Skip to main content

Hayaletin Çırağı X. Bölüm

Hayaletin Çırağı X. Bölüm

Zavallı Billy

Olanların ardından o kadar güçsüz düşmüştüm ki dizlerimin üstüne çöküp kaldım. Birkaç dakika içinde hastalandım; hiç olmadığım kadar kötüydüm. Sürekli kusuyordum. İç organlarım  parçalanmış gibi hissedene dek kustum.

Sonunda kusmam bitti ve ayağa kalkmayı başardım. Ama ayağa kalktıktan sonra bile nefesim hemen yavaşlamadı, bedenimin çılgınca titremesi durmadı. Tek istediğim, Hayalet’in evine geri dönmekti. Bir gece için bu kadarı yeterdi.

Ama gidemedim. Çocuk hâlâ Lizzie’nin evindeydi. İç­ güdülerim böyle olduğunu söylüyordu. Çocuk, katil bir cadının evinde tutsak edilmişti. Başka şansım yoktu. Bir tek ben vardım, ben yardım etmezsem kim yardım edebilirdi ki? Kemikli Lizzie’nin evine gitmek için yola düşmem gerekiyordu.

Rüzgâr batıdan esiyordu ve karanlık bulutlar yıldızları kapatıyordu. Kısa bir süre içinde yağmur yağacaktı, fakat tepeden aşağı, eve doğru yürümeye başladığımda ay hâlâ görünüyordu. Hayatım boyunca gördüğüm bütün dolunaylardan daha büyük bir dolunaydı bu.

Ben yürürken ay ışığı, gölgemi önüme düşürüyordu. Gölgem önümde giderek büyüyordu. Ben eve yaklaştıkça o büyüyordu. Şapkayı kafama takmıştım ve Hayalet’in değ­neğini sol elimde tutuyordum, Bu yüzden önümdeki gölge artık bana aitmiş gibi görünmüyordu. Sonunda Kemikli Lizzie’nin evine düşene kadar benden önde yürüdü.

O an arkama baktım, Hayalet’in arkamda duruyor olmasını umuyordum. Ama orada değildi. Bu sadece bir ışık oyunuydu. Kapıdan geçip bahçeye girene kadar yürüdüm.

Ön kapının önünde bir an durup düşündüm. Ya çok geç kaldıysam ve çocuk çoktan öldüyse? Ya çocuğun ortadan kayboluşunun Lizzie’yle hiçbir ilgisi yok da kendimi bir hiç yüzünden tehlikeye atıyorsam? Beynim hiç durmadan çalışıyordu, ama ırmak kıyısında olduğu gibi, bedenim ne yapması gerektiğini biliyordu. Ne olduğunu anlamadan, sol elim değneği kaldırıp üç defa kapıya vurdu.

Birkaç saniye süren sessizliğin ardından içeriden ayak sesleri geldi ve kapının üzerindeki ışık yandı.

Kapı yavaşça açılırken bir adım geriledim. Karşımdakinin Alice olması beni rahatlatmıştı. Başının hizasında bir fener tuttuğu için yüzünün bir kısmı karanlık, bir kısmı aydınlık görünüyordu.

‘Ne istiyorsun?” diye sordu öfke dolu bir sesle.

“Ne istediğimi biliyorsun!” diye yanıtladım. “Çocuk için geldim. Kaçırdığınız çocuk için.”

“Aptallaşma,” diye tısladı. “Çok geç olmadan git. Malkin Ana’yı karşılamak için evden çıktılar. Her an geri dö­nebilirler.”

Birden bir çocuk ağlamaya başladı. Evin içinden, derinden inlemeler geliyordu. Alice’i bir kenara itip içeri daldım.

Dar koridor, bir mumun ışığıyla aydınlanmıştı, fakat odalar karanlıktı. Mum çok tuhaftı. Daha önce hiç siyah balmumundan yapılmış olanını görmemiştim, yine de mumu kapıp sesin geldiği yöne, sağ taraftaki odaya doğru ilerledim.

Kapıyı hemen açtım. Odada hiç eşya yoktu ve çocuk, kilimlerle çöplerden oluşmuş bir yığının üstünde yatıyordu.

Gülümsemeye çalışarak, “Adın ne senin?” diye sordum. Değneğimi duvara yaslayıp çocuğa yaklaştım. Çocuk ağlamayı kesip yalpalayarak ayağa kalktı. Kocaman gözleriyle bana bakıyordu.

“Korkma. Korkacak hiçbir şey yok,” dedim elimden geldiğince güven vermeye çalışarak.

“Seni evine, annene götüreceğim.”

Mumu yere koyup çocuğu aldım, içinde bulunduğumuz oda o kadar kötü kokuyordu. Ayrıca soğuk ve ıslaktı. Onu sağ koluma alıp pelerine sardım.

Çocuk birdenbire konuştu: “Ben Tommy’yim ,” dedi, “ben Tommy’yim .”

“Ne güzel Tommy,” dedim, “isimlerimiz aynı. Benim adım da Tommy. Artık güvendesin, eve gidiyoruz.”

Bu sözleri söylerken değneğimi almış, karanlık koridordan geçmiş, kapıdan dışarı çıkıyordum. Alice bahçe kapı­sının yanında bekliyordu. Feneri sönmüştü. Ama ay hâlâ parlıyordu ve ben Alice’e doğru yürürken, benden on kat daha büyük görünen gölgemi ahırın yan tarafına düşürü­yordu.

Yanından geçip gitmeye çalıştım, ama yolumu kesip beni zorla durdurdu.

“Bu işe burnunu sokma!” diye uyardı, sesi neredeyse hırlama gibiydi, keskin dişleri dolunay ışığında bembeyaz parlıyordu.

“Seni ilgilendirmiyor.”

Onunla tartışarak vakit kaybedemezdim, bu yüzden doğru üzerine yürüdüm. Alice beni durdurmaya çalışmadı. Geriye çekilip arkamdan bağırdı:

“Sen aptalsın. Geç olmadan onu geri ver. Arkandan gelecekler. Asla kaçamazsın.”

Cevap vermeye yeltenmedim bile. Arkama bile bakmadım. Bahçe kapısından geçip tepeyi tırmanmaya başladım.

Sonra yağmur yağmaya başladı. Bardaktan boşanırcasına yağıyor, damlalar yüzüme çarpıyordu. Bu, babamın “ıslak yağmur” dediği türden bir yağmurdu. Tabi ki bütün yağmurlar “ıslak” olurdu, ama bazı yağmurlar sizi sırılsıklam etmekte çok daha etkili ve hızlı oluyordu. Bu da en az diğerleri kadar ıslaktı. Ben de olabildiğince hızlı bir şekilde Hayalet’in evine yürüdüm.

Oraya varınca güvende olup olmayacağımı bilmiyordum. Ya Hayalet gerçekten ölmüşse? Öcü yine de evi ve bahçeyi korur muydu?

Az sonra beni endişelendiren başka bir şey oldu. Takip edildiğim hissine kapılmıştım. Bunu ilk hissettiğimde durup etrafı dinledim, ama rüzgârın ıslığından, ağaçlara ve toprağa vuran yağmurdan başka bir ses duyamadım. Fazla bir şey de göremiyordum, çünkü artık hava iyice kararmıştı.

Ben de adımlarımı iyice büyütüp yürümeye devam ettim, hâlâ doğru yolda yürüdüğümü umuyordum. Kalın ve yüksek dikenli çalılıklarla karşılaşınca giriş kapısını bulmak için büyük bir tur atmak zorunda kaldım. Arkamdaki tehlikenin giderek yaklaştığını hissediyordum. Küçük bir ağaçlık alandan geçerken orada biri olduğundan emindim. Zirveye yaklaştığımda bir an durup soluklandım. Yağmur bir an durulmuştu. Arkamı dönüp karanlığa, ağaçlara doğru baktım. Dalların çıtırdadığını duyuyordum. Birileri bastıkları yere hiç dikkat etmeden hızla bana doğru ilerliyordu.

Zirveye vardığımda bir kez daha dönüp arkama baktım. Çakan şimşek havayı ve toprağı aydınlatınca ağaçların arasından çıkıp yokuşu tırmanan silüetler gördüm. İçlerinden iri kadındı, diğeri iri yapılı bir erkeğe benziyordu.

Bir kez daha şimşek çaktığında Tommy ağlamaya başladı.

“Şimşek sevmiyor!” diye ciyaklıyordu. “Şimşek sevmiyor!”

“Fırtınalar sana zarar veremez Tommy,” dedim doğru olmadığını bile bile. Oysa beni de korkutuyorlardı. Amcam dışarıda sığırları ahıra sokmaya çalışırken üzerine yıldırım düşmüştü. Sonra öldü. Böyle bir havada açık alanda durmak pek güvenli değildi. Ama şimşek beni korkutsa da işe yarar tarafları da vardı. Böylece yolu görebiliyordum, çakan her şimşek Hayalet’in evine giden yolu görmemi sağlıyordu.

Artık nefesim bile boğazımda ıslanmaya başlamıştı. Sü­rekli daha hızlı ilerlemeye çalışıyordum. Hayalet’in bahçesine girdiğimizde güvende olmayı umuyordum. Davet edilmediği sürece hiç kimse Hayalet’in evine giremezdi. Kendi kendime sürekli bunu tekrarlıyordum, çünkü bu bizim tek şansımızdı. Eve önce biz varırsak öcü bizi korurdu.

Islak çimenlere basıp kaydığımda ağaçların altındaki bankın yanındaydım. Bahçe arka tarafta bizi bekliyordu. Sert bir düşüş olmamıştı, ama Tommy daha da yüksek bir sesle ağlamaya başladı. Onu yerden almayı başardığımda birinin ayaklarını yere sertçe vurarak arkamdan bana doğ­ru koştuğunu duydum.

Arkama baktım, zor nefes alıyordum. Ama arkama bakmam hata olmuştu. Beni yakalamaya çalışan kişi, Lizzie’nin beş altı adım önündeydi ve hızla bana doğru yaklaşıyordu. Bir kez daha şimşek çakınca yüzünün alt tarafını gördüm. Ağzının iki tarafında uzayan boynuzları var gibi görünü­yordu ve koşarken başını bir o yana, bir bu yana sallıyordu. Hayalet’in kütüphanesinde, kaburgaları kırılmış halde bulunan ölü kadınlar hakkında okuduklarımı hatırladım. Zımba beni yakalarsa aynı şeyi yapacaktı!

Bir an bulunduğum yere mıhlandım, ancak Zımba bir öküz gibi böğürmeye başlayınca hareket edebildim. Şimdi koşar adım ilerliyordum. Yapabilsem depar atacaktım, fakat kucağımda Tommy’yi taşıyordum ve çok yorgundum. Bacaklarım ağırlaşmış, hareketsizleşmişti. Nefesim boğazımı yırtıyordu. Her an yakalanabilirdim, ama Hayalet’in bana ders verdiği bankları geçtikten sonra, sonunda bahçenin ilk ağaçlarının altına girdim.

Ama artık güvende miydim? Güvende olmamam, ikimizin de güvende olmadığı anlamına geliyordu, çünkü evin içinde Zımba’yla başa çıkabileceğim bir yer yoktu. Artık koşmuyordum, tamamen durup nefes alışlarımın düzene girmesini beklerken ancak birkaç adım atabildim.

Tam o sırada bir şey bacaklarıma sürtündü. Aşağı baktım, fakat karanlıktan hiçbir şey göremiyordum. Önce bir şeyin yaslandığını hissettim, sonra bir mırıltı duydum. Mı­rıltı ayaklarımın altındaki zemini titretecek kadar güçlüydü. Beni geçip ağaçlıklara yürüdüğünü hissettim. Bizimle, bizi takip edenlerin arasında durdu. Şu anda hiç koşma sesi duymuyordum, ama başka bir şey duymuştum.

Bir kedinin öfke dolu çığlığının yüz katını hayal edin… Korkunç bir hırlama ve çığlık karışımı bir sesti. Bütün gökyüzünü, uyarıcı başkaldırısıyla doldurdu. Kilometrelerce öteden duyulabilecek bir sesti. Bu, hayatımda duyduğum en dehşet verici sesti; köylülerin neden asla Hayaletin evine gelmediğini şimdi anlıyordum. Bu çığlık, ölümcüldü.

Bu çizgiyi geçtiğiniz anda, dedi ses, kalbinizi parçalarım. Bu çizgiyi geçtiğiniz anda kemikleriniz hamur gibi yoğrulur. Bu çizgiyi geçtiğiniz anda doğduğunuza pişman olursunuz.

Şimdilik güvendeydik. Şimdi, Kemikli Lizzie ve Zımba tepeden aşağıya doğru koşuyor olmalıydılar. Hiç kimse Hayalet’in öcüsüyle uğraşacak kadar aptal olamazdı. Malkin Ana ya kek vermek için neden bana ihtiyaç duydukları açıktı.

Mutfakta sıcak çorba ve şömine ateşi bizi bekliyordu. Sıcak battaniyeye sardığım Tommy’nin, biraz çorba içirerek, karnını doyurdum. Sonra yastık getirip ona ateşin yakınında bir yatak yaptım. Ben dışarıda ıslık çalan rüzgârı ve cama vuran yağmuru dinlerken o, minik bir köpek yavrusu gibi uyudu.

Uzun bir gece olmuştu, ama artık ısınmıştım. Rahatım yerindeydi ve Hayalet’in evinde huzurluydum. Burası dünyadaki en güvenli yerlerden biriydi. Artık istenmeyen hiçbir şeyin, bırakın eşikten geçmeyi, bahçeye dahi giremeyeceğini biliyordum. Burası, yüksek surları ve büyük hendekleri olan bir kaleden bile daha güvenliydi. Öcüyü arkadaşım gibi görmeye başlamıştım; çok güçlü bir arkadaş…

Öğlen olmadan Tommy’yi köye götürdüm. Adamlar çoktan Büyük Bayır’dan dönmüştü. Kasabın evine vardı­ğımda, çocuğu görür görmez çatık kaşlarının yerini kocaman bir gülümseme aldı. Olan biteni sadece gerekli ayrıntılara girerek, kısaca anlattım.

Konuşmam bitince tekrar kaşlarını çattı. “Bir kerede hepsinin işini bitirmek lazım,’’dedi.

Çok kalmadım. Tommy annesine teslim edilince annesi bana on beş defa teşekkür etti. Neler olacağı belliydi. Sonra otuz civarında köylü toplandı. Bazıları kalın sopalar taşıyordu ve aralarında “taşlamak” ve “yakmak”tan söz ediyorlardı.

Bir şeyler yapılması gerektiğini biliyordum, ama bunun bir parçası olmak istemedim. Bütün olan bitene rağmen, Alice’e zarar gelmesi fikrine dayanamıyordum, bu yüzden kafamı toparlamak için tepelere gittim. Bir saatlik bir yürü­yüş yaptıktan sonra yavaş yavaş Hayalet’in evine doğru yürüdüm. Bir süre bankta oturup batan güneşi izlemeye karar vermiştim, ama oraya vardığımda bankta oturmakta olan biri vardı.

Bu Hayalet’ti. Ona bir şey olmamıştı! Onu görene kadar bir sonraki aşamada neler yapılması gerektiğini düşünmeyi bırakmıştım. Yani, artık geri dönmeyeceğini düşünmeye başladıktan sonra evinde ne kadar kalabilirdim ki? Şimdi her şey yoluna girmişti; çünkü o oturmuş, ağaçların ardından yükselen kahverengi dumanı seyrediyordu. Kemikli Lizzie’nin evini yakıyorlardı…

Banka yaklaştığımda sol gözünün üstünde büyük bir morluk olduğunu gördüm. Morluğa baktığımı görüp gü­lümsemeye çalıştı.

“Bu işle uğraşırken birçok düşman kazanırız…” dedi, “ve bazen gözlerinin döndüğü bile olabiliyor. Yine de iş­ler o kadar da kötü gitmiyor, çünkü Pendle civarındaki düşmanlarımızdan biri daha eksildi. Otur biraz, soluklan,” dedi, banka vurarak. “Sen neler yaptın? Burada neler oluyor anlatsana. En başından başlayıp her şeyi anlat, hiçbir ayrıntıyı atlama.”

Ben de öyle yaptım. Ona her şeyi anlattım. Bitirdiğimde ayağa kalkıp bana baktı. Yeşil gözleriyle bana sert sert bakıyordu.

“Lizzie’nin geri döndüğünü duymuş olmak isterdim. Malkin Ana’yı o çukura koyduğumda Lizzie, hemen kaçıp gitmişti, geri dönecek kadar cesur olacağını asla düşünmezdim. O kızla tanıştığını bana söylemeliydin. Herkesin başını beladan kurtarırdım.”

Gözlerine bakamıyordum, başımı öne eğdim.

“En kötüsü neydi?” diye sordu.

O an gözümde tekrar canlandı, yaşlı cadı sudan çıkmak için ayak bileğimi sıkıca tutuyordu. Hayalet’in değneğini tutunca attığı çığlığı hatırladım.

Ona bunu anlatınca derin derin iç çekti.

“Öldüğüne emin misin?” diye sordu.

“Nefes almıyordu. Bedeni ırmağın ortasına kadar sü­rüklenip gitti.”

“Pekâlâ, kötü bir işti, tamam,” dedi, “anıları hayatın boyunca seninle yaşayacak ve bununla yaşamak zorundasın. Yanına en küçük değneği aldığın için şanslısın. Sonunda seni kurtaran da bu olmuş. O değnek kuş üvezinden yapılmıştır, cadılarla savaşmakta en etkili olan ağaçtan. Genellikle o kadar yaşlı ve güçlü bir cadıyı etkilemez, ama o sudaymış. Yani şanslıydın, yine de yeni bir çırak için çok iyi iş çıkardın. Cesaret gösterdin, gerçek bir cesaret… ve bir çocuğun hayatını kurtardın. Ama iki ciddi hata daha yaptın.”

Başımı öne eğdim. Aslında ikiden fazla hata yaptığımı düşünüyordum, ama bu konuyu tartışmayacaktım.

“En büyük hatan o cadıyı öldürmek olmuş,” dedi Hayalet. “Buraya tekrar getirilmesi gerekiyordu. Malkin Ana o kadar güçlüdür ki kemiklerinden bile dışarı çıkabilir. Nadiren de olsa bu tür şeyler olur. Ruhu tüm hafızasıyla birlikte tekrar bu dünyaya gelebilir. İşte o zaman senin için geri döner delikanlı, intikam almak isteyecektir.”

“Ama bu yıllar alır, öyle değil mi?” diye sordum. “Yeni doğmuş bir bebek pek bir şey yapamaz. Önce büyümesi gerekir.”

“En kötü tarafı da bu,” dedi Hayalet. “Sandığından çok daha kısa sürede olabilir. Ruhu, başka birinin bedenini ele geçirip onu kullanabilir. Buna ‘sahip olma’ denir ve söz konusu kişi kim olursa olsun, bu çok kötü bir şeydir. Sonra tehlikenin nereden ve ne zaman geleceğini asla bilemezsin.

Genç bir kadının bedenine sahip olabilir, canını almadan önce kalbini çalacak, baş döndürücü bir gülümsemeye sahip bir kız olabilir. Güzelliğiyle şövalye ya da yargıç gibi güçlü adamları istediği gibi yönlendirip kullanabilir ve seni hiç merhamet göremeyeceğin zindanlara attırabilir. Zaman hep onun lehine işleyecektir. Ben yardım etmek için burada bulunmadığım bir anda saldırabilir. Belki de yıllar sonra artık sen işi üstlendiğinde veya artık gözün görmez olduğunda, eklemlerin ağrımaya başladığında…

Fakat farklı bir sahip olma daha vardır. Bizim durumumuz için daha olası bir sahip olma. Çok daha güçlü bir olasılık. Bak delikanlı, öyle bir cadıyı, öyle bir çukurda tutmakta bazı zorluklar vardır. Özellikle de hayatını kan büyüsü yaparak geçirmiş, o denli güçlü bir cadıyı… Rutubet sürekli olarak etine işlerken, kurtçuklar ve diğer kaygan şeyleri yiyerek beslenmiş olacaktır. Bu yüzden yavaş yavaş donan ve sonunda kayaya dönen bir ağaç gibi olur. Tuttuğu zaman, kuş üvezinden yapılmış değnek, kalbini durdurmuş ve onu ölüm çizgisinin ötesine atmış olmalı ve o sırada ırmak tarafından sürükleniyor olması da işlemi hızlandırmıştır.

Böyle olduysa, diğer çoğu suiniyetli cadı gibi halen kemiklerine takılı kalmış olacaktır, ama fevkalade gücü, ölü bedenini hareket ettirmesini sağlayabilir. Anlıyor musun delikanlı, patlamaya hazır bir bomba gibi olacaktır. Bir kova dolusu kurtçuk gibi sürünerek, kayarak ya da kendini çekerek kurbana saldıracaktır. Ve donmuş bir ağaç gibi sert olmayacak, sıkışıp en ufak deliğe bile girebilecektir. Vücutlarını ele geçirebilmek için insanların burnundan yada kulağından girebilecektir.

Malkin Ana kadar güçlü bir cadının geri dönüp dönemeyeceğini anlamak için iki yol var. İlki, onu yakmak;ama kimse böyle büyük bir acı çekmek zorunda bırakılmamalı. Diğer seçeneği düşünmek bile çok korkunç. Çok az insanın bildiği bir tekniktir, çünkü çok uzun zaman önce yapılırdı, denizin diğer yanındaki bir ülkede. O insanların eski kitaplarında yazdığına göre, bir cadının kalbini yersen bir daha asla geri gelemezmiş. Ve kalbi çiğ çiğ yemek zorundasın.

Hangi tekniği kullanırsak kullanalım, bizi öldürdüğü­müz cadıdan daha iyi yapmaz,” diye devam etti Hayalet. “İki teknik de barbarca olur. Geriye kalan tek seçenek, çukur. O da canice, ama bunu bir sonraki kurbanları olacak masumları korumak için yapacağız. Pekâlâ delikanlı, öyle ya da böyle, şu anda serbest kalmış durumda. Yakın süre içinde başımızın belaya gireceği kesin, ama şu anda bu konuda yapabileceğimiz pek bir şey yok. Tek yapabileceğimiz, tedbirli olmak.”

“Bana bir şey olmaz,” dedim. “Bir şekilde başa çıkarım.”

“O halde öncelikle bir öcüyü nasıl yola getireceğini öğrenmelisin,” dedi Hayalet, yumuşak bir şekilde başını  sallayarak. “Bu da senin ikinci büyük hatandı. Her pazar tatil ha? Fazla cömert davranıyorsun! Her neyse, şu konuda ne yapmamız gerekiyor?” dedi parmağıyla güneydoğu tarafından hâlâ görünen kahverengi dumanı göstererek.

Omzumu silktim. “Sanırım birazdan biter,” dedim. “Birçok öfkeli köylü toplanmış taşlamaktan bahsediyordu.”

“Bu mu yani? Buna inanıyor musun delikanlı? Lizzie gibi bir cadının burnu, av köpeklerinden bile daha iyi koku alır.

Olmadan önce olayların kokusunu alır. Köylüler yaklaşmadan önce onlar muhtemelen uzaklaşmıştır. Pendle’a ilerleyecektir, ailenin çoğunun yaşadığı yere. Şimdi onu takip etmeliyiz, ama günlerdir yoldayım, çok yorgunum ve kirliyim. Gücümü toplamam lazım. Ama Lizzie’yi uzun süre yalnız bırakamayız, yoksa tekrar dolap çevirmeye başlar. Hafta sonu olmadan peşine düşmek zorundayım ve sen de benimle geleceksin. Kolay olmayacak, bu fikre alışsan iyi edersin. Ama önce yapılması gereken işler var, düş peşime…”

Arkasından giderken, bacaklarından birinin eskisinden daha yavaş hareket ettiğini fark ettim. Yani Pendle’da her ne olduysa, bedeli ağır olmuştu. Beni eve götürdü. Merdivenlerden çıkıp kütüphaneye girdik. İleride, pencere kenarındaki rafların önünde durdu.

“Kitaplarımı kütüphanemde saklarım,” dedi, “ve kü­tüphanemin küçülmesini değil, büyümesini isterim. Ama olanlar yüzünden şimdi bir istisna yapmak zorundayım.” En üst rafa uzanıp bir kitap aldı ve bana uzattı. “Senin buna benden daha çok ihtiyacın var, çok daha fazla…”

Kitap çok büyük değildi. Benim defterimden bile daha küçüktü. Hayalet’in çoğu kitabı gibi, cildi deriydi. İsmi hem ön hem de arka kapağına basılmıştı.

Sahip Olmak: Lanetli, Sersem ve Çılgın.

“Bu başlık ne anlama geliyor?” diye sordum.

“Ne diyorsa o delikanlı. Ne yazıyorsa tam olarak o. Kitabı okuyunca anlayacaksın.”

Kitabı açınca hayal kırıklığına uğradım. İçindeki her bir sözcük Latince yazılmıştı. Latince okuyamıyordum.

“Bu kitabı iyi oku ve hep yanında taşı,” dedi Hayalet.

“Kusursuz bir çalışmadır.”

Kaşlarımı çattığımı görmüş olmalı ki gülümseyip parmağıyla kitaba vurdu. “Bu kitap şimdiye kadar sahip olma hakkında yazılmış en iyi kitap, ama bu çok zor bir konu ve hâlâ öğrenecek çok şeyi olan genç bir adam tarafından yazıldı. Yani bu konudaki son sözler bunlar değil. Daha keşfedilecek çok şey var. Kitabın arkasını çevir.”

Söyleneni yaptığımda son on beş yirmi sayfanın boş olduğunu gördüm.

“Yeni bir şey keşfedersen buraya yaz. Her ayrıntı işimize yarar. Ve Latince olması konusunda kaygılanma. Yemeği yer yemez derslere başlıyoruz.”

Akşam yemeğimiz için mutfağa gittik. Yemek neredeyse mükemmeldi. Son lokmamı yutarken, masanın altında bir şey kıpırdayıp bacaklarıma sürtünmeye başladı. Birden mırıltı sesi duyulur bir hale geldi. Mırıltı sesi sonunda masadaki bütün tabak çanaklar tıkırdamaya başlayana kadar yükseldi.

“Mutlu olduğu her halinden belli,” dedi Hayalet, başını sallayarak. “Yılın tatil günü yaklaşıyor olmalı! Yine de meraklanma. Bu, sadece iş ve hayat devam ediyor. Defterini getir delikanlı, bugün çalışacak çok şeyimiz var.”

Hayalet’i banka giden yolda takip ettim. Mürekkebi açıp not almak için kalemimi batırdım.

“Horshaw’daki testi geçtikten sonra,” dedi Hayalet, bankın önünde volta atmaya başlarken, “genellikle çıraklarıma mümkün olduğunca hafif işler veririm. Ama madem artık bir cadıyla karşı karşıyasın, bu işin ne kadar zor ve tehlikeli olabileceğini biliyorsun ve sanırım son çırağımın başına
neler geldiğini öğrenmeye hazırsın. Çalışmakta olduğumuz konuyla, öcülerle ilgili yani, bu hikâyeden de bir şeyler öğ­renebilirsin. Temiz bir sayfa aç ve başlık yaz…”

Söyleneni yaptım. “Bir Öcü Nasıl Bağlanır”. Sonra Hayalet bana hikâyeyi anlattı. Not aldım, her zamanki gibi ona yetişmek için çok çabalıyordum.

Zaten bildiğim gibi, bu iş Hayalet’in “döşeme” dediği yoğun işler gerektiriyordu. Öncelikle büyük, yaşlı bir ağacın köklerinin yakınına bir çukur kazılmalıydı. Hayalet’in bana yaptırdığı onca çukur kazma antrenmanından sonra, Hayalet’in kendi kendine nadiren çukur kazdığını öğrenince çok şaşırdım. Bu ancak çok acil durumlarda olan bir şeymiş. Genellikle çukuru, bağlayıcı ve takım arkadaşı kazarmış.

Sonra, bir duvarcı bulup tam çukura uyacak, mezar taşı gibi bir taş kestirmek gerekiyormuş. İyi bir mühür yapabilmek için taşın tam deliğe göre kesilmesi çok önemliymiş. Çukurun duvarlarını ve taşın alt kısmını tuz, demir ve yapıştırıcı karışımıyla kapladıktan sonra, öcüyü sorunsuzca içeriye sokmak gerekirmiş.

Bu çok zor değildi. Kan, süt ya da ikisinin bir karışımı her zaman işe yarardı. Asıl zor olan taşı uygun şekilde çukurun üzerine kapatmaktı. İşin başarısı aldığın yardımın kalitesine bağlıymış.

En iyisi, duvarcının yakında beklemesi ve birkaç bağlayıcının tahta bir kaldıraçla kontrol ettikleri zincirleri kullanarak taşı yavaşça ve emniyetli bir şekilde yere indirmeleriymiş.

Billy Bradley’in yaptığı hata buymuş. Kışın son aylarında kötü bir havada Billy derhal sıcak yatağına girmek için sabırsızlanıyormuş. Bu yüzden köşeleri kesmiş. Köydeki işçileri kullanmış, onlar da daha önce bu tür bir iş yapmamışlar. Duvarcı, bir saat içinde döneceğini söyleyerek akşam
yemeğini yemeğe gitmiş, ama Billy sabırsızlanıyormuş ve bekleyememiş. Fazla bir sorun yaşamadan öcüyü çukura koymuş, fakat taş parçasıyla başı belaya girmiş. Her yer yağmurdan sırılsıklammış ve zemin kayganmış, taş kaymış. Billy’nin sol eli taşın altında kalmış.

Zincir sıkıştığı için taşı kaldıramamışlar. Diğer işçiler uğraşırken bir işçi, duvarcıyı getirmek için geri dönmüş. Öcü, taşın altında kapana kıstırıldığı için öfkeyle Billy’nin parmaklarına saldırmaya başlamış. Bu en tehlikeli öcülerden biriymiş. Bu tür öcülere “deşici” denir ve genellikle sadece sığır yiyerek beslenirler, ama bu öcü insan kanının tadını almıştı.

Taş kaldırıldığında aradan neredeyse yarım saat geçmiş ve artık çok geç olmuş. Öcü Billy’nin parmaklarını yemiş. Neredeyse ikinci eklemlerine kadar yemiş ve vücudundaki kanı emiyormuş. Acıyla attığı çığlıklar artık iniltilere dö­nüşmüş ve elini kurtardıklarında geriye sadece başparmağı
kalmış. Daha sonra, kan kaybından ve şoktan dolayı Billy ölmüş.

“Çok üzücü bir işti,” dedi Hayalet, “ve şimdi çalılıkların altına gömüldü, Layton’daki kilisenin hemen dışında… Bizim işimizi yapanlar kutsal topraklara gömülemez. Bu olay yaklaşık bir yıl önce gerçekleşti. Billy hâlâ yaşıyor olsaydı, şu anda seninle konuşuyor olmazdım, çünkü hâlâ benim çırağım olurdu. Zavallı Billy, iyi bir çocuktu, bunu hak etmemişti, ama bu tehlikeli bir iş ve eğer doğru yapılmazsa…”

Hayalet, hüzünle bana bakıp omzunu silkti. “Bu hikâyeden ders çıkar delikanlı. Cesarete ve sabra ihtiyacı­mız var; ama en önemlisi, biz asla acele etmeyiz. Aklımı­zı kullanır, dikkatlice düşünür, yapılması gerekeni ondan sonra yaparız. Normalde, ilk yılı bitene kadar çıraklarımı tek başlarına işe yollamam tabi,” diye ekledi sönük bir gü­lümsemeyle, “işleri kendi eline almadığı sürece. Yine de, çırağın tek başına gitmeye hazır olduğundan emin olmam gerekir. Her neyse, öncelikli işimize geçelim,” dedi. “Şimdi Latince dersi zamanı…”

devamı…

Yazar: Joseph Delaney

Türkçeleştiren: Ceren Aral

Hayaletin Çırağı I. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı II. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı III. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı V. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IX. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı X. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

 

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 4 Ortalaması: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir