Skip to main content

Hayaletin Çırağı (II. Bölüm Yolda)

Hayaletin Çırağı (II. Bölüm Yolda)

Gün ağarmadan bir saat önce kalkmıştım. Annem benden de önce kalkmış, en sevdiğim kahvaltıyı -pastırmalı yumurta- hazırlıyordu.

Son ekmek dilimimi almış, tabağıma bandırırken babam merdivenlerden indi. Vedalaşırken cebinden bir şey çıkarıp elime tutuşturdu. Bu, ona babasından ve babasına  da babasından kalan bir çıra kutusuydu. Babamın sahip olduğu en değerli eşyalardan biriydi.

“Bunu almanı istiyorum oğlum,” dedi. “Yeni işinde işine yarayabilir. Yakın zamanda bizi ziyarete gel. Evden ayrılıyor olman, artık buraya dönmeyeceğin, bizi ziyaret edemeyeceğin anlamına gelmez.”

“Gitme vakti evlat,” dedi annem, son bir kez kucaklaş­mak için bana doğru yürürken. “Girişte. Onu bekletme. ”Yaygara yapmayı sevmeyen bir aileydik ve vedalaşmamız çoktan bitmişti. Tek başına avluya doğru yürüdüm. Hayalet giriş kapısının diğer yanındaydı, tan kızıllığının içinde duran kara bir siluet gibi görünüyordu. Şapkası başında, dim dik duruyordu, taşıdığı alet sol elindeydi. Elimde taşıdığım küçük bohçam la ona doğru yürüdüm, çok tedirgindim.

İlginç bir şekilde, Hayalet giriş kapısını açıp avluya girdi. “Pekâlâ delikanlı,” dedi, “Beni takip et! Devam etmek istediğimiz yolda yürümeye başlayabiliriz.”

Yola doğru yürümek yerine kuzeye, direk Cellat Tepesi’ne doğru yürümeye başladı. Kısa bir süre sonra kuzey otlağını geçiyorduk, kalbim çoktan deli gibi çırpınmaya başlamıştı. Sınır çitlerine ulaştığımızda Hayalet, yarı yaşında bir adamın atikliğiyle çitleri atladı, fakat ben donup
kalmıştım. Ellerimi çitin üzerine koyarken ağaçların gıcırtılarını, dallarının üzerlerine asılan insanların etkisiyle eğilip bükülüşlerini çoktan duymaya başlamıştım.

“Sorun ne delikanlı?” diye sordu Hayalet, bana bakmak için arkasını dönerken. “Henüz kendi evinin önündeyken bir şeylerden korkuyorsan pek işime yaramazsın.”

Derin bir nefes alıp çitin diğer tarafına atladım. Biz ağır ağır yukarıya doğru tırmanıp ağaç gövdelerinde ilerlerken ağarmakta olan yeni günün ışıkları kararmaya başladı. Tırmandıkça hava soğuyor gibiydi ve kısa bir süre sonra tir tir titremeye başladım. İnsanı ürperten, sırtındaki tüylerin diken diken olmasına neden olan türden bir soğuktu. Doğru gitmeyen bir şeyler olduğuna dair bir uyarıydı. Daha önce de, bu dünyaya ait olmayan bir şey bana yaklaştığı sırada böyle hissetmiştim.

Doruğa ulaştığımızda, aşağıda onları görebildim. Yüzden az değildiler. Bazıları aynı ağacın dallarına asılmıştı. Hepsi kalın deri kemerler takmış, büyük botlar giymişti. Elleri arkalarından bağlanmıştı ve son anlarında hepsi çok farklı davranmıştı. Bazıları asıldıkları dal kırılıp bükülene kadar umutsuzca çırpınmış, bazılarıysa ipin ucunda bir o tarafa bir bu tarafa bakarak dönüp durmuştu.

Bu manzarayı izlerken çok sert bir rüzgârın yüzüme vurduğunu hissettim; doğal olamayacak kadar soğuk ve sert bir rüzgârın… Ağaçlar eğildi, üzerlerindeki yapraklar kuruyup döküldü. Birkaç dakika içinde bütün dallar çı­rılçıplak kaldı. Rüzgâr hafifleyince Hayalet, elini omzuma koyup beni asılı adamlara doğru yürümem için yönlendirdi. Bize en yakın olan adamın otuz santim yakınına kadar geldik.

“Ona bak,” dedi Hayalet. “Ne görüyorsun?”

“Ölü bir asker,” diye cevap verdim. Sesim çatlamaya başlamıştı.

“Kaç yaşında gibi görünüyor?”

“En fazla on yedi…”

“Güzel, aferin delikanlı. Şimdi söyle, hâlâ korkuyorm usun?”

“Biraz… Ona bu kadar yakın durmak istemiyorum.”

“Neden? Korkacak hiçbir şey yok. Hiçbir şey sana zarar veremez. Bunun onun için nasıl bir şey olduğunu bir dü­şün. Kendine değil, ona odaklan. Neler hissetmiş olabilir? En kötüsü ne olabilir?”

Kendimi askerin yerine koymaya ve bu şekilde ölmenin nasıl bir duygu olduğunu hayal etmeye çalıştım. Çekilen ıstırap ve nefes almak için bu kadar çaba sarf etmek korkunç olmalıydı. Ama bundan çok daha kötü bir şey olabilirdi…

“Artık öldüğünü ve bir daha asla eve dönemeyeceğini biliyordu. Ailesini bir daha asla göremeyeceğini de…” dedim Hayalet’e.

Sözcükler dudaklarımdan çıkarken içimi bir hüzün kapladı. Sonra birden dallarda sallanan adamlar bizi yalnız bırakarak tek tek kaybolmaya başladı ve yapraklar tekrar dallarda belirdi.

“Şimdi nasıl hissediyorsun kendini? Hâlâ korkuyor musun?”

Başımı salladım. “Hayır,” dedim, “Sadece üzüntü hissediyorum.”

“Aferin delikanlı, öğreniyorsun. Biz, yedinci oğulların yedinci oğullarıyız ve başkalarının göremediği şeyleri görmek gibi bir yetenekle donatılmışız. Fakat bu yetenek bazen bir lanete dönüşebilir. Eğer korkuyorsak, bazen bu korkuyla beslenen şeyler olabilir. Korku bizler için her şeyi daha kötü bir hale getirir. Asıl ustalık, görebildiğin şeye yoğunlaşmak ve kendin hakkında düşünmekten kaçınmaktır.”

“Çok korkunç bir manzaraydı delikanlı, ama onlar sadece hortlak,” dedi Hayalet. “Onlar için yapabileceğimiz pek bir şey yoktur ve vakitleri gelince kaybolurlar. Yaklaşık yüz yıl sonra hiçbiri kalmayacak.”

Ona, annemin bir keresinde bir şeyler yaptığını söyleyecek gibi oldum, ama söylemedim. Onunla çatışmak işimize kötü bir başlangıç yapmak olurdu.

“Eğer hortlak olsalardı çok daha farklı olurdu,” dedi Hayalet. “Ruhlarla konuşup onlara neyin ne olduğunu anlatabilirsin. Sadece ölü olduklarını fark etmelerini sağlamak bile çok büyük bir iyiliktir ve yollarına devam edebilmeleri için büyük bir adımdır. Genellikle bir hortlak, bu dünyada kapana kısılmış, neler olup bittiğini anlamayan ve ne yapacağını bilemeyen ruhtur. Bu yüzden ıstırap içindedirler. Ama diğerleri belirli bir amaç için buradadır ve sana söylemek istedikleri şeyler olabilir. Fakat hortlak, varlığının bü­yük bir bölümü daha iyi işler yapmak için uzaklaşmış olan ruh kırıntısıdır. İşte böyle delikanlı. Onlar sadece hortlak. Ağaçların değiştiğini gördün, değil mi?”

“Yapraklar dökülmüştü ve mevsim kıştı.”

“Ama, şimdi yapraklar eski hallerine döndü. Geçmişe ait bir şeye bakıyordun. Yeryüzünde gerçekleşen korkunç şeylerin hatırlatıcısı. Genellikle, eğer cesursan, seni göremezler ve hiçbir şey hissetmezler. Bir hortlak, sahibi oradan uzaklaşmış olmasına rağmen havuzun yüzeyinde asılı kalan bir yansıma gibidir. Ne dediğimi anlıyor musun?”

Başımı salladım.

“Güzel, böylece bir şeyi açıklığa kavuşturduk. Zaman zaman ölülerle uğraşacağız, bu yüzden onlara alışsan iyi olur. Her neyse, haydi işe koyulalım. Gidecek çok yolumuz var. Al, bundan sonra bunu sen taşıyacaksın.”

Hayalet bana büyük deri çantasını verip arkasına bile bakmadan tepeye doğru yürümeye başladı. Doruğu aşıp ağaçların arasından geçerek yola doğru inerken onu takip ettim. Yol, yeşilli kahverengili tarlalar arasında güneye doğ­ru kıvrıla kıvrıla ilerliyordu. Uzun, gri, dik bir yamaçtı.

“Çok seyahat ettin mi delikanlı?” dedi Hayalet arkaya doğru seslenerek. “Çok yer gördün mü?”

Ona daha önce babamın çiftliğinden on kilometre dahi uzaklaşmadığımı söyledim. Hayatım boyunca yaptığım en uzak yolculuk kasabanın bakkalına gitmek olmuştu. Hayalet dişlerinin arasından bir şeyler mırıldanıp kafasını salladı; en azından verdiğim cevabın hiç hoşuna gitmediğini anlamıştım.

“Yolculuğun bugün başlıyor,” dedi. “Güneye, Horshawadında bir köye gidiyoruz. Kuş uçuşuyla on kilometre uzaklıkta. Karanlık çökmeden oraya varmak zorundayız.”

Horshaw köyünü duymuştum. Bir vadi köyüydü. Eyaletin en büyük kömür yataklarına ve kendisini çevreleyen madenlere sahipti. Oraya gitmeyi hiç ummuyordum. Hayalet’in orada nasıl bir işi olabileceğini merak etmiştim.

Çok hızlı yürüyordu, adımları uzundu ve sanki hiç yorulmuyordu. Bir elimde küçük bohçam ve ıvır zıvırlarım, diğer elimde de onun, her dakika biraz daha ağırlaşan çantasıyla, ona yetişmeye çalışıyordum. Sonra, sanki bunlar yetmezmiş gibi bir de yağmur başladı.

Öğle vaktinden bir saat kadar önce Hayalet aniden durdu. Arkasını dönüp bana sert bir bakış fırlattı. O dakikaya kadar sadece on adım gerisindeydim. Ayaklarım çok acıyordu, hafiften aksamaya başlamıştım. Yol sertliğini kaybetmiş­ti ve artık çamura dönüşüyordu. Tam ona yetiştiğim sırada ayağım çamura battı ve kaydım, az kalsın düşüyordum.

Sabırsızlanarak bana baktı. “Başın mı döndü delikanlı?” diye sordu.

Başımı salladım. Kolumla bir şeye dayanmak istiyordum, ama çantasını çamura koymak pek iyi bir fikir gibi görünmüyordu.

“Güzel,” dedi Hayalet, belli belirsiz bir gülümsemeyle. Şapkasından süzülen yağmur damlaları sakalına dökülüyordu. “Başı dönen bir adama asla güvenmemelisin. Bunu aklıda tutsan iyi edersin.”

“Başım dönmüyor benim ,” diye karşı çıktım.

“Dönmüyor mu?” diye sordu Hayalet fırça kaşlarını kaldırarak.

“O halde sorun botlarında. Bu iş için pek uygun değiller.”

Babamın ve Jack’in botlarının aynısı olan botlarım, çiftliğin çamuru ve gübresi için elverişli ve dayanıklıydı, fakat onlara alışmak zaman alıyordu. Genellikle ayaklarının yeni bir çift bota alışması için iki hafta boyunca su toplamaları gerekirdi.

Hayalet’in ayaklarına baktım. Botları dayanıklı, kaliteli deriden yapılmıştı ve tabanlarında ekstra kauçuk vardı. Bü­yük olasılıkla bir servete mal olmuşlardı. Ama işi gereği bu  kadar fazla yürüyüş yapan biri için bu servetin her kuruşuna değerdi. Botları yürüyüşüne göre şekil alıyordu ve eminim onları ayağına geçirdiği ilk günden beri çok rahattılar.

“Bu iş için iyi botlar gerekir,” dedi Hayalet. “Gitmemiz gereken yere bizi götürmeleri için ne yaratıklara ne de insanlara ihtiyacımız var. Kendi ayaklarına güvenirsen onlar seni asla yarı yolda bırakmaz. Bu yüzden, sonunda seni işe almaya karar verirsem sana da benimkiler gibi bir çift bot alacağım. O zamana kadar, bunlarla idare etmelisin.”

Öğle vaktinde kısa bir mola verdik ve yağmurdan korunmak için terk edilmiş bir ahıra girdik. Hayalet cebinden katlanmış bir kumaş parçası çıkarıp açtı. Kumaşın içinden büyük, sarı bir peynir kalıbı çıktı.

Bir parçasını koparıp bana verdi. Çok açtım, daha kötü­lerini de görmüştüm, bu yüzden peyniri bir lokmada mideme indirdim. Hayalet sadece küçük bir parça alıp geri kalan peyniri kumaşa tekrar sardı ve cebine soktu.

Yağmurdan korunduğumuz için Hayalet, şapkasını çı­kardı ve böylece onu ilk defa açık ve net bir şekilde görebildim. Bütün yüzünü kaplayan sakalı ve bir celladı andıran gözleri dışında en dikkat çeken yeri çirkin, sivri ve bir gaga gibi kavisli olan burnuydu. Dudakları, kapalıyken bıyıkları ve sakalının ardında neredeyse tamamen kayboluyordu. Sakalları ilk bakışta gri görünüyordu, fakat fark etmemesi için elimden geldiğince normal davranarak yakından baktığımda sakalının, gökkuşağının pek çok rengini barındırdığını gördüm. Kırmızı, siyah, kahverengi ve en belirgin şekilde de gri gölgeler vardı, ama daha sonra anladım ki bütün bu renkler ışığa göre ortaya çıkıyordu.

Babam hep, “Zayıf bir çene, zayıf bir karakterdir,” derdi, ayrıca bazı insanların bu gerçeği gizlemek için sakal bıraktıklarını düşünürdü. Oysa Hayalet’e baktığınızda, uzun bir sakal bırakmış olmasına rağmen geniş bir çenesi ve ağzını açtığında peynir gevelemekten çok kırmızı et kemirmeye uygun sarı, keskin dişleri olduğunu görürdünüz.

Onu bir kurda benzettiğimi fark edince birden tüylerim diken diken oldu. Mesele sadece görünüşü değildi; bir çeşit yırtıcıydı, çünkü karanlıkta avlanıyordu ve sadece peynirle beslendiği için sürekli aç ve acımasızdı. Çıraklığımı tamamlarsam, sonunda ben de tıpkı onun gibi olabilirdim.

“Hâlâ aç mısın delikanlı?” diye sordu. Başımın döndüğü­nü hissedene kadar yeşil gözlerini benimkilere dikip baktı. İliklerime kadar ıslanmıştım ve ayaklarım acıyordu, ama bunlar kızgınlığımın yanında hafif kalıyordu. Bu yüzden, belki biraz daha peynir teklif eder diye başımı salladım, ama o sadece başını sallayıp kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Sonra, bana yine ters ters baktı.

“Açlık alışman gereken bir duygu olacak,” dedi. “Çalı­şırken pek yemek yemeyiz ve eğer çok zorlu bir işle karşı­laşırsak, o iş bitene kadar hiçbir şey yemeyiz. Bizi karanlığa karşı daha dayanıklı kıldığı için oruç tutmak çok güvenlidir, bizi daha güçlü kılar. Bu yüzden sen de şimdiden alış­maya başlasan iyi edersin, çünkü Horshaw’a vardığımızda seni küçük bir sınava tabi tutacağım. Ve bunu yalnız yapacaksın. Böylece, özel yeteneklerle donatılmış olup olmadı­ğını göreceğim.”

Kilise çanlarının sesi uzaktan duyulmaya başladığında Horshaw kasabasına varmıştık. Saat yedi olmuş, hava kararmaya başlamıştı. Sert bir yağmur yüzümüzü yalıyordu, fakat yine de bu köyde yaşamayı asla istemeyeceğime, hatta kısa bir ziyaret için bile olsa buraya uğramayı tercih etmeyeceğime kanaat getirmem için yeterince ışık vardı.

 devamı…

Yazar: Joseph Delaney

Türkçeleştiren: Ceren Aral

Hayaletin Çırağı I. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı II. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı III. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı V. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IX. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı X. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

 

 

 

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 9 Ortalaması: 3.6]

One thought to “Hayaletin Çırağı (II. Bölüm Yolda)”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir