumun ilk akşamı olduğunda, Hayalet’in bana yol için verdiği bütün peyniri bitirmiştim. Bu yüzden ertesi gün sadece bir kez, ayaklarımı derede yıkamak için durdum ve süt sağımından hemen önce eve vardım.

Avluya açılan kapıyı açtığımda babam ahıra gidiyordu. Beni görünce ağzı kulaklarına vardı. Yardım edip süt sağ­mayı teklif ettim, böylece konuşabilirdik; ama içeri girip annemle konuşmamı istedi.

“Seni çok özledi delikanlı. Gözünde tütüyorsun, seni bir görsün.”

Sırtımı sıvazlayıp süt sağmaya koyuldu, ama daha on – on iki adım ilerlemiştim ki karşıma Jack çıktı.

“Neden bu kadar erken döndün?” diye sordu. Biraz soğuk davranıyordu. Aslına bakarsanız ‘biraz’dan fazlaydı. Sanki aynı anda hem esneyip hem de surat asmaya çalışı­yormuş gibi yüzü buruşmuştu.

“Hayalet birkaç gün için beni eve gönderdi. Devam edip etmeme konusunda karar vermem gerekiyor.”

“Ee, ne yapacaksın?”

“Konuyu annemle konuşacağım.”

“Kuşkusuz her zamanki gibi kendi bildiğini yapacaksın,”dedi Jack.

Jack kesinlikle somurtuyordu; bu da, ben yokken bir şeyler olduğunu düşündürdü bana. Yoksa neden bu kadar düşmanca davransındı? Eve dönmemi istemediği için mi böyle davranıyordu?

“Ayrıca babamın çıra kutusunu aldığına inanamıyorum,” dedi.

“Onu bana babam verdi,” dedim. “Almamı o istedi.”

“O sadece teklif etti, ama bu alman gerektiği anlamına gelmez. Senin sorunun sadece kendini düşünmen. Zavallı babamı düşün. O çıra kutusunu çok seviyordu.”

Hiçbir şey söylemedim, çünkü tartışmak istemiyordum. Haksız olduğunu biliyordum. Babam çıra kutusunu almamı istemişti, bundan emindim.

“Evde olduğum sürece yardım ederim,” dedim konuyu değiştirmeye çalışarak.

“Eğer gerçekten bir şeyler yapmak istiyorsan, git domuzları besle !” deyip arkasını döndü ve gitti. Bahsettiği iş, ikimizin de pek sevmediği bir işti. Büyük ve pis kokuluydular ve her zaman o kadar açtılar kı onlara hiçbir zaman arkanı dönemezdin.

Jack ’in söylediklerine rağmen evde olduğum için mutluydum. Bahçede yürürken başımı kaldırıp eve baktım. Annemin yaban gülleri arka tarafı kaplamıştı ve kuzey tarafında olmalarına rağmen her zaman sağlıklı görünürlerdi. Şimdi sadece üzüyorlardı, ama Haziran ortasında hepsi açacaktı.

Evimize bir defasında yıldırım düştüğünden arka kapıyı açmak hep zor olurdu. Kapı yanmış ve yenilenmişti. Ama menteşeler biraz eğilmiş olduğundan açmak için sertçe itmek gerekiyordu. Ardında gördüğüm ilk şey annemin gü­lümseyen yüzü olduğu için buna değdi.

Mutfağın batan güneş ışığının gelemeyeceği diğer ucunda eski sallanan sandalyede oturuyordu. Işık çok fazla olduğunda gözlerini acıtırdı. Annem kış aylarını yaza ve geceyi gündüze tercih ederdi.

İyi olduğumu gördüğüne sevinmişti. Bunu görünce ona evde kalmak için geldiğimi söylemeyi erteledim. Yüzüme cesur bir ifade takınıp mutluymuş gibi davrandım, ama o benim içimi görebiliyordu. Ondan hiçbir zaman bir şey saklayamamıştım.

“Neyin var?” diye sordu.

Omzumu silkip gülümsemeye çalıştım, muhtemelen duygularımı gizlemekte ağabeyimden de kötüydüm.

“Haydi konuş,” dedi, “kendine saklamanın hiçbir faydası yok.”

Uzun bir süre sessiz kaldım, çünkü düşündüklerimi sözcüklere nasıl dökeceğimi bilmiyordum. Annemin sallanan sandalyesinin ritmi, sonunda tamamen durana karar giderek yavaşladı. Bu kötüye işaretti.

“Bir aylık denemeyi geçtim ve Bay Gregory devam edip etmeme konusunda bir karar vermemi söyledi. Ama çok yalnızım anne,” dedim sonunda. “Beklediğim kadar kötü. Hiç arkadaşım yok. Konuşabileceğim bir yaşıtım yok. Kendimi o kadar yalnız hissediyorum ki… Eve dönüp burada çalışmak istiyorum.”

Daha fazla konuşup bütün ağabeylerim evdeyken ne kadar mutlu olduğumuzu söyleyebilirdim. Söylemedim; onun da ağabeylerimi özlediğini biliyordum. Bu onun anlayışlı olmasını sağlar diye düşünmüştüm, ama yanılmışım. Annem cevap vermeden önce bir süre sessizlik oldu. Yan odada Ellie’nin yerleri silip kendi kendine şarkı mırıldandığını duyabiliyordum.

“Yalnız mı?” diye sordu annem, ama sesinde anlayış yerine öfke vardı. “Kendini nasıl yalnız hissedebilirsin? Kendin varsın ya… Ancak benliğini kaybettiğin zaman yalnız kalırsın. Ayrıca şikâyet edip durmayı bırak. Koskoca adam oldun, çalışman gerekiyor. Dünya kurulduğundan beri insanlar sevmedikleri işleri yaptılar. Bu durum senin için neden farklı olsun ki? Sen, yedinci oğulun yedinci oğlusun ve
yapmak için doğduğun iş bu !”

“Ama bay Gregory başka çıraklar da yetiştirdi,” diye yanıt verdim biraz kızarak. “İçlerinden biri geri dönüp eyalete göz kulak olabilirdi. Neden ben olmak zorundayım?”

“Birçok kişiyi eğitti, ancak sadece çok yetenekli birkaçı sürelerini doldurabildi,” dedi annem, “ve başaramayanlar konusunda onun hiçbir suçu yoktu, gelenler hatalı, korkak ya da zayıftı. Akıllan dalavereye çalışıyor, az iş yapıp para alıyorlardı. Bu yüzden artık bir tek sen varsın oğlum. Son çare sensin, son umut. Biri bu işi yapmak zorunda. Biri karanlığa karşı durmak zorunda. Ve bunu yapabilecek tek kişi sensin.”

Sandalye tekrar sallanmaya başladı, yavaş yavaş hızlandı.

“Peki, bu sorunu hallettiğimize sevindim. Yemek vaktini bekler misin, yoksa hazır olur olmaz sana koyayım mı?” diye sordu.

“Bütün gün hiçbir şey yemedim anne. Kahvaltı bile etmedim.

“Tavşan güveç yapıyorum, bu seni biraz neşelendirir.”

Annem ocağın çevresinde koşuştururken ben, kendimi hayatımda hiç olmadığım kadar üzgün ve mutsuz hissederek masaya oturdum. Tavşan güveç çok leziz kokuyordu, ağzım sulanmaya başlamıştı. Kimse annemden daha iyi yemek pişiremezdi. Sadece yemek için bile olsa buraya geldiğime değerdi.

Annem gülümseyerek, üstünde buharı tüten büyük gü­veç tabağını getirip önüme koydu. “Gidip odanı düzelteyim,” dedi. “Hazır gelmişken birkaç gün kalırsın.”

“Teşekkürler,” diye mırıldanıp vakit kaybetmeden yemeğe başladım. Annem üst kata çıkar çıkmaz Ellie mutfağa girdi.

“Döndüğüne sevindim Tom ,” dedi gülümseyerek. Sonra yemek tabağıma bakıp, “Yanında ekmek ister misin?” diye sordu.

“Evet, lütfen,” dedim. Ellie benim için üç dilim ekmeğe yağ sürüp karşıma oturdu. Nefes bile almadan hepsini bir kerede bitirip fırından yeni çıkmış ekmeğimin son lokmasıyla tabağımı bir güzel sıyırdım.

“Doydun mu?”

Başımı sallayıp gülümsemeye çalıştım, ancak becerememiş olmalıyım… Çünkü Ellie endişelenmiş görünüyordu. “Annene söylediklerini istemeden duydum,” dedi. “Em inim o kadar da kötü değildir. Sadece işin çok yeni ve tuhaf. Kısa bir sürede alışırsın. Hemen dönmek zorunda değilsin. Evde birkaç gün geçirirsen kendini daha iyi hissedersin. Ayrıca çiftlik Jack ’in olduktan sonra bile burada başımızın
üstünde yerin var.”

“Jack ’in ben gördüğüne sevindiğini sanmıyorum.”

Neden böyle söylüyorsun?” diye sordu Ellie.

Hiç cana yakın davranmadı da ondan. Beni burada istediğini sanmıyorum.”

Kaba ağabeyinin davranışlarını kafana takma. Ben onu hallederim.”

Bu defa gerçekten gülümsedim, çünkü doğru söylediğini biliyordum. Annemin bir keresinde söylediği gibi, Ellie, Jack’i parmağında oynatabilirdi.

Onun asıl endişelendiği şey bu,” dedi eliyle karnını okşayarak. “Annemin kız kardeşi doğum yaparken öldü, bu olay hala ailede konuşulur. Bu durum Jack’i çok endişelendiriyor. Ama ben hiç endişelenmiyorum annen bana göz kulak oluyor. Daha güvenli bir yerde olamazdım.” Durdu, ama endişelendiği başka bir şey daha var. Ağabeyinin aklına senin yeni işin de takılıyor.”

Evden ayrılmadan önce yeni işim konusunda bir hayli mutlu görünüyordu,” dedim.

Bunu senin için yapıyordu, çünkü sen onun kardeşisin ve seni önemsiyor. Fakat Hayaletlerin yaptığı işler insanları korkutuyor, huzursuz ediyor. Hemen gitseydin her şey çok daha kolay olacaktı. Ama Jack, evden ayrıldığın gün tepeye tırmanıp ormana girdiğinizi ve o günden beri köpeklerin çok huzursuz olduğunu söyledi, Kuzey otlağına bile gitmiyorlar artık.”

Jack senin her şeyi allak bullak ettiğini düşünüyor. Sanırım bu durumun da bununla ilgisi var,” dedi Ellie yumuşakça karnına dokunarak. “Sadece korumaya çalışı­yor, o kadar. Ailesini düşünüyor. Ama merak etme, her şey yoluna girecek.”

Son derece cesur görünmeye çalışarak evde üç gün kaldım, ama sonunda gitme vaktinin geldiğini hissettim. Çıkmadan önce son gördüğüm kişi annemdi. Mutfakta yalnızdık, koluma dokunarak benimle gurur duyduğunu söyledi.

“Sen sadece yedinci oğulun yedinci oğlu değilsin,” dedi gülümseyerek. “Aynı zamanda benim oğlumsun ve yapılması gerekeni yapmak için yeterli gücün var.”

Başımı sallayarak söylediklerini onayladım, çünkü mutlu olmasını istiyordum. Fakat bahçeden çıkar çıkmaz yü­zümdeki gülümseme yok oldu. Kalbim kırılmış, incinmişti. Annemin bir daha beni eve almayacağı düşüncesiyle hayal kırıklığı içinde Hayalet’in evine gitmek üzere yokuşu tırmandım.

Chipenden’a kadar bütün yol boyunca yağmur yağdı. Vardığımda hava soğuk, ıslak ve korkunçtu. Fakat ön kapıya yaklaştığımda sürgü kendiliğinden yukarı kalktı ve kapı ben daha dokunmadan açıldı. Bu, sadece Hayalet’e yapıldığını düşündüğüm bir çeşit karşılama, içeri girmem için yapılan bir yüreklendirmeydi. Sanırım memnun olmam gerekirdi, ama memnun olmamıştım. Sadece ürkmüştüm.

Anahtarın delikte olduğunu görene kadar kapıyı üç defa çaldım. Kapıya vurmama hiçbir yanıt gelmediği için anahtarı çevirip kapıyı açtım.

Bir oda hariç alt kattaki bütün odaları gezdim. Sonra yukarıya seslendim. Hiçbir cevap alamayınca mutfağa girme riskini göze aldım.

Fırın yanıyordu ve masada bir kişilik servis hazırlanmıştı. Masanın ortasında büyük, buharı tüten bir güveç vardı. O kadar açtım ki tuzluğun altındaki notu görene kadar yemeğin çoğunu silip süpürmüştüm.

Pendle, eyaletin doğusunda çok büyük bir tepeydi, aslında neredeyse bir dağ kadar büyüktü. Bütün bir yöre cadılarla doluydu ve oraya gitmek, özellikle de yalnız gitmek riskli bir şeydi. Bu durum bana Hayalet’in işinin ne kadar riskli olabileceğini bir kez daha anımsattı.

Yine de kendimi biraz da kızgın hissediyordum. O kadar zaman bir şeyler olsun diye beklemiştik ve ben ayrıldığım anda Hayalet ben olmadan gidiyordu!

O gece iyi bir uyku çektim, fakat sabah çalacak olan kahvaltı zilini duyabilmek için fazla derin uyumamıştım.

Aşağıya tam zamanında indim ve Hayalet’in evinde yediğim en leziz pastırmalı yumurtayla ödüllendirildim. O kadar mutlu olmuştum ki masadan kalkmadan önce babamın her pazar öğle yemeğinden kalkarken söylediği sözleri sesli olarak söyledim:

“Çok güzeldi! Aşçının önünde saygıyla eğiliyorum.” Bu sözleri söyler söylemez şöminenin ateşi alevlendi ve bir kedi mırlamaya başladı. Kediyi göremiyordum, fakat çı­kardığı ses o kadar yüksekti ki camların bile titrediğine yemin edebilirdim. Doğru bir şey söylediğimden emindim.

Doğru şeyler söylediğim için kendimle gurur duyarak erzak almak için köye doğru yola koyuldum. Mavi, bulutsuz gökyüzünün ortasında güneş parıl parıl parlıyor, kuş­lar cıvıldıyor ve önceki günün yağmuruyla şimdi her yer pırıl pırıl, temiz ve yeni görünüyordu.

Kasaba gidip çuvalı alarak işe koyuldum, oradan manava gittim ve son olarak da fırına giderek işi tamamladım. Birkaç delikanlı fırının yanındaki duvara yaslanmıştı. Geçen seferki kadar kalabalık değillerdi. Kalın enseli, iri liderleri aralarında yoktu.

Hayalet’in söylediklerini hatırlayarak onlara yöneldim. “Son karşılaşmamızda olanlar için üzgünüm,” dedim, “ama burada yeniyim ve kuralları tam olarak öğrenmiş değildim. Bay Gregory her birinizin birer elma ve birer kek alabileceğini söyledi.”

Bunları söyleyerek çuvalı açtım ve her birine birer elma ve kek verdim. Gözleri yuvalarından fırladı. Hepsi teşekkür etti.

Merdivenlerin tepesinde beni bekleyen biri vardı. Bu Alice’ti ve yine sanki gün ışığını sevmiyormuş gibi ağaçların altında duruyordu.

“Bir elma ve bir kek alabilirsin,” dedim ona.

Başını sallayınca çok şaşırdım. “Şu anda hiç aç değilim,” dedi. “Ama istediğim bir şey var. Sözünü tutmanı istiyorum. Yardıma ihtiyacım var.”

Söz sözdü ve verdiğim sözü hatırlıyordum. Sözümü tutmaktan başka ne yapabilirdim?

“Ne istediğini söyle, elimden geleni yaparım,” diye cevap verdim.

Yüzünde yine kocaman bir gülümseme belirdi. Siyah bir elbise giyiyordu ve sivri burunlu ayakkabıları vardı; ama o güzel gülümseme bir şekilde bana her şeyi unutturdu. Yine de söyledikleri beni endişelendirmiş ve bütün günümün rezil olmasına yetmişti.

“Şimdi söylemeyeceğim,” dedi, “bu akşam söyleyeceğim, güneş batar batmaz. Yaşlı Gregory’nin zilini duyar duymaz bana gel.”

Zili güneş batmadan hemen önce duydum ve heyecanlı bir şekilde tepenin aşağısına, patikaları birleştiren söğüt ağaçlarının arasına doğru yürüdüm. Zilin o şekilde çalması, bana hiç doğru görünmüyordu. Tabi Hayalet’i çağırdığı bir işi varsa ve ben bunu fark etmediysem başka…

Üzerimizde, güneşin son ışıkları turuncuya dönmüş tepelerin doruklarını yıkıyordu, ama aşağımızda, söğüt ağaç­larının arasında renkler griydi ve gölgeler çoktu.

Kızı görünce tüylerim ürperdi, çünkü sadece tek eliyle çekmesine rağmen çan, çılgın gibi hareket ediyordu. Zayıf kolları ve ince beline rağmen çok güçlü olmalıydı.

Beni görür görmez çanı çalmayı bıraktı ve dallar tepemizde çılgınca sallanmaya ve dans etmeye devam ederken ellerini beline koydu. Sonunda gözüm, elinde tuttuğu sepete kayana kadar dakikalarca birbirimize baktık. İçinde üzeri siyah bir kumaşla kapatılmış bir şey vardı.

Sepeti kaldırıp bana uzattı.

“Bu nedir?” diye sordum.

“Bunu sana getirdim, böylece sözünü tutabilirsin.”

Kabul ettim, ama kendimi hiç mutlu hissetmiyordum. Merakla siyah kumaşı kaldırmak için sepete uzandım.

“Hayır, dokunma,” dedi Alice sert bir ses tonuyla, aniden. “içeri hava girerse rezil olurlar.”

“Onlar ne?” diye sordum. Hava her geçen dakika daha da kararıyordu ve artık endişelenmeye başlamıştım.

“Sadece kek.”

“Çok teşekkür ederim,” dedim.

“Senin için değil,” dedi, dudaklarının kenarlarını kıvıran küçük bir gülümsemeyle, “O kekler Yaşlı Malkin Ana için.”

Ağzım kurumuş, sırtımdaki tüyler diken diken olmuş­tu. Malkin Ana, Hayalet’in bahçesindeki çukurda canlı tuttuğu cadıydı.

“Bay Gregory’nin bundan hoşlanacağını sanmıyorum,”dedim. “Ondan uzak durmam gerektiğini söylemişti.”

“Yaşlı Gregory çok acımasız bir adam,” dedi Alice. “Zavallı Malkin Ana on üç senedir o çukurun, o karanlık deliğin içinde duruyor. Yaşlı bir kadına bu kadar kötü davranmak doğru mu?”

Omuz silktim. Yaptığım hoşuma gitmiyordu. Hayalet’i savunmak zordu, ama o bunun için iyi bir nedeni olduğunu söylemişti.

“Dinle,” dedi, “başın derde girmeyecek. Yaşlı Gregory her şeyi bilmek zorunda değil. Sadece Malkin Ana’yı biraz rahatlatacaksın. Ailesi tarafından yapılmış, en sevdiği kekler. Bunda yanlış bir şey yok. Sadece soğuğa karşı gücünü korumasını sağlayacak bir şey. Soğuk kemiklerine işliyor.”

Tekrar omzumu silktim. En iyi savunmaları o yapıyor gibi görünüyordu.

“Her gece sadece bir kek ver. Üç gece için üç kek. En iyisi gece yarısı yapman, çünkü en çok o saatlerde acıkıyor. İlk dilimi bugün ver.”

Alice yürüyüp gitmek için arkasını döndü, fakat hemen sonra tekrar dönüp bana gülümsedi. “İyi arkadaş olabiliriz. Sen ve ben…” dedi kıkırdayarak.

Sonra kararan gölgelerin arasında yürüyüp kayboldu.

devamı…

Yazar: Joseph Delaney

Türkçeleştiren: Ceren Aral

Hayaletin Çırağı I. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı II. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı III. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı V. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IX. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı X. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

 

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 6 Ortalaması: 5]

One thought to “Hayaletin Çırağı VII. Bölüm.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir