Skip to main content

Hayaletin Çırağı XII. Bölüm

Hayaletin Çırağı XII. Bölüm

Çaresiz Ve Sarhoş

Yokuştan aşağı doğru inip çiftliğe yaklaştığımızda, yumuşak bir meltem yüzümüzü yalıyordu. Arkamızda, uzaklardan bir yerden bir köpek iki defa havladı, fakat önümüzde, tepenin aşağısında her şey son derece dingin ve sessizdi.

Saat öğle vaktini epey geçmişti. Babamla Jack ’in şu anda tarlada olabileceğini tahmin edebiliyordum. Bu, annemle yalnız konuşmam için iyi bir fırsat olabilirdi. Alice’i beraberimde eve götürmemi söylemesi Hayalet’e göre kolaydı, fakat bu seyahat düşünmem için bana vakit vermişti ve annemin bu durumu nasıl karşılayacağını bilmiyordum. Alice gibi birini evde görmek hoşuna gitmez gibi geliyordu, özellikle de yaptıklarını anlatınca… Jack’e gelince, tepkisinin ne olacağı konusunda bir fikrim vardı. Son görüşmemizde, Ellie’nin Jack’in yeni işime gösterdiği tepki konusunda söylediklerine bakılırsa, evin içinde görmek isteyeceği son şey, bir cadının yeğeni olurdu.

Bahçeden geçerken ahırı işaret ettim. “Sen orada kalsan iyi olur,” dedim. “Ben içeri girip durumu açıklayacağım.”Bunu söyler söylemez çiftlik evinden aç bir bebek ağlaması duyuldu. Alice’le göz göze geldik, başını öne eğdi, son kez bir bebek ağladığı sıradaki karşılaşmamızı anımsadım.

Alice hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp ahıra girdi, beklediğim kadar sessizdi. Bütün olan bitenden sonra seyahatimiz sırasında konuşacak çok şeyimiz olduğunu düşünmüşsünüzdür, fakat aksine, neredeyse hiç konuşmadık.

Sanırım Hayalet’in çenesinden tutup ağzını koklamasına üzülmüştü. Belki de bu ona geçmişte yaptığı şeyleri hatırlatmıştır.Her ne olduysa, yolculuğun uzun bir bölümünde derin düşüncelere dalmıştı ve çok üzgündü. Sanırım konuşması için daha çok uğraşabilirdim, ama o kadar yorgun ve bitkindim ki bu artık bir alışkanlığa dö­nüşene kadar sessizce yürüdük. Bu bir hataydı: Alice’i daha iyi tanımak için çaba sarf etmeliydim. Böylece sonra başı­ma gelecek olanlardan paçamı sıyırmış olurdum.

Ben arka kapıyı iterek açınca bebek ağlaması kesildi ve bir ses daha duydum: Annemin sallanan sandalyesinin rahatlatıcı tıkırtısını.

Sandalye pencerenin yanındaydı, perdeler tam olarak kapalı olmadığından annemin yüzünü ve perdelerin dar aralığından dışarı baktığını gördüm. Bahçeye girişimizi ve benim yanma gelişimi görmüştü. Sandalyesini daha hızlı ve sert bir şekilde sallamaya başladı. Gözünü hiç kırpmadan bana bakıyordu. Yüzünün bir yanı karanlıkta kalıyordu, diğer yanı masanın ortasında duran büyük şamdanın içinde yanan mumun titrek ışığıyla aydınlanmıştı.

“Yanında bir misafir getirdiğinde onu eve davet etmek nazik bir davranış olur,” dedi. Sesinde hem şaşkınlık hemde öfke vardı. “Sana bundan daha iyi terbiye verdiğimi sanıyordum.”

“Bay Gregory onu buraya getirmemi söyledi,” dedim.“Adı Alice, ama kötü bir çevresi vardı. Bay Gregory onunla konuşmanı istiyor, ama ben sana öncelikle neler olduğunu anlatmamın en iyisi olduğunu düşündüm, belki de onu içeri davet etmek istemezsin.”

Sonra bir sandalye çekip anneme olan biten her şeyi anlattım. Bitirdiğimde uzun uzun iç geçirdi, sonra yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi.

“İyi iş başarmışsın oğlum,” dedi. “Çok gençsin ve işinde yenisin. Bu yüzden hataların affedilebilir. Git ve o zavallı kızı buraya getir. Sonra konuşmamız için bizi yalnız bırak. Belki yukarı çıkıp yeni yeğenine merhaba demek istersin. Ellie seni gördüğüne çok sevinecektir.”

Alice’i içeri aldım, onu annemle baş başa bırakıp yukarı çıktım.

Ellie en büyük yatak odasındaydı. Burası eskiden annemle babamın odasıydı, fakat iki yatak ve bir beşik daha alabildiği için burayı onlara vermişlerdi. Bu, aile büyüdü­ğünde çok işe yarayacaktı.

Yarıya kadar açık olan kapıya hafifçe vurdum, fakat odanın içine ancak Ellie içeri girmem için beni çağırınca baktım. İki kişilik büyük yatağın kenarına oturmuş, bebek emziriyordu. Ellie’nin pembe şalı bebeğin kafasını örtüyordu. Beni görür görmez yüzünde behren kocaman gülümseme kendimi iyi hissetmemi sağladı, fakat çok yorgun görünü­yordu. Saçları darmadağın ve yağlıydı. Hemen gözlerimi çevirmiş olsam da Ellie çok akıllıydı. Beni ona bakarken gördüğünü ve aklımdan geçenleri anladığını biliyordum, çünkü hemen saçlarını düzeltti.

“Ah, üzgünüm Tom !” dedi. “Berbat görünüyor olmalı­yım. Bütün gece ayaktaydım. Sadece bir saat uyuyabildim. Bu kadar aç bir bebeğin varsa ancak o kadar uyuyabiliyorsun. Çok fazla ağlıyor, özellikle de geceleri.”

“Kaç günlük?” diye sordum.

“Bu gece altı günlük olacak. Geçen cumartesi gece yarı­sından biraz sonra doğdu.”

Bu Malkin Ana’yı öldürdüğüm geceydi. Bir an olanları hatırlayınca omurgamdan aşağı inen bir ürperti hissettim.

“İşte, şimdi karnı doydu,” dedi Ellie gülümseyerek.

“Onu tutmak ister misin?”

Bu yapmak istediğim son şeydi. O kadar minik ve narindi ki çok sıkı tutmaktan ya da yere düşürmekten korkuyordum. Ayrıca kafasının yumuşaklığı hoşuma gitmemişti. Fakat yine de hayır demek çok zordu, Ellie kırılabilirdi. Neyse ki bebeği uzun süre kucağımda tutmak zorunda kalmadım,
çünkü onu kollarımın arasına alır almaz minik yüzü kırmı­zıya döndü ve ağlamaya başladı. “Bunun benden hoşlandığını sanmıyorum,” dedim Ellie’ye.

“Bu değil, o bir kız,” diyerek azarladı beni, yüzünü buruşturarak.“Merak etme seninle ilgili değil Tom,” dedi gü­lümseyerek. “Sanırım sadece hâlâ karnı aç.”Bebek, Ellie onu alır almaz sustu, ben de daha fazla kalmadım.

Sonra aşağı inerken, mutfaktan hiç beklemediğimbir ses duydum.

Bu bir kahkaha sesiydi, iyi anlaşan iki insanın içten gelen, yüksek sesli kahkahaları… Kapıyı açıp içeri girdiğim anda, annem yüksek sesli kahkahasını birkaç saniye daha devam ettirdi ve sustuğunda bile yüzünde hâlâ güzel bir gülümseme vardı. Aralarında şakalaşıyorlardı, çok komik bir şaka olmalıydı, fakat ben sormak istemedim. Onlar da anlatmadı. Aralarındaki bakışma, bunun özel bir şey olduğunu söylüyordu.

Babam bir keresinde bana, kadınların, erkeklerin bilmediği şeyler bildiğini söylemişti. Bazen gözlerinde bir bakış belirdiğini, fakat bu bakışı gördüğünde onlara asla ne olduğunu sormamam gerektiğini… Eğer sorarsan sana hiç duymak istemeyeceğin bir şey söyleyebilirlerdi. Neye gülüyorlarsa, bu şey onları yakınlaştırmıştı; o andan sonra birbirlerini yıllardır tanıyorlarmış gibiydiler. Hayalet haklıydı. Alice’le ilgilenecek biri varsa bu, annemdi.

Fakat bir şey fark etmiştim. Annem, Alice’e babamla ikisinin yatak odasının karşısındaki odayı vermişti. Bu iki oda, ilk merdivenlerin başındaki odalardı. Annemin kulakları çok keskindi ve bu demek oluyordu ki Alice uykusunda dönecek bile olsa annem duyacaktı. Yani bütün kahkahalara rağmen, annem Alice’e karşı hâlâ temkinli davranıyordu.

Jack tarladan döndüğünde, bana tehditkâr bakışlar fırlatıp kendi kendine mırıldandı. Bir şeye kızmış gibi görünüyordu.Fakat babam beni gördüğüne sevinmişti ve ilginç bir şekilde benimle tokalaştı. Evden gitmiş olan ağabeylerimi karşılarken hep el sıkışırdı, ama bu benim için bir ilkti. Bir yandan kendimi üzgün hissederken bir yandan da gurur duydum. Bana, artık adam olmuşum ve bu dünyada kendi yolumu çizmişim gibi davranıyordu.

Jack, beni çağırmak için geri geldiğinde yaklaşık beş dakikadır evde değildi. “Dışarı,” dedi, kimsenin duymaması için alçak sesle konuşarak. “Seninle konuşmak istiyorum.”

Bahçeye çıktık, ahırın yanına doğru yürüyüp domuz yalaklarının yanına yaklaştık, burada evden bizi göremezlerdi.

“Birlikte getirdiğin kız da kim ?”

“Adı Alice. Yardıma ihtiyacı olan biri,” dedim. “Hayalet, annemle konuşması için onu eve getirmemi istedi.”

“Yardıma ihtiyacı var da ne demek?”

“Kötü insanlarla arkadaşlık ediyordu, o kadar…”

“Nasıl kötü arkadaşlar?”

Söyleyeceklerimin hoşuna gitmeyeceğini biliyordum, ama başka şansım yoktu. Ona söylemek zorundaydım. Yoksa anneme sorardı.

“Teyzesi bir cadı, ama meraklanma. Hayalet her şeyi halletti ve sadece birkaç gün için burada kalacağız.”

Jack patlamıştı. Onu hiç bu kadar sinirli görmemiştim.

“Hiç mi aklın yok !” diye bağırdı. “Bebeği hiç düşünmedinmi? Bu evde masum bir çocuk yaşıyor ve sen böyle biraileden birini getiriyorsun! İnanamıyorum sana!”

Yumruğunu kaldırdı, bana vuracağını sandım. Fakat onun yerine, ahırın duvarına vurdu, çıkan ani gümbürtü domuzları korkudan çılgına çevirdi.

“Annem bir sorun olmadığını düşünüyor,” diye karşı çıktım.

“Tabi, annem öyle der,” dedi Jack. Sesi alçalmıştı, ama hâlâ öfkeliydi. “En sevdiği oğlunun dediklerini nasıl reddedebilirki? Ve senin de bildiğin gibi çok yufka yürekli. Bu yüzden onu suistimal etmemelisin. Bak, herhangi bir şey olursa hesap vereceğin kişi benim. O kızı hiç gözüm tutmadı. Çok sinsi görünüyor. Gözüm üzerinde olacak. Çizgiyi bir adım aştığı anda kendinizi kapıda bulursunuz. Ayrıca buradayken kendi işini kendin göreceksin. O ev işlerinde anneme yardım edebilir, sen de çiftlik işlerine bakarsın.”

Jack arkasına dönüp uzaklaşmaya başladı, ama söyleyecekleri henüz bitmemişti: “Daha önemli işlerle ilgilenirken,”dedi dalga geçerek, “babamın ne kadar yorgun göründüğünü fark etmemiş olabilirsin. Artık işler ona çok zor geliyor.”

“Tabi, yardım edeceğim,” diye bağırdım ardından, “Alicede yardım edecek.”

Akşam yemeğinde annem dışında herkes çok sessizdi. Sanırım masada bir yabancı olduğu için böyleydi. Jack’in davranışları onu tamamen ele vermese de Alice’e ve bana öfkeyle bakıyordu. Annemse, bütün masayı aydınlatacak kadar neşeli ve canlıydı.

Ellie, evi başımıza yıkacakmışçasına ağlayan bebeği emzirmek için iki kez masadan ayrılmak zorunda kalmıştı. İkinci kez çıktığında bebeği aşağı indirdi.

“Hiç bu kadar ağlayan bir bebek görmemiştim,” dedi annem gülümseyerek. “En azından güçlü ve sağlıklı ciğerleri olacak.”

Yüzü kıpkırmızıydı ve yine buruşmuştu. Bunu Ellie’ye asla söyleyemezdim, fakat bu gördüğüm en güzel bebek değildi. Yüzü sinirli yaşlı bir kadın yüzüne benziyordu. Bir anda çığlık çığlığa ağlamaya başlamış, sonra yine bir anda sessizleşmişti. Gözleri açıktı ve masanın ortasına, Alice’in yakınında oturduğu büyük şamdanın olduğu yöne bakıyordu. İlk başta bu konuyu hiç düşünmedim. Sadece Ellie’nin bebeğinin mum ışığına hayran kaldığını düşündüm. Sonra, Alice anneme masayı toplaması için yardım etmeye başladı ve Alice önünden her geçtiğinde bebek mavi gözleriyle onu takip ediyordu. O anda mutfağın sıcaklığına rağmen bir ürperti hissettim.

Sonra eski yatak odama çıktım, pencere kenarındaki sallanan sandalyeme oturup dışarıyı izledim, sanki evden hiç ayrılmamış gibiydim.

Kuzeye, Cellat Tepesi’ne doğru bakarken bebeğin Alice’le ne kadar çok ilgilendiğini düşündüm. Ellie’nin bana daha önce söylediklerini hatırlayınca tekrar ürperdim. Bebeği dolunay gecesi, gece yarısından biraz sonra doğmuştu. Sadece bir tesadüf olamayacak kadar birbirine yakın zamanlardı. Malkin Ana bebeğin doğduğu sırada ırmaktan sürüklenmiş olmalıydı. Hayalet onun geri geleceği konusunda beni uyarmıştı. Ya sandığımdan daha erken bir zamanda geldiyse? Hayalet onun şeytani olmasını bekliyordu. Ama ya yanılı­yorsa? Ya kemiklerinden kurtulmuş ve ruhu doğduğu anda Ellie’nin bebeğine sahip olmuşsa?

Gece boyu gözümü bile kırpmadım. Korkularımdan bahsedebileceğim sadece bir kişi vardı ve o kişi annemdi. Zor tarafı, yalnız kalmaya çalışıyormuş gibi görünüp dikkat çekmeden, annemle yalnız kalmayı başarmaktı.

Annem yemek pişiriyor ve onu bütün gün meşgul tutan diğer ıvır zıvır işleri yapıyordu genellikle. Jack bana evin hemen yanında, ahırın ön kısmım onarma işini verdiği için mutfağa girip onunla konuşmam sorun olmazdı.

Sorun Alice’ti; annem onu bütün gün yanında tutuyor, sürekli çalıştırıyordu. Alnından kaşlarına dökülen terleri görebiliyordunuz, fakat buna rağmen Alice bir kez bile şikâyet etmedi.

Ancak akşam yemeğinden sonra, annem ve Alice bulaşıkları yıkamayı ve kurutmayı bitirdikten sonra bir şans bulabilirdim. O sabah babam, Topley’deki büyük ilk bahar çarşısına gitmişti. Oraya gidince bir yandan işini yaparken bir yandan da birkaç eski arkadaşıyla görüşme fırsatı buluyordu. Bu yüzden iki ya da üç gün daha eve gelmeyecekti. Gerçekten yorgun görünüyordu, oraya gitmek çiftlik işlerinden biraz uzaklaşmasını sağlayabilirdi. Annem biraz dinlenmesi için Alice’i odasına gönderdi, Jack ön odada bebeğin gazını çıkarıyordu ve Ellie de bebek tekrar uyanıp meme istemeden önce yarım saat uyumak için yukarı çıkmıştı. Ben de hiç vakit kaybetmeden anneme beni endişelendiren şeyleri anlattım. Sandalyesini durmadan sallıyordu ve tekrar durana kadar ilk sözcüğü ağzımdan çıkarmakta epey zorlandım. Ona bebek hakkındaki korku ve şüphelerimi anlatırken beni dikkatle dinledi. Fakat ifadesi o kadar sabit ve sakindi ki ne düşündüğü hakkında hiçbir fikrim yoktu. Son sözümü söylediğim anda ayağa kalktı.

“Burada bekle,” dedi. “Bu işi bir kerede çözmeliyiz.” Mutfaktan çıkıp üst kata çıktı. Kucağında Ellie’nin şalına sardığı bebekle geri döndü ve kapıya doğru yürürken,

“Mumu getir,” dedi.

Bahçeye çıktık. Annem nereye gittiğini ve ne yapacağını kesin olarak biliyor gibi hızla yürüyordu. En kurak yaz aylarında bile ineklerimize yetecek suyu alacak kadar derin ve geniş olan gübreliğin öbür tarafına kadar yürüdü.

“Mumu yukarıda tut ki her şeyi görebilelim,” dedi annem.

“Hiç kuşkumuz kalmasın istiyorum.”

Sonra, kollarını kaldırıp bebeği karanlık, dingin suya doğru tuttu. “Yüzerse içinde cadı vardır,” dedi. “Batarsa masumdur. Tamam, bakalım …”

“Hayır!” diye bağırdım. Ağzım kendiliğinden açılıvermişti, sözcükler düşüncelerimden daha hızlı hareket ediyordu. “Bunu yapma, lütfen. Bu Ellie’nin bebeği.”

Bir an annemin her halükârda bebeği bırakacağını dü­şünmüştüm, sonra gülümseyip bebeği tekrar kollarına aldı ve alnını öptü.

“Tabi ki Ellie’nin bebeği evlat. Bunu sadece bakarak bile söyleyebilirsin. Her neyse, ‘yüzme’ aptallar tarafından uygulanan bir testtir ve hiçbir şekilde işe yaramaz. Genellikle zavallı kadınları ellerinden ayaklarına kadar bağlar, derin ve dingin suya atarlar. Fakat yüzmesi ya da batması sadece şansa ve vücut yapısına kalmıştır. Bunun cadılıkla hiçbir ilgisi yoktur.”

“Ya bebeğin Alice’e bakışları?” diye sordum.

Annem gülümseyip başını salladı. “Yeni doğan bebekler bakışlarını sabitleyemez,” diye açıkladı. “İlgisini çeken şey muhtemelen mumun ışığıydı. Unutma, Alice muma yakın oturuyordu. Sonra, Alice her geçişinde bebeğin gözleri değişen ışığa kaymış olmalı. Önemli bir şey değil. Meraklanacak  bir şey yok.”

“Ama ya Ellie’nin bebeğine sahip olduysa?” diye sordum.“Ya içinde bizim göremediğimiz bir şey varsa?”

“Bak evlat, bu dünyaya hem iyi hem de şeytani şeyler doğurttum ve şeytanı gözünden anlarım. Bu iyi bir çocuk ve meraklanacak hiçbir şey yok içinde. Hiçbir şey.”

“Yine de Ellie’nin bebeğinin Malkin Ana’nın öldüğü sı­rada doğmuş olması garip değil mi?”

“Pek değil,” diye yanıtladı annem, “işler böyle yürür. Bazen, kötü bir şey bu dünyayı terk ettiğinde yerine iyi bir şey gelir. Daha önce de bunun olduğunu gördüm.”

Tabi ki, annemin bebeği bırakma gibi bir düşüncesi olmadığını, sadece aklımı başıma getirmeye çalıştığını anlamıştım; fakat bahçeden geçerken bunu yaptığını düşününce bile dizlerim titredi. Tam mutfak kapısına vardığımızda aklıma bir şey geldi.

“Bay Gregory bana sahip olma konusunda bir kitap verdi,”dedim. “Kitabı dikkatlice okumamı söyledi, ama kitap Latince ve şimdiye kadar sadece üç ders alabildim.”

“Çok sevdiğim bir dil değil,” dedi annem kapıyı açmaktan vazgeçerek. “Ne yapabiliriz bir bakayım, ama ben geri dönene kadar bu iş bekleyecek. Bu gece çağrılmayı bekliyorum. Bu arada, neden Alice’e sormuyorsun. Yardım edebilir.”

Annem çağrılması konusunda haklı çıkmıştı. Gece yarı­sından hemen sonra bir at arabasıyla onu almaya geldiler. Bütün atlar çok yorulmuştu. Anlaşıldığı kadarıyla bir çiftçinin karısı gerçekten çok sancı çekiyordu ve doğum başlamasına rağmen bir günden fazla süredir yoldaydı, ayrıca yol çok uzundu. Güneye doğru elli kilometre uzaktaydı. Bu da annemin birkaç gün ya da daha fazla, evden uzakta olacağı anlamına geliyordu.

Alice’ten Latince konusunda yardım almak istemiyordum. Hayalet’in bunu onaylamayacağını biliyordum. Sonuçta bu, onun kitabıydı ve Alice’in bu kitaba dokunması­nı bile istemezdi. Yine de başka seçeneğim var mıydı? Eve geldiğimden beri sürekli olarak Malkin Ana’yı düşünüyor, onu bir türlü aklımdan çıkaramıyordum. Bu sadece içgü­düsel bir şeydi, sadece bir histi, ama bir şekilde onun dı­şarıda, karanlıkta bir yerlerde olduğunu ve her geçen gece daha da yaklaştığını hissediyordum.

Böylece bir sonraki gece, Jack ve Ellie yattıktan sonra, Alice’in kapısını hafifçe vurdum. Ona gün içinde böyle bir şey soramazdım, çünkü sürekli meşguldü ve Jack ya da Ellie duyarsa bu konudan hiç hoşlanmazlardı. Özellikle de Jack, Hayalet’in işine bu kadar tepkiliyken.

Kapıyı açması için iki kez tıklatmak zorunda kaldım. Çoktan yatağa yatmış ve uyumuş olduğundan korkmuş­tum, fakat hâlâ kıyafetlerini değiştirmemişti. Gözlerimi sivri burunlu ayakkabılarından alamıyordum. Şifoniyerin üstünde, aynanın yakınında birkaç mum vardı. Mumlar yeni söndürülmüştü; dumanları hâlâ tütüyordu.

“İçeri girebilir miyim ?” dedim yüzünü görebilmek içinelimdeki mumu yukarıda tutarak. “Sana sormam gerekenbir şey var.”

Alice başını sallayıp beni içeri davet etti ve kapıyı kapattı.

“Okumam gereken bir kitap var, ama Latince yazılmış. Annem senin yardımcı olabileceğini söyledi.”

“Nerede?” diye sordu Alice.

“Cebimde. Küçük bir kitap. Latince bilen biri için okuması uzun sürmez.”

Alice derin derin iç çekti. “Zaten yeterince meşgulüm,”diye şikâyet etti. “Neyle ilgili?”

“Sahip olma… Bay Gregory, Malkin Ana’nm benim için geri dönebileceğini düşünüyor ve bunun için sahip olma yolunu kullanacağını…”

“Bir bakalım o zaman,” diyerek kitabı almak için elini uzattı. Elimdeki mumu onun mumunun yanına koydum, sonra cebimden küçük kitabı çıkardım. Hiçbir şey söylemeden sayfaları şöyle bir geçti.

“Okuyabiliyor musun?” diye sorum.

“Neden okuyamayayım, görmüyor musun? Lizzie bana öğretti ve o, Latinceyi tersten bile okur.”

“Peki yardım edecek misin?”

Cevap vermedi. Cevap vermek yerine kitabı yüzüne iyice yaklaştırıp gürültülü bir şekilde kokladı. “Bunun işe yarayacağından emin misin?” diye sordu. “Rahip tarafından yazılmış bu, genelde onlar pek bir şey bilmez.”

“Bay Gregory bu kitabın kusursuz bir çalışma olduğunu  söylüyor,” dedim. “Yani şimdiye kadar bu konuda yazılmış en iyi kitap.”

Sonra başını kitaptan kaldırdı, gözlerinden öfke fışkırı­yordu. “Kusursuz ne demek biliyorum,” dedi. “Aptal olduğumu falan mı sanıyorsun? Sen daha yeni başladın, ama ben senelerdir çalışıyorum. Lizzie’nin bir sürü kitabı var, ama şimdi hepsi yandı. Hepsi alevlerin arasında kayboldu.”

Üzgün olduğumu mırıldandım, o da bana gülümsedi.

“Sorun,” dedi ses tonunu birden yumuşatarak, “bunu okumak zaman alacak ve şimdi başlamak için çok yorgunum.Yarın annen hâlâ eve dönmemiş olacak ve ben de her zamanki gibi meşgul olacağım. Yengen yardım edeceğine söz verdi, ama çoğunlukla vaktini bebekle geçirecek, yemek yapmak ve evi temizlemek neredeyse bütün günümü alır. Ama sen yardım edersen…”

Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Jack’e yardım ediyor olacaktım. Bu yüzden fazla boş vaktim olmayacaktı. Erkekler asla yemek yapıp evi temizlemezdi ve bu, sadece bizim çiftliğimizde böyle değildi. Bütün eyalette böyleydi. Erkekler dışarıda, çiftlikte çalışır ve eve geri geldiklerinde kadınlar, onlar için sıcak yemek yapmış olurdu. Ev işlerinde anneme yardım ettiğimiz tek gün yılbaşı günüydü. Annemi mutlu etmek için o gün bulaşıkları biz yıkardık.

Alice aklımı okuyabiliyor gibiydi, çünkü yüzündeki gü­lümseme giderek büyüdü. “Bu çok zor olmaz, değil mi?”diye sordu. “Kadınlar tavukları yemleyip hasat zamanı yardım ederler, o halde erkekler neden kadınlara yardım etmesin? Bulaşıkları yıkamama yardım et, yeter. Ayrıca yemek yapılmadan önce tepsilerin iyice yıkanması gerekiyor.”

İstediklerini kabul ettim. Başka ne yapabilirdim ki? Tekistediğim Jack ’in bunları yaparken beni yakalamamasıydı. İçinde bulunduğum durumu asla anlayamazdı.

Her zamankinden erken kalkıp Jack inmeden önce tepsileri yıkamayı başarmıştım. Sonra, her zamankinden farklı olarak bu kez kahvaltıyı ağır ağır yaptım, bu yüzden Jack şüphelenen gözlerle bana baktı. O tarlaya gidince olabildiğince hızlı bir şekilde bulaşıkları yıkayıp kurumaları için bıraktım. Neler olacağını tahmin etmem gerekiyordu, çünkü Jack hiçbir zaman o kadar sabırlı olmamıştı.

Küfrederek, lanet okuyarak girdiği bahçeden eve doğru yürürken beni camdan gördü. Yüzü gördüklerine inanamayarak buruştu. Sonra bahçeye tükürüp arkaya dolandı ve mutfak kapısını açtı.

“Hazır olduğun zaman,” dedi dalga geçerek, “yapılması gereken erkek işleri de var. İşe çitleri kontrol edip tamir ederek başlayabilirsin. Burun, yarın geliyor. Beş hayvan keseceğiz, bütün vaktimizi kaçmış hayvanları yakalamaya çalışarak geçiremeyiz.”

Burun, domuz kasabımıza verdiğimiz takma isimdi ve Jack söylediklerinde haklıydı. Burun işe giriştiğinde domuzlar paniğe kapılabiliyorlardı ve çitlerde bir zayıflık olduğunda o zayıf noktayı kesinlikle buluyorlardı.

Jack uzaklaşmak için arkasını döndü, fakat sonra birdenbire bağırarak lanet okudu. Neler olduğunu görmek için kapıya koştum. Yanlışlıkla koca bir kurbağanın üzerine basıp ezmişti. Bir kurbağayı ezmek uğursuzluk getirirdi ve bir de bunun için tekrar küfretti. Kaşları o kadar çok çatılmıştı ki neredeyse ortada birleşeceklerdi. Ölü kurbağayı derenin içine attı, başını sallayarak yürüyüp gitti. Onun eyin böyle sinirlendirdiğini bilmiyordum. Jack hiç bu kadar kötü davranmazdı.

Arkada kalıp bütün tabakları tek tek kuruladım; beni yakalamış olsa bile bu işi bitirmek zorundaydım. Ayrıca, domuzlar çok iğrenç kokuyordu, o yüzden Jack ’in verdiği işi yapmak için can atmıyordum.

“Kitabı unutma,” diye hatırlattı Alice, dışarı çıkmak içinkapıyı açarken, sonra bana dönüp tuhaf tuhaf güldü.

O gece geç vakte, Jack ve Ellie odalarına çekilene kadar,bir daha Alice’le baş başa kalıp konuşma fırsatı bulamadım.Tekrar odasına çıkmam gerekiyordu, ama tersine Alice eline kitabı alıp mutfağa indi ve annemin, ateşin parıltısına yakın duran, sallanan sandalyesine oturdu.

“Tepsileri güzel yıkadın. Burada neler olduğunu görünce umutsuzluğa kapılacaksın,” dedi kitaba vurarak.

“Geri dönecekse buna hazır olmak isterim. Neler yapabilirim bir bakmam lazım. Hayalet, muhtemelen şeytani olacağını söylemişti. Bu konuda bir şey biliyor musun?”

Alice’in gözleri açıldı, kafasını salladı.

“Bu yüzden hazır olmam gerekiyor. Kitapta bana yardım edecek bir şey varsa, bilmem gerekiyor.”

“Bu rahip diğerlerine benzemiyor,” dedi Alice, kitabı bana uzatarak. “Genellikle neden bahsettiğini biliyor. Lizzie bu kitabı gece yarısı keklerinden bile daha çok sever.”

Kitabı pantolonumun cebine sokup ateşin sol tarafında kalan maşayı aldım. Sonra Alice’i sorgulamaya başladım. İlk başta bu iş gerçekten zor oldu. Pek gönüllü değildi, fakat sonra ağzından almayı başardığım bilgiler kendimi daha kötü hissetmeme neden oldu.

Kitabın tuhaf başlığıyla başlayayım: Lanetli, Sarhoş ve Çılgın. Bu ne anlama geliyordu? Bir kitaba neden böyle bir isim verilirdi ki?

“İlk sözcük sadece rahip zırvası,” dedi Alice, dudağının kenarını kıvırıp bu sözcüğü onaylamadığını göstererek. “Bu sözcüğü, bazı şeyleri farklı bir şekilde yapan insanlar için kullanırlar. Annen gibi, dua etmek için kiliseye gitmeyen insanlar için. Onlara benzemeyen insanlar için. Solak insanlar için.”

“İkinci sözcük daha kullanışlı,” diye devam etti Alice.“Yeni ele geçirilmiş bir bedenin dengesi iyi değildir. Sü­rekli düşer. Ele geçiren kişi bedene iyice uyum sağlayıprahat edene kadar çok zaman gerekir. Yeni bir çift ayakkabıgiymek gibi bir şey. Ayrıca kötü davranmasına nedenolur. Sakin ve uysal bir insan bir anda patlayabilir. Yani buşekilde de bakabiliriz.”

“Üçüncü sözcüğe gelince, bu daha kolay. Bir zamanlar sağlıklı bir insan bedenine sahip olan bir cadı, başka bir sağlıklı bedene sahip olmak için çaresizlikten çılgına dö­ner. Sonra, bir kez bunu başarınca, bu bedene tutunmak için çılgınca savaşır. Savaşmadan o bedeni asla bırakmaz. Her şeyi yapabilir. Her şeyi… Bu yüzden ele geçirilen bedenler tehlikelidir.”

“Buraya gelseydi, kim olabilirdi?” diye sordum. “Şeytani olsaydı, kimi ele geçirmeye çalışırdı? O kişi ben olabilir miyim? Beni bu şekilde incitmeye çalışır mıydı?”

“Gelseydi yapabilirdi,” dedi Alice. “Ama kolay değil, senin ne olduğuna ve yeteneklerine bakılınca hiç kolay değil. Beni de kullanmak ister, ama ben şans vermeyeceğim. Hayır, en zayıf olana gidecektir. En kolay olanına.”

“Ellie’nin bebeği?..”

“Hayır, bu işine yaramaz. Bebek büyüyene kadar beklemek zorunda kalır. Malkin Ana hiç bir zaman o kadar sabırlı olmadı, ayrıca Yaşlı Gregory’nin çukurunda tutsak kalmak onu daha da sabırsız bir hale getirmiş olmalı. Eğer canını yakmak için geldiği kişi sensen, kendine öncelikle güçlü ve sağlıklı bir beden bulur.”

“O halde Ellie? Ellie’yi seçecek!”

“Hiç mi anlamıyorsun?” dedi Alice inanamayarak. “Ellie güçlü. Onu ele geçirmek zor olur. Hayır, erkekleri ele geçirmek çok daha kolay olur. Özellikle de kalbi her zaman beyninden üstün çıkan bir erkek… Hiç düşünmeden, bir anda sinirlenebilecek bir erkek…”

“Jack ?”

“Kesinlikle bu Jack olacaktır. Büyük, güçlü Jack ’in peşinde olması nasıl olurdu bir düşünsene. Ama kitap bir konuda haklı. Yeni ele geçirilmiş bir bedenle başa çıkmak çok daha kolaydır. Çılgına dönmüş olabilir, ama aynı zamanda sarhoştur da.”

Defterimi çıkarıp önemli görünen her şeyi not aldım. Alice, Hayalet kadar hızlı konuşmuyordu, ama bir süre sonra hızlanmaya başladı ve bileğim yine ağrımaya başlamıştı. Konu gerçekten önemli bir noktaya -ele geçirilen kişiyle nasıl başa çıkılacağına- gelince asıl ruhun, bedenin içinde hapsolmuş olduğuna dair birçok ipucu vardı. Yani bedeni incitirsen, masum olan ruhu da incitmiş olurdun. Bu yüzden, ele geçirenden kurtulmak için bedeni öldürmek kötü bir cinayet olurdu.

Aslında kitabın bu bölümü biraz umut kırıcıydı. Yapı­labilecek pek bir şey yoktu. Kitabın yazarı olan rahip, ele geçireni dışarı atmak ve bedeni kurtarmak için, mum ve kutsal su kullanarak yapılacak bir şeytan çıkarma ayininin, en iyi yöntem olduğunu düşünüyordu. Ancak, yinede bunu her rahibin yapamayacağını, sadece bir kaçının iyi yapacağını da itiraf ediyordu. Bana öyle geliyordu ki bu ayini yapan rahipler muhtemelen yedinci oğulların yedinci oğullarıydı ve asıl gerekli olan da buydu.

Bütün bunlardan sonra Alice kendini yorgun hissettiğini söyleyip yatağına çıktı. Benim de çok uykum gelmiş­ti. Çiftlik işlerinin ne kadar zor olduğunu unutmuştum. Baştan aşağı her yanım ağrıyordu. Odama çıkınca, hemen uykuya dalmak için sabırsızlanarak yatağıma girdim. Fakat bahçedeki köpekler havlamaya başladı.

Onları bir şeyin huzursuz ettiğini düşünerek camı açıp Cellat Tepesi’ne doğru baktım, kafamı toparlamak ve kendime gelmek için gecenin havasını derin derin içime çektim. Köpekler yavaş yavaş sakinleşip sessizleşti.

Tam camı kapatmak üzereyken ay bulutların ardından çıktı. Ay ışığı işlerin gerçek yüzünü gösterirdi; tıpkı iri gölgemin, Kemikli Lizzie’ye benimle ilgili tuhaf bir şeyler düşündürdüğü gibi. Tam bir dolunay değildi, hilal olmaya başlamış, küçülmeye başlamış bir aydı, ama yine de bana yeni bir şey gösterdi, onun ışığı olmadan göremeyeceğim bir şeyi… Ayın ışığıyla, Cellat Tepesinde sallanan gümüşi bir iz görmüştüm. Kuzey otlağından gelip çitin altından geçerek doğu samanlığının yanından ahırın arkasına geldiğinde gözden kayboluyordu. O an aklıma Malkin Ana geldi. Onu ırmağa attığım gece gümüş rengi bir iz görmüş­tüm. Şimdi gördüğüm iz de o gece gördüğüm izin aynısıydı. Gelip beni bulmuştu!

Kalbim göğüs kafesimden fırlayacak gibiydi, parmak uçlarımda yürüyerek aşağı indim. Arka kapıdan dışarı süzüldüm.

Kapıyı arkamdan sessizce kapattım. Ay tekrar bulutun arkası­na girmişti. Bu yüzden ahırın arkasına giderken gümüş rengi iz gözden kaybolmuştu, ama yine de bir şeyin tepeden aşağı inip çiftliğimize girdiğine dair izler vardı. Çimenler, üzerlerinden devasa bir sümüklü böcek geçmiş gibi ezilmişti.

Ahırın arkasını görebilmek için ayın tekrar açığa çıkmasını bekledim. Birkaç saniye sonra bulut aradan çekilince gördüğüm şey, beni korkudan çılgına döndürdü. Gümüşi iz ay ışığında parlıyordu ve ilerlediği yön, çok açıktı. Domuzların uzağından geçip geniş bir yay çizerek ahırın öbür yanına geçiyor, bahçenin diğer köşesine gidiyordu. Sonra eve doğru ilerliyor ve tam olarak eski tahta kapının çatıya çıkan merdivenleri böldüğü yerde, Alice’in penceresinin önünde bitiyordu. Birkaç nesil önce burada yaşayan çiftçi, bira mayalar, yakın çiftliklere ve bazı barlara satarmış. Bu yüzden biz sadece “ev” desek de, yerel halk çiftliğimize “Birahane Çiftliği” derdi. Bira fıçıları bütün evin içinden dolandırılmak yerine kolayca indirilip çıkarılabilsin diye merdivenler kullanılıyordu.

Çatının kapısı hâlâ merdivenleri kapatıyordu ve kapının üzerinde paslanmış bir asma kilit vardı. Fakat yine de iki kapının arası biraz aralıktı; ancak başparmağım genişliğinde bir aralıktı bu, ama gümüşi izler tam da o noktada bitiyordu ve ben, o noktaya kadar sürünerek gelen şey her neyse, bir şekilde bu aralıktan geçmiş olduğunu biliyordum. Malkin Ana geri dönmüştü. Artık şeytaniydi, vücudu yumuşak ve en dar yerlerden geçebilecek kadar da esnekti.

Çoktan çatıya girmişti.

Çatıyı uzun zamandır hiç kullanmıyorduk, fakat orayı yeterince hatırlıyordum. Yerler toz içindeydi ve her yeri fıçı doluydu. Evin duvarları kaim ve alçaktı, yani duvarların içinde herhangi bir yerde, evin herhangi bir köşesinde olabilirdi.

Yukarı baktığımda Alice’in odasında yanan mumun ışığını gördüm. Hâlâ uyumamıştı. İçeri girdikten birkaç saniye sonra odasının kapısında dikiliyordum. Kapısına, kimseyi uyandırmayacak ama Alice’in orada olduğumu anlamasını sağlayacak bir sesle vuracaktım. Ama tam kapıyı çalmak için yumruğumu hazırlarken odanın içinden bir ses duydum.

Alice’in sesini duyabiliyordum. Biriyle konuşuyor gibiydi.

Duyduklarımdan hoşlanmamıştım, ama yine de kapıyı çaldım. Bir saniye bekledim, ama Alice kapıyı açmayınca kulağımı kapıya dayadım. Odasında kiminle konuşuyor olabilirdi? Ellie ve Jack’in çoktan yattıklarını biliyordum, ayrıca tek bir kişinin sesini duyuyordum, o da Alice’in sesiydi. Fakat sesi farklı geliyordu. Daha önce duymuş olduğum bir şeyin sesini hatırlatmıştı bana. Neyi hatırlattığını anladığım anda, kulağım yanmış gibi kapıdan birkaç adım geri çekildim.

Sesi bir yükselip bir alçalıyordu; tıpkı Kemikli Lizzie’nin ellerinde parmak kemikleriyle çukurun tepesinde dururken çıkardığı sesler gibiydi.

Ne yaptığımı anlamadan kapının kolunu tutup çevirdim ve kapıyı ardına kadar açtım.

Alice ağzını sürekli açıp kapatıyor, aynanın karşısında şarkı Söylüyordu. Sandalyenin kenarında oturmuş, mum ışığının üstünden aynaya bakıyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra, onu daha iyi görebilmek için yaklaştım.

Mevsim ilkbahar ve vakit gece olduğundan oda serindi, fakat Alice’in alnında terler vardı. Ben izlerken bile alnından dökülen iki damla ter birleşmiş, sol gözünün yanından geçip gözyaşı gibi aşağı süzülmüştü. Gözlerini kocaman açmış, aynaya bakıyordu, fakat ona seslendiğimde gözünü bile kırpmadı.

Sandalyenin arkasına doğru yürüyüp mum ışığında aynadaki yansımasına baktım. Fakat aynadaki yansımanın Alice’e ait olmadığını gördüğümde çok korktum.

Yaşlı bir yüzdü, süzülmüş ve kırışmıştı. Tül perdeler gibi beyaz saçlar, yanaklarını kapatıyordu. Bu yüz, rutubetli toprağın içinde çok zaman geçirmiş birinin yüzüydü.

Sonra bakışları sola doğru kayıp benimkilerle buluştu. Suratı gülümsermiş gibi dudaklarını kıvırsa da bakışları öfke ve nefretle alev alev parlıyordu.

Hiç kuşku yoktu. Bu yüz, Malkin Ana’nın yüzüydü!

Neler oluyordu? Alice çoktan ele geçirilmiş miydi? Yoksa aynayı bir şekilde Malkin Ana’yla konuşmak için mi kullanıyordu?

Hiç vakit kaybetmeden şamdanı kaptım ve aynaya şiddetli bir şekilde vurdum. Ayna büyük bir şangırtıyla dağı­lınca ortalığa parıldayan küçük cam parçaları yağdı. Ayna kırılınca Alice yüksek sesle ciyak ciyak bağırdı.

Bu hayal edebileceğiniz en korkunç çığlıktı. Acı ve iş­kence dolu bir çığlıktı ve bana domuzların kesilirken çı­kardığı sesi hatırlattı. Fakat Alice için üzülmedim. Şu anda ağlıyor, saçlarını yoluyor olsa bile, çılgına dönmüş ve dehşete kapılmış olsa bile…

Anında evin içinde başka seslerin yükselmeye başladı­ğını fark ettim. Önce Ellie’nin bebeğinin ağlama sesi; sonra derinden gelen küfredip lanet okuyan bir erkek sesi ve üçüncü olarak merdivenlerden yukarı çıkan büyük postalların sesi…

Jack öfkeyle odaya daldı. Kırılmış aynaya bakıp yumruğunu kaldırarak üzerime yürüdü. Her şeyin benim suçum olduğunu düşünmüş olmalı, çünkü Alice hâlâ çığlık atıyordu ve şamdan hâlâ elimdeydi. Ayrıca parmaklarımda kırık camların sebep olduğu kesikler vardı.

Tam o sırada Ellie odaya geldi. Sağ koluyla bebeğini tutuyordu ve bebek hâlâ çığlık çığlığa ağlıyordu. Ama Ellie önce boşta olan eliyle Jack ’i yakaladı ve Jack yumruğunu indirene kadar bırakmadı.

“Hayır Jack !” diye yalvardı. “Bu ne işe yarayacak ki?”

“Bunu yaptığına inanamıyorum,” dedi Jack bana bakarak.“O aynanın ne kadar eski olduğunu biliyor musun? Şimdi babam ne diyecek? Bunu görünce neler hissedecek?”

Jack tabi ki öfkeliydi. Herkesi uyandırmış olmak zaten yeterince kötüydü. Şifoniyer babamın annesinden kalmaydı. Çıra kutusunu da bana verdikten sonra ailesinden yadigâr bir tek bu ayna kalmıştı.

Jack bana doğru iki adım attı. Aynayı kırınca mum sönmemişti,  fakat Jack tekrar bağırmaya başlayınca alev titremeye başladı.

“Bunu neden yaptın? Sana neler oluyor böyle?” diye kükredi.

Ne diyebilirdim ki? Başımı önüme eğdim.

“Bu arada senin bu odada ne işin var?” diye devam etti Jack.

Cevap vermedim. Söyleyeceğim her şey durumu daha kötü bir hale getirirdi.

“Bundan sonra odandan dışarı adımını atma,” diye bağırdı. “Yoksa şimdi ikinizi birden kapıya koyarım .”

Alice’e baktım, hâlâ elleri saçlarında, sandalyede oturuyordu. Ağlamayı kesmişti, fakat bütün vücudu titriyordu.

Tekrar Jack ’e döndüğümde öfkesinin yerini telaş almış­tı. Birdenbire sendelemeye başlamış olan Ellie’ye bakıyordu. Jack daha hareket bile edemeden Ellie dengesini kaybedip duvara çarptı. Jack bir an için aynayı unutup Ellie’ye koştu.

“Bana ne oldu bilmiyorum,” dedi Ellie telaş içinde. “Birdenbire başım döndü. Ah! Jack! Jack! Neredeyse bebeği düşürüyordum!”

“Düşürmedin, bebek iyi. Kendini üzme. Bırak onu benalayım…”

Jack bebeği kollarına alınca sakinleşti. “Şimdilik sadece bu döküntüyü temizle,” dedi. “Bu konuyu sabah konuşacağız.”

Ellie yatağın diğer yanma yürüyüp Alice’in omzunu tuttu. “Alice, Tom burayı temizlerken sen biraz aşağı gel,”dedi. “Bize içecek bir şeyler hazırla.”

Birkaç saniye sonra beni cam kırıklarını toplamam için odada bırakıp mutfağa indiler. On dakika kadar sonra bir faraş almak için aşağıya indim. Masaya oturmuş bitki çayı içiyorlardı. Bebek, Ellie’nin kucağında uyuyakalmıştı. Konuşmuyorlardı. Kimse bana çay ikram etmedi. Kimse bana bakmadı bile.

Yukarı çıkıp cam kırıklarını elimden geldiğince topladıktan sonra kendi odama geçtim. Yatağa oturup camdan dışarıya baktım. Kendimi çok yalnız hissediyordum ve telaş­lıydım. Alice ele mi geçirilmişti? Sonuçta aynadan bana bakan yüz Malkin Ana’nın yüzüydü. Gerçekten ele geçirildiyse bebek ve evdeki herkes büyük tehlike altında demekti.

Bir şey yapmaya çalışmamıştı, fakat Alice, Jack’e göre çok çelimsizdi, bu yüzden Malkin Ana sinsi davranıyor olmalıydı. Herkesin uyumasını bekleyecekti. Ana hedef, ben ya da belki bebek olacaktı. Çocuk kanı onun gücüne güç katardı.

Ya da aynayı tam zamanında kırmış olabilir miydim? Malkin Ana, tam Alice’i ele geçirmek için büyü yaparken ben, büyüyü bozmuş olabilir miydim? Diğer bir ihtimal de Alice’in cadıyla ayna aracılığıyla konuşuyor olduğuydu. Öyle olsa bile durum kötüydü, çünkü bu endişelenmem gereken iki düşmanım olduğu anlamına gelirdi.

Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Ama ne? Orada oturmuş düşünüp dururken odamın kapısına vuruldu. Bunun Alice olduğunu düşündüğüm için kapıya gitmedim. Sonra yumuşak bir ses beni çağırdı. Bu Ellie’ydi, kapıyı açtım.

“İçeride konuşabilir miyiz?” diye sordu. “Bebeği uyandırmak istemiyorum. Daha yeni uyutabildim.”

Başımı salladım, Ellie ses çıkarmamak için dikkatlice içeri girip kapıyı kapattı.

“İyi misin?” diye sordu, benim için endişelenmişti.

Çaresizce başımı salladım, ama gözlerine bakamadım.

“Bana anlatmak ister misin?” diye sordu. “Sen mantıklı bir çocuksun Tom, bu yüzden yaptığın şey için iyi bir nedenin olduğuna eminim. Bunu anlatmak sana iyi gelebilir.”

Ona gerçeği nasıl söyleyebilirdim? Yani, Ellie’nin bakması gereken bir bebek varken, ona evin içinde serbestçe dolaşan, eline çocuk kanı bulanmış bir cadı olduğunu nasıl anlatırdım? Sonra, bebeğin iyiliği için ona bir şeyler söylemem gerektiğini düşündüm. İşlerin ne kadar kötü olduğunu bilmesi gerekiyordu. Uzaklaşması gerekiyordu.

“Bir şey var Ellie. Ama sana nasıl anlatacağımı bilmiyorum.”

Ellie gülümsedi. “Anlatmaya başlamak en iyi…”

“Bir şey beni buraya kadar takip etti,” dedim Ellie’nin gözlerine bakarak. “Beni incitmek isteyen şeytani bir şey. Bu yüzden aynayı kırdım. Alice onunla konuşuyordu ve…”Ellie’nin gözleri birden öfkeyle alevlendi. “Bunu Jack’e söylediğin anda yumruğunu yüzünde bulursun! Yani sen, benim şefkate muhtaç bir bebeğim varken buraya şeytani bir şey mi getirdin? Bunu nasıl yaparsın?”

“Bunun olacağını bilmiyordum,” dedim. “Ancak bu  gece farkına vardım. Bu yüzden sana da şimdi söylüyorum. Evden çıkıp bebeği güvenli bir yere götürmen gerekiyor. Şimdi, çok geç olmadan git.”

“Ne? Şimdi mi? Gecenin bir yarısı?”

Başımı salladım.

Ellie sert bir şekilde başını salladı. “Jack gitmez. Gecenin bir yarısı evinden onu kimse çıkaramaz. Hiçbir şey onu çıkaramaz. Hayır, bekleyeceğim. Burada kalacağım ve dua edeceğim. Annem bana böyle öğretti. Gerçekten dua edersen karanlıktan gelen hiçbir şeyin zarar veremeyeceğini söylerdi. Ve ben buna gerçekten inanıyorum. Neyse Tom, yanılıyor da olabilirsin,” diye ekledi. “Henüz çok gençsin ve işe yeni başlı­yorsun, yani işler senin düşündüğün kadar kötü olmayabilir. Ayrıca annen her an geri dönebilir. Bu gece olmazsa, yarın gece kesin gelir. O ne yapmamız gerektiğini bilir. Bu sırada sen kızın odasından uzak dur. Onda tuhaf bir şeyler var.”

Tam onu evden uzaklaşması için ikna etmek üzere bir şey daha söylemek için ağzımı açtım ki Ellie’nin yüzünü telaş kapladı, düşmemek için duvara tutunuyordu. “Ne yaptığına bak. Olanları düşününce bile başım döndü.”

Yatağıma oturup birkaç saniyeliğine başını ellerinin arasına aldı, bense ne yapacağımı ya da ne söyleyeceğimi bilemeden orada çaresizce durup ona baktım.

Birkaç saniye sonra, tekrar ayağa kalktı. “Annen buraya gelir gelmez onunla konuşmamız lazım, ama unutma, o gelene kadar Alice’ten uzak dur. Söz mü?”

Söz verdim, Ellie üzgün gülümsemesiyle kendi odasına döndü.

Ancak o gidince farkına vardım…

İkinci kez sendeliyordu ve başının döndüğünü söylüyordu. İlk baş dönmesi tesadüf olabilirdi. Yorgunluktan olabilirdi. Ama iki kez olması! Sarhoş gibi olmuştu. Ellie sarhoş gibi olmuştu ve bu ele geçirilmiş olmanın ilk işaretiydi!

Odanın içinde bir ileri bir geri yürümeye başladım. Kesinlikle yanılıyor olmalıydım. Ellie olamazdı! Ellie olmamalıydı! Belki de Ellie, sadece yorgundu. Sonuçta bebek onu uyutmuyordu. Ama Ellie güçlü ve sağlıklıydı. Çiftlikte büyümüştü ve olayların kontrolünden çıkmasına asla izin vermezdi. Ayrıca dua etmekle ilgili bütün o konuşmaları… Belki de şüphelenmemem için bunları söylemişti.

Ama Alice bana Ellie’yi ele geçirmenin çok zor olacağını söylememiş miydi? Ayrıca muhtemelen bunun Jack olacağını da söylemişti, ama Jack hiç baş dönmesi belirtisi göstermemişti. Yine de giderek daha huysuz ve saldırgan bir hale geldiği su götürmezdi! Ellie onu tutmasaydı kafamı bedenimden uçuracaktı.

Fakat tabi Alice, Malkin Ananın çetesindendi, yani söylediği her şeyi kafamı karıştırmak için söylüyor olabilirdi. Hayalet’in kitabı konusunda bile ona güvenmiyordum! Başından beri bana yalan söylemiş olabilirdi! Latince okuyamıyordum, bu yüzden söylediklerini kontrol etmemin bir yolu yoktu.

İçlerinden herhangi birinin olabileceğini düşündüm. Her an bir saldırı olabilirdi ve kimden geleceğini bilmem mümkün değildi. Güneşin doğmasına henüz çok vardı. O kadar süre uyanık kalamazdım. Bütün gece gözümü dört açmalıydım. Jack ya da Ellie ele geçirildiyse, bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Odalarına giremezdim, bu yüzden yapabileceğim tek şey Alice’e dikkat etmekti.

Odamdan çıkıp Ellie ve Jack ’in odasıyla kendi odamın ortasında, merdivenlerde oturdum. Buradan Alice’in odasının kapısını görebiliyordum. Odadan çıkarsa, en azından onu uyarabilirdim. Annem dönmezse gün doğumunda evden ayrılmaya karar verdim; annem dışında bana yardım edebilecek tek bir kişi vardı…

Çok uzun bir gece olmuştu, önceleri en ufak bir seste sıçrıyordum. Merdivenlerin hafif gıcırdamasına, odaların birinden gelen bir tıkırtıya… Ama yavaş yavaş sakinleştim. Ev eskiydi ve bu sesler alışık olduğum, gece boyunca evin soğumasından ya da sessizleşmesinden kaynaklanan, bildik seslerdi. Yine de şafak yaklaştıkça kendimi tekrar huzursuz hissetmeye başladım.

Duvarların içinden, derinden bir eşeleme sesi duymaya başladım. Sanki biri tırnaklarını bir kayaya sürtüyordu ve ses sürekli farklı yerden geliyordu. Bazen yukarıdan, merdivenlerin sol tarafından; bazen de daha aşağıdan, Alice’in odasının yakınından geliyordu. O kadar derinden geliyordu ki ben mi hayal ediyordum, yoksa gerçek miydi; anlayamamıştım.Ama sonra birden üşümeye, çok üşümeye başladım; bu bana, tehlikenin yaklaştığını söylüyordu.

Sonra köpekler havlamaya başladı, birkaç dakika içinde diğer hayvanlar da çıldırdı; kıllı domuzlar Kasap Burun gelmiş gibi çığlık atıyordu. Bu yetmezmiş gibi bebek de yeniden ağlamaya başladı.

Nehir yatağında, cadıyla yüz yüze geldiğimde ellerim ne yapmaları gerektiğini biliyordu. Bu defa, bacaklarım aklımdan hızlı hareket etmeye başlamıştı. Ayağa kalkıp koşmaya başladım. Dehşete kapılmıştım. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi, gürültüye gürültü katarak alt kata koştum. Dışarı çıkmam ve cadıdan uzaklaşmam gerekiyordu. Hiçbir şey umrumda değildi. Bütün cesaretim yok olup gitmişti.

devamı…

Yazar: Joseph Delaney

Türkçeleştiren: Ceren Aral

Hayaletin Çırağı I. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı II. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı III. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı V. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IX. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı X. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

 

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 3 Ortalaması: 5]

One thought to “Hayaletin Çırağı XII. Bölüm”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir