Skip to main content

Hayaletin Çırağı VI. Bölüm Sivri Burun Ayakkabılı Kız

Hayaletin Çırağı VI. Bölüm Sivri Burun Ayakkabılı Kız

Mutfak son ziyaretimden bu yana değişmişti. Şömine yanıyordu ve masada iki tabak pastırmalı yumurta, fırından yeni çıkmış ekmek ve büyük bir kap tereyağı vardı. Hayalet,“Soğumadan karnını doyur delikanlı,” diyerek beni sofraya davet etti.

Ben de hemen oturdum. Koca tabaklarımızı sıyırıp ekmeğin yarısını bitirmemiz uzun sürmedi. Sonra Hayalet, sandalyesine yaslanıp sakalını sıvazlayarak bana çok önemli bir soru sordu.

“Sence de,” dedi gözlerini gözlerime dikerek, “bu pastırmalı yumurta, yediğin en güzel pastırmalı yumurta değil mi?”

Katılmıyordum. Kahvaltı çok iyi hazırlanmıştı. Çok güzeldi, tamam, peynirden daha iyiydi, ama daha iyisini yemiştim. Evde yaşarken her sabah bundan daha güzelini yemiştim. Annem çok daha iyi bir aşçıydı, ama bir şekilde Hayalet’in beklediği cevabın bu olmadığını düşünü­yordum. Ben de yalan olmaktan çok, gerçek olmayan ve duyduklarında insanları mutlu eden, zararsız, beyaz bir yalan söyledim.

“Evet,” dedim, “bu yaptığım en güzel kahvaltıydı. Ve aşağı erken indiğim için özür dilerim, bir daha olmayacağına dair söz veriyorum.”

Hayalet dediklerim karşısında öyle bir sırıttı ki yüzü­nün ikiye ayrılacağını sandım. Sonra omzuma dokunup beni tekrar bahçeye yönlendirdi.

Yüzündeki sırıtma ancak dışarı çıktığımızda kaybolmuştu.  “Aferin delikanlı,” dedi. “İltifatlara zaafı olan iki grup vardır: Kadınlar ve öcüler. Her defasında işe yarar.”

Pekâlâ, mutfakta bir kadın olduğuna dair hiçbir ize rastlamamıştım o halde şüphelendiğim şey gerçekti: Yemeklerimizi bir öcü pişiriyordu. Daha azını beklemek sürpriz olurdu. Herkes, Hayalet’in bir öcü avcısı olduğunu düşünü­yordu ya da öcüleri ehlileştirdiğini… Böylece onların daha fazla hainlik yapamadıklarını… Yemeklerini yapan ve evini temizleyen bir öcüsü olduğunu kim düşünebilirdi ki?

Ayaklarımızın altında beyaz çakıl taşlarının gıcırdadığı üçüncü yolda yürürken, “Bu batı bahçesi,” dedi Hayalet. “Burası karanlıkta da, gün ışığında da güvenlidir. Üzerinde uzun uzun düşünmem gereken bir problemim olduğu zaman tek başına buraya gelirim.”

Çalılıkların arasındaki başka bir aralıktan geçip ağaç­ların arasında yürümeye başladık. Buranın farkını hemen hissetmiştim. Kuşlar cıvıldıyor, ağaçlar sabah melteminde zarifçe sallanıyordu. Burası mutlu bir bahçeydi.

Ağaçların arasından çıkıp sağ tarafımızda tepeleri gördüğümüz yamaca gelene kadar yürüdük. Gökyüzü o kadar berraktı ki çiftliklerin sınırlarını ayıran taş duvarları bile görebiliyordum. Manzara en yakınımızdaki tepenin doruğuna kadar uzanıyordu.

Hayalet sol tarafımızdaki tahta bankı işaret etti, “Otur delikanlı,” dedi.

Söyleneni yaptım. Hayalet birkaç saniye bana baktı, yeşil gözleri gözlerime kenetlenmişti. Sonra hiç konuşmadan bankın önünde ileri geri yürümeye başladı. Artık bana değil, boş bakışlarla uzaklara bakıyordu. Siyah pelerinini
arkaya atıp ellerini süvari pantolonunun ceplerine soktu, sonra aniden yanıma oturup bir soru sordu:

“Sence kaç çeşit öcü var?”

Hiçbir fikrim yoktu.

“İki çeşit biliyorum ,” dedim, “serbest olanlar ve bağlanmış olanlar, ama diğerlerini tahmin bile edemem.”

“İki kez aferin delikanlı! Sana öğrettiğim şeyi hatırladın ve çılgınca tahminler yürütmeyen biri olduğunu gösterdin. Dinle, öcüler de insanlar kadar çeşitlidir ve her birinin kendine has bir kişiliği vardır. Bunu söylemişken, tanıyıp isim konulabilecekleri de vardır. Bazen girdikleri kılıklara göre, bazen de davranışları ve çevirdikleri dolaplara göre.”

Sağ cebinden siyah deriyle ciltlenmiş minik bir kitapçı­ kardı. Sonra kitabı bana verdi.

“Al, bu senin. Ona iyi bak ve ne olursa olsun sakın kaybetme.”

Derinin kokusu çok keskindi ve kitap yepyeni görünü­yordu. içini açıp bütün sayfaların boş olduğunu görmek beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Sanırım içinin Hayalet zanaatının sırlarıyla dolu olmasını bekliyordum; ama hayır, sanırım beklenen şey bu sırları benim yazmamdı. Çünkü Hayalet ceplerinden bir dolma kalem ve bir mürekkep şişesi çıkardı.

Ayağa kalkıp bankın önünde yürümeye başladı. “Not almaya hazır ol,” dedi. “Ve mürekkebi dökme delikanlı, inek memesinden sağılmıyor o mürekkep.”

Şişeyi açmayı başardım, sonra kalemin sapını dikkatle şişeye soktum ve defterin ilk sayfasını açtım.

Hayalet derse çoktan başlamıştı. Çok hızlı konuşuyordu.

“Öncelikle, hayvan kılığına giren kıllı öcüler vardır. Genellikle köpek kılığına girerler, bazen kedi veya keçi kılığına girdikleri de olur. Tabi atları da unutma, ki atlar çok kafa karıştırıcı olabilir. Şekilleri ne olursa olsun kıllı öcüler, düşman, dost ya da ikisinin arasında bir yerde olabilirler.

“Sonra bir de üstlerine gidildiğinde çok öfkelenen ve bazen gelişip taş fırlatıcılara dönüşen köşk gümbürtücüleri var. En uslanmaz çeşitlerinden biri de deşici öcülerdir, çünkü bu yarı yarıya insan kanıdır. Ama biz Hayaletlerin sadece öcülerle uğraştığını sanma. Huzursuz ölüler çok uzağımızda değil. Sonra, daha kötüsü yörenin asıl problemi cadılar. Şu an için endişelenmemiz gereken yerel bir cadımız yok, ama doğuda, Pendle Tepesi’nde hepsi tam bir baş belası. Ve unutma, bütün cadılar aynı değildir. Kabaca dört gruba ayrılırlar: Suiniyetli, halim selim, haksız yere suçlanan ve farkında olmayan.”

Sizin de tahmin edeceğiniz gibi gerçekten başım beladaydı. Öncelikle, o kadar hızlı konuşuyordu ki tek kelime bile yazmayı beceremedim. İkincisi, kullandığı bazı kelimelerin anlamlarını bilmiyordum. O sırada sustu. Sanırım yüzümdeki sersem ifadeyi fark etti.

“Sorun nedir delikanlı?” diye sordu. “Haydi, çıkar ağ­zındaki baklayı. Soru sormaktan çekinme .”

“Cadılar hakkında söylediklerini anlamadım,” dedim. “Suiniyetli ne demek bilmiyorum. Halim selim ne demek onu da bilmiyorum.”

“Suiniyetli, kötü niyetli, şeytani demek,” diye açıkladı. “Halim selimse iyi niyetli demek. Ve farkında olmayan, cadı olduğunu bilmeyen cadıdır, aynı zamanda kadın olması çifte bela anlamına gelir. Bir kadına asla güvenme,” dedi Hayalet.

“Annem bir kadın!” dedim birdenbire öfkelenerek, “Ve ona güveniyorum.”

“Anneler genellikle kadındır,” dedi Hayalet, “ve anneler, oğulları olduğun sürece güvenilirdir. Aksi takdirde dikkat etmen gerekir! Benim de bir annem vardı ve ona güvenirdim, ne kadar güzel bir duygu olduğunu bilirim.

Kızları sever m isin?” diye sordu birden.

“Aslında hiç kız tanımıyorum,” diye itiraf ettim. “Hiç kız kardeşim yok.”

“Pekâlâ, o halde kolayca tuzaklarına düşebilirsin. O yüzden köy kızlarına dikkat et. Özellikle de sivri burun ayakkabılar giyen kızlara. Bunu aklına yaz. Bu başlangıç için iyi bir bilgi.”

Sivri burun ayakkabı giymenin nesi bu kadar kötüydü anlamamıştım. Annem olsa kesinlikle Hayalet’in az önce söylediklerine kızardı. Annem, insanları kendim tanımam gerektiğini, kimseyi başkalarının fikirleriyle yargılamamamı söylerdi. Ama başka bir seçeneğim var mıydı ki? İlk sayfanın en üstüne, “Sivri burun ayakkabı giyen köy kızları” yazdım.

Not alırken beni izledikten sonra defteri ve kalemi istedi.

“Bak,” dedi, “daha hızlı not alman lazım. Öğrenmen gereken çok şey var ve kısa bir süre içinde bu defterlerden bir düzine doldurman gerek, ama başlangıç için, şimdilik üç ya da dört başlık açman yeterli olur.”

Sonra ikinci sayfanın başına “Kıllı Öcüler” yazdı. Üçüncü sayfanın başına “Köşk Gümbürtücüleri” son olarak da dördüncü sayfanın başına “Cadılar” yazdı.

“İşte böyle,” dedi. “Derse başlaman için bu yararlı olur. Bu dört başlıktan birinin altına bugün öğrendiğin herhangi bir şeyi yaz. Ama şimdi, daha acil işlerimiz var. Bazı hazırlıklar yapmamız gerekiyor. Bu yüzden köye gitmen gerek,
yoksa yarın aç kalırız. En iyi aşçı bile erzak olmadan yemek yapamaz. Unutma her şey çuvalımın içinde ve çuvalım kasapta. Önce ona git, Bay Gregory’nin siparişlerini almaya geldiğini söyle.”

Bana küçük bir gümüş para verdi ve paranın üstünü kaybetmememi tembih etti, sonra beni tepeden aşağıya köye giden kestirme yola yönlendirdi.

Taş merdivenler, beni dar bir sokağa getirene kadar yine ağaçların arasında yürümeye başlamıştım. Yaklaşık yüz metre ilerledikten sonra köşeyi dönünce Chipenden çatılarının gri taşları görünmeye başladı.

Köy tahmin ettiğimden daha büyüktü. En az yüz ev vardı; ayrıca bir bar, bir okul binası ve saat kulesi olan büyük bir kilise vardı. Çarşı merkezini gösteren herhangi bir işaret yoktu. Taş kaldırımlı, geniş cadde de kadınlar ellerinde torbalarla dükkânlara girip çıkıyordu. Caddenin her iki tarafında at arabaları bekliyordu. Belli ki yöre çiftçilerinin eşleri ve komşu köylerden gelenler alışveriş yapmak için buraya geliyordu.

Kasabı kolayca buldum ve kocaman, neşeli, al yanaklı, kızıl sakallı kasapla bağıra bağıra konuşan kadınların oluş­turduğu gürültülü sıranın arkasına geçtim. Kasap bütün kadınların ismini biliyor gibiydi. Kadınlar, hazırcevaplılıkla yaptığı esprilere kahkahalarla gülüyordu. Çoğu esprisini anlamıyordum, ama görünen o ki kadınlar anlıyor ve çok eğleniyordu.

Kimse benimle ilgilenmedi, ama sonunda tezgâha ulaş­tım, sıram gelmişti.

“Bay Gregory’nin siparişi için gelmiştim,” dedim kasaba.

Ağzımı açtığım anda dükkân sessizleşti, kahkahalar kesildi. Kasap tezgâhın arkasına geçip kocaman bir çuval çıkardı. Arkamda bazı insanların fısıldaştığmı duydum. Kulak kesildim, ama hiçbir şey anlayamadım. Arkama dönüp baktığımda gözlerini çeviriyor, bana bakmıyorlardı. Bazıları başlarını önlerine eğip yere bakıyordu.

Gümüş parayı kasaba uzattım, para üstünü kontrol ettim, teşekkür edip çuvalımla birlikte dükkândan çıktım. Çuvalı omzuma atıp yürümeye başladım. Manava varmam çok kısa sürdü. Siparişler çoktan hazırlanmıştı; paketleri artık ağırlaşmaya başlayan çuvala koydum.

O ana kadar her şey yolundaydı, ama fırından çıkınca bir grup delikanlı gördüm. Yedi ya da sekiz kişiydiler, bahçe duvarında oturuyorlardı. Bunda garip bir şey yoktu. Garip olan aralarında konuşmuyor olmalarıydı. Hepsi, bir grup kurt gibi aç gözlerle bana bakıyor, ben fırına yaklaşırken her adımımı dikkatle izliyorlardı.

Dükkândan çıktığımda hâlâ oradaydılar. Yokuşu tırmanmaya başladığımda beni takip etmeye başladılar. Aynı yokuşu tırmanmaya karar vermiş olmaları büyük bir tesadüf olsa da bu durumdan fazla tedirgin olmamıştım. Altı ağabeyim de bana yoğun dövüş antrenmanları yaptırmıştı.

Ayakkabılarının sesinin giderek yaklaştığını duydum. Hızıma çok çabuk yetişiyorlardı ya da belki ben giderek daha yavaş yürüyordum. Çünkü korktuğumu düşünmelerini istemiyordum, ayrıca zaten çuval çok ağır ve tırmandığım yokuş çok dikti.

Merdivenlere gelmeden on iki adım önce, tam patikanın ormanı böldüğü ve ağaçların her iki tarafta da gürleşip güneşi kapattığı yerde bana yetiştiler.

“Çuvalı aç da içinde ne var görelim ,” dedi arkamdan bir ses.

İnsanlara emretmeyi alışkanlık haline getirmiş yüksek, derin bir sesti bu. içimden bir ses, tehlikeye ramak kaldığı­nı, bu sesin sahibinin insanlara acı çektirmekten hoşlandı­ğını ve yeni kurbanını aradığını söylüyordu.

Çuvalı omzumun üstünde daha da sıkı tutarak, yüzleş­mek için arkamı döndüm. Konuşan kişi grubun lideriydi. Buna hiç kuşku yoktu. Diğerlerinin sanki yemeğe ihtiyaç­ları varmış gibi ince, çökük suratları vardı; fakat lider çocuk, gruptaki herkesin yerine yemek yiyormuş gibi görü­nüyordu. Benden en az bir kafa uzundu. Omuzları geniş, ensesi kaim, yüzü de yuvarlaktı. Yanakları kırmızıydı, ama gözleri o kadar küçüktü ki göz kırpmıyormuş gibi görü­nüyordu.

Sanırım o çocuk orada olmasa ve bana kabadayılık taslamaya kalkmasa pek sinirlenmezdim. Sonuçta oğlanlardan bazıları gerçekten açlıktan ölmek üzere gibi görünüyordu, çuvalda bir sürü elma ve kek vardı.

“Bu çuval benim değil,” dedim. “Bay Gregory’nin .”

“Son çırağı bunu hiç umursamamıştı,” dedi lider olan, koca suratını suratıma yaklaştırarak. “O bizim için çuvalı­nı açardı. Biraz aklın varsa sen de öyle yaparsın. Ama eğer kolay yolu seçip çuvalı açmazsan, zor yolla olacak. Bu yolu hiç sevmeyeceksin ve sonuçta yine aynı şey olacak.”

Çete giderek yaklaşıyordu, birinin arkadan çuvala vurduğunu hissettim. O halde bile pes etmeyip, arkama dönüp hiç göz kırpmamaya çalışarak liderin domuz gözlerine baktım.

Tam o sırada hepimizi şaşırtacak bir şey oldu. Sağ tarafımda, ağaçların arasında bir şey kıpırdıyordu, hepimiz dönüp baktık.

Gölgelerin arasında karanlık bir şekil vardı, gözlerim karanlığa alışınca bunun bir kız olduğunu gördüm. Yavaşça bize doğru yürüyordu; fakat o kadar sessiz yürüyordu ki yere minik bir iğne düşse sesini duyardınız ve o kadar yumuşak hareket ediyordu ki uçuyor sanırdınız. Ağaç gölgelerinin bittiği yerde durdu, gün ışığına çıkmak istemiyor gibiydi.

“Neden onu rahat bırakmıyorsunuz?” dedi. Söyledikleri bir soru gibiydi, ama ses tonu bir emir gibi geliyordu.

“Sana ne?” dedi çete lideri, çenesini ileri itip yumruklarını sıkarak.

“Korkmanız gereken ben değilim,” diye cevap verdi kız gölgelerin içinden. “Lizzie geri döndü ve söylediğimi yapmazsanız cevabını Lizzie’ye verirsiniz.”

“Lizzie m i?” diye sordu çete lideri, bir adım geriye giderken.

Kemikli Lizzie, teyzem. Duymadığını söyleme şimdi…”

Zamanın duracak kadar yavaşladığını hissettiğiniz oldu mu hiç? Hiç, saati bir sonraki tik sesinin gelmesi saatler alıyormuş gibi dinlediğiniz oldu mu? İşte kız, dişlerinin arasından çok yüksek bir sesle tısladığı ana kadar zaman öyle durmuş gibiydi. Sonra tekrar konuştu:

“Haydi,” dedi. “Kesin ve gidin! Gidin, çabuk gidin, yoksa ölürsünüz.”

Çete bu sözlerden anında etkilendi. Bazılarının yüzündeki ifadeyi yakalamıştım ve bu ifade sadece korkunun izlerini taşımıyordu. Dehşete kapılmışlardı, neredeyse panik halindeydiler. Liderleri topuklarının üzerinde geri dönüp yokuş aşağı koşmaya başladı, diğerleri de onu takip etti.

Neden bu kadar korkmuşlardı, bilmiyordum; ama ben de kaçmak istemiştim. Kız, kocaman gözleriyle bana bakıyordu. Uzuvlarımı düzgün hareket ettiremiyor gibi hissediyordum . Kendimi her an saldırmaya hazır bir kakım görmüş fare gibi hissediyordum.

Sol bacağımı hareket etmeye zorlayıp vücudumu ağaçlara, burnumun gösterdiği yere döndürdüm, ama Hayalet’in çuvalı hâlâ elimdeydi. Bu kız her kim olursa olsun bu çuvalı vermeyecektim.

“Sen de kaçmayacak mısın?” diye sordu.

Başımı salladım, ama ağzım o kadar kurumuştu ki konuşmayı denemek için bile kendime güvenemedim. Dudaklarımdan yanlış kelimeler döküleceğini biliyordum.

Muhtemelen benim yaşımdaydı ya da olsa olsa biraz daha küçük. Yüzü çok güzeldi. Kocaman, kahverengi gözleri, çı­kık elmacık kemikleri ve uzun siyah saçları vardı. Beyaz bir kuşakla belini sımsıkı saran, siyah bir elbise giyiyordu. Ama
bütün bunlara bakınca birden beni rahatsız eden bir şey fark ettim. Kız sivri burunlu ayakkabı giyiyordu.

Hemen Hayalet’in uyarısını hatırladım. Ama yine de diğerleri gibi kaçıp gitmek yerine olduğum yerde durdum.

“Bana teşekkür etmeyecek m isin?” diye sordu. “Teşekkür almak için iyilik yapmak gerekir.”

“Teşekkürler,” dedim acemice, ilk kelimeyi söylemeyi başararak.

“Peki, bu da bir başlangıç,” dedi. “Ama düzgün bir şekilde teşekkür etmek için bana bir şey vermen lazım, değil mi? Şimdilik bir kek, bir de elma iş görür. Fazla bir şey değil. Çuvalın içinde çok fazla şey var, yaşlı Gregory hiçbir şey anlamaz, anlasa da bir şey demez.”

Hayalet’e ‘Yaşlı Gregory’ dediğini duymak beni çok şaşırtmıştı. Hayalet’in böyle anılmaktan hoşlanmayacağını biliyordum, bu da bana iki şey açıklıyordu. Birincisi, kızın Hayalet’e pek saygısı yoktu, İkincisi ondan hiç korkmuyordu. Geldiğim yerde, insanlar Hayalet’in mahalleye gelmiş olma ihtimalini düşününce bile ürperirdi.

“Üzgünüm,” dedim, “ama yapamam. Çuvalın içindekiler benim değil.”

Uzun süre konuşmadan gözlerini bana dikti. Bir ara dişlerinin arasından bana tıslayacağını düşündüm. Ben de gözlerimi ona diktim. Gözümü kırpmamaya çalışıyordum. Sonunda yüzünde hafif bir gülümseme belirdi ve tekrar konuştu:

“O halde bir söz vermen gerek,”

“Söz mü?” diye sordum, ne demek istediğini merak ederek.

“Benim sana yardım ettiğim gibi sen de bana yardım edeceğine söz ver. Şu anda yardıma ihtiyacım yok, ama belki bir gün olur.”

“Tamam,” dedim, “eğer gelecekte yardıma ihtiyacın olursa yardım istemen yeterli.”

“Adın ne?” dedi kocaman gülümseyerek.

“Tom Ward.”

“Benim adım da Alice, biraz ileride yaşıyorum,” dedi ağaçların ardını göstererek. “Kemikli Lizzie’nin en sevdiği yeğeniyim.”

Kemikli Lizzie tuhaf bir isimdi, ama böyle söylemek kabalık olurdu. Her kimse, ismi bile köy halkını korkutmaya yetiyordu.

Sohbetimiz bu şekilde sona erdi. Kendi yollarımıza gitmek üzere ayrıldık, fakat birbirimizden uzaklaşırken başı­nı çevirip bana seslendi:

“Kendine dikkat et. Sonun Yaşlı Gregory’nin son çırağı gibi olmasın.”

“Ona ne oldu?” diye sordum.

“Yaşlı Gregory’ye sor!” diye bağırdı, ağaçların arasına girerken.

Geri döndüğümde Hayalet, elindeki listeye bakarak çuvalın içindekileri dikkatle kontrol etti.

Kontrol etmeyi bitirince, “Köyde herhangi bir sorunla karşılaştın mı?” diye sordu.

“Bazı çocuklar beni yokuş boyunca takip edip çuvalı aç­mamı istedi, ama ben olmaz dedim,” dedim.

“Çok cesur davranmışsın,” dedi Hayalet. “Bir daha ki sefere birkaç elma ve kek versen hiç fena olmaz. Hayat zaten yeterince zor ve bazıları çok fakir ailelerin çocukları. Benden bir şeyler isterler diye, her zaman fazladan bir şeyler alırım .”

Sinirlenmiştim. Bunu bana önceden söyleseydi ya!

“Önce sana sormadan vermek istemedim,” dedim.

Hayalet kaşlarını kaldırdı. “Onlara birkaç elma ve kek vermek istemiş miydin?”

“Bana kabadayılık taşlanmasından hoşlanmam,” dedim.

“Ama içlerinden bazıları gerçekten çok aç görünüyordu.”

“O halde gelecek sefere içgüdülerine güven ve inisiyatifini kullan,” dedi Hayalet. “İçinden gelen sese kulak ver. Nadiren yanılır. Bir Hayalet iç sesine çok güvenir, çünkü bazen o ses ölüm ve yaşam arasındaki farkı gösterebilir. Bu da sende keşfetmemiz gereken başka bir şey, içgüdülerinin güvenilir olup olmadığı.”

Sustu, gözlerini dikmiş bana bakıyordu, yeşil gözleri içime işliyordu.

“Kızlarla ilgili bir sorun çıktı mı?” diye sordu aniden. Ona hâlâ kızgın olduğum için sorusuna düzgün cevap vermedim.

“Hiç sorun olmadı,” dedim.

Yalan değildi, çünkü Alice bana yardım etmişti, bu da bir sorun değildi. Yine de asıl kastettiği bir kızla tanışıp tanışmadığımdı ve ona Alice’ten bahsetmem gerekirdi. Özellikle de sivri burun ayakkabıları olduğundan.

Bir çırak olarak pek çok hata yapmıştım ve bu, ikinci ciddi hatamdı: Hayalet’e bütün gerçeği anlatmamak. Birincisi ve daha ciddi olanıysa, Alice’e söz vermemdi.

devamı…

Yazar: Joseph Delaney

Türkçeleştiren: Ceren Aral

Hayaletin Çırağı I. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı II. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı III. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı V. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IX. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı X. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

 

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 5]

One thought to “Hayaletin Çırağı VI. Bölüm Sivri Burun Ayakkabılı Kız”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir