Skip to main content

Hayaletin Çırağı XIII. Bölüm

Hayaletin Çırağı XIII. Bölüm

Kıllı Domuzlar

Koşarak evden çıkıp kuzeye, Cellat Tepesi’ne yöneldim. Kuzey Otlağı’na varana kadar panik halinde koştum. Yardıma ihtiyacım vardı, derhal yardıma ihtiyacım vardı. Chipenden’a dönüyordum. Şu anda bana bir tek Hayalet yardım edebilirdi.

Sınır çitlerine ulaştığımda hayvanların sesi aniden kesildi. Dönüp çiftliğe baktım. Çiftliğin ötesinde, gri tarlaların arasındaki kara bir iz gibi kıvrıla kıvrıla uzaklara giden tek bir toprak yol vardı.

işte o sırada yolda bir ışık gördüm. Bir at arabası çiftliğe doğru geliyordu. Bu annem miydi? Birkaç saniye için çok umutluydum. Fakat araba çiftlik girişine yaklaştıkça, ciğerleri balgam dolmuş birinin dolu dolu öksürdüğünü duydum ve birinin yere tükürdüğünü. Bu Burun’du, domuz kasabı. Domuzlarımızdan beşini kesecekti ve sonra her birini yüzmek uzun zaman alacaktı; bu nedenle acele ediyordu.

Hiçbir zaman bana bir kötülüğü dokunmamıştı, ama işini bitirip de çiftlikten gidince hep rahatlardım. Annem de onu hiçbir zaman sevmemişti. Sürekli balgam çıkarıp bahçeye tükürmesi annemin hiç hoşuna gitmiyordu. Kocaman bir adamdı, boyu Jack ’den uzundu, kolları
kaslıydı. Onun mesleği için kas gücü çok önemliydi. Bazı domuzlar insandan daha ağırdı ve bıçaktan kaçmak için çılgınca mücadele ederlerdi. Yine de Jack ’ten farklı bir yanı daha vardı. Hep kısa gömlekler giyer, alttaki iki düğmeyi açık bırakırdı. Yağlı, beyaz ve kıllı göbeği, pantolonuna kan bulaşmasın diye üzerine giydiği önlüğün üstünden sarkardı. Otuzundan büyük olamazdı, ama saçları seyrek ve cansızdı.

Gelenin annem olmadığını anlayınca umudumu yitirmiştim,  Burun’un gaz lambasını arabadan alışını ve aletlerini çıkarışını izledim. Ahırın kapısında, domuzların gözü önünde hazırlık yapıyordu.

Yeterince zaman kaybetmiştim, tam tırmanıp çitin öbür tarafına geçmiştim ki göz ucuyla aşağıdaki yokuşta bir kı­pırtı olduğunu gördüm. Bir gölge bana doğru geliyordu, Kuzey Otlağı’ndan bu tarafa doğru hızla ilerliyordu.

Bu Alice’ti. Beni takip etmesini istemiyordum, ama onunla şimdi ilgilenmek sonraya bırakmaktan daha iyi olurdu. Bu yüzden çitin üstüne oturup bana yetişmesini bekledim. Uzun süre beklemem gerekmedi, çünkü bütün tepeyi koşarak tırmandı.

Fazla yaklaşmayıp dokuz on adım ileride durdu, ellerini beline koymuş nefesinin normale dönmesini bekliyordu. Onu baştan aşağı süzdüm. Üzerinde yine siyah elbisesi ve sivri burunlu ayakkabıları vardı. Merdivenlerden aşağı koşarken onu uyandırmış olmalıydım, başka türlü bu kadar kısa sürede üstünü giyinip bana yetişemezdi.

“Seninle konuşmak istemiyorum,” dedim, sinirim sesimi titretiyor ve normalden yüksek çıkmasına neden oluyordu. “Peşimden gelerek de vaktini boşa harcama. Şansını çoktan kullandın, bu yüzden bundan sonra Chipenden’dan uzak dursan iyi edersin.”

“Ne yapman gerektiğini biliyorsan, benimle konuşsan iyi edersin,” dedi Alice. “Yakında artık çok geç olacak, bilmen gereken bir şey var. Malkin Ana çoktan buraya geldi.”

“Biliyorum ,” dedim, “onu gördüm.”

“Ama sadece aynada değil. Sadece orada değil. Orada, evin içinde bir yerde,” dedi parmağıyla çiftliği göstererek.

“Söyledim ya, biliyorum !” dedim sinirle. “Ay ışığında bıraktığı izleri gördüm, sana söylemek için yukarı çıktı­ğımda, neyle karşılaştım? Sen çoktan onunla konuşuyordun ve muhtemelen bu ilk değildi.”

Alice’in odasına ilk defa çıkıp ona kitabı verdiğim geceyi hatırladım. İçeri girdiğimde mum aynanın önünde duruyordu ve alevi yeni söndürülmüştü.

“Muhtemelen onu sen buraya getirdin,” diye suçladım onu. “Ona nerede olduğumu sen söyledin.”

“Doğru değil bu !” dedi, sesi benimki kadar öfkeliydi. Bana üç adım kadar yaklaştı. “Kokusunu aldım onun ve aynayı da nerede olduğunu anlamak için kullandım. Bu kadar yakın olduğunu fark edemezdim, değil mi? Benim için fazla güçlüydü, o yüzden uzaklaştıramadım. Şanslıyım ki tam zamanında geldin sen odaya. Şanslıyım ki aynayı kırdın sen!”

Alice’e inanmak istiyordum, ama ona nasıl güvenebilirdim? Birkaç adım daha yaklaşınca çitin diğer tarafına hemen atlayabilmek için biraz döndüm. “Ben Bay Gregory’yi getirmek için Chipenden’a geri dönüyorum,” dedim. “O ne yapılması gerektiğini bilir.”

“Bunun için vakit yok,” dedi Alice. “Geri döndüğünde çok geç kalmış olacaksın. Düşünmen gereken bir bebek var. Malkin Ana seni incitmek istiyor ama, insan kanına aç olacak. Genç kanları sever o en çok. Onu en çok bu güçlü yapar.”

Korkum Ellie’nin bebeğini unutmama neden olmuştu. Alice haklıydı. Cadı onu ele geçirmek istemezdi, ama kanı­nı isteyeceği kesindi. Hayalet’i buraya getirdiğimde iş işten geçmiş olacaktı.

“Ama ne yapabilirim ki?” diye sordum. “Malkin Ana’ya karşı şansım var mı?”

Alice omzunu silkip dudağını büktü. “Bu senin işin. Yaşlı Gregory kesin sana işe yarayacak bir şey öğretmiştir? Defterine not almadıysan, akimda kalmıştır. Sadece hatırlaman gerek, o kadar.”

“Cadılar hakkında çok şey anlatmadı,” dedim, birden Hayalet’e öfkelenerek. Eğitimim şimdiye kadar çoğunlukla öcülerle ilgili olmuştu, biraz da hortlaklar ve ruhlar. Oysa bütün sorunlarım cadılardan kaynaklanıyordu.

Yine de Alice’e güvenmiyordum, ama şu anda, söylediklerinden sonra Chipenden’a gidemezdim. Elayalet’i hiçbir şekilde zamanında buraya getiremezdim. Ellie’nin bebeğinin tehlikede olduğunu söylemesi ya iyi niyetliydi ya da çiftlikten uzaklaşmamam için Malkin Ana tarafından söyletiliyordu. Beni Hayalet’i uyarmaktan alıkoyan bu sözler, aynı zamanda cadının istediği anda bana saldırabileceği yerde kalmamı sağlamıştı.

Yokuş aşağı yürürken Alice’ten mümkün olduğunca uzak durmaya çalıştım, fakat bahçeden geçerken de, ön ahırın önünden geçerken de yanımdaydı. Burun, orada durmuş bıçaklarını bileyliyordu; beni gö­rünce başını kaldırıp selam verdi. Ben de selam verdim. Bana başını salladıktan sonra hiç konuşmadan Alice’i baş­tan aşağı iki kez süzdü. Sonra, mutfak kapısına varmadan hemen önce yüksek sesle uzun uzun ıslık çaldı. Burun’un suratı bir kurttan çok bir domuza benziyordu, ama bu ıslık, kurt sesini andıran, alaylı bir ıslıktı.

Alice onu duymamış gibi yaptı. Kahvaltıyı hazırlamadan önce yapması gereken başka bir iş vardı; doğru mutfağa girip öğle yemeğinde yiyeceğimiz tavuğu hazırlamaya başladı. Tavuk kapının önündeki çengele asılıydı. Kafası kesilmiş, içi bir gece önceden temizlenmişti. İşe, tavuğu su ve tuzla temizleyerek başladı. Bakışları ve parmakları yaptığı işe odaklanmıştı. En ufak bir noktayı bile gözden kaçırmıyordu.

O sırada, onu izlerken sonunda ele geçirilmiş bir bedene karşı işe yarayabilecek bir şeyi hatırladım.

Tuz ve demir!

Tam olarak emin olamıyordum ama denemeye değerdi. Hayalet bunları öcüleri çukura hapsetmek için kullanıyordu, ama bu belki cadılar için de işe yarayabilirdi. Bunu ele geçirilmiş birine serpersem Malkin Ana’yı dışarı çıkarabilirdim.

Alice’e güvenmediğim için tuz aldığımı görmesini istemiyordum. Bu nedenle işini bitirip mutfaktan çıkana kadar beklemeliydim. Bu işi hallettikten sonra, kendi işime baş­lamadan önce babamın atölyesine uğradım.

Aradığım şeyi bulmak fazla zamanımı almadı. Tezgâhının üstündeki raflarda duran eğelerin arasından en büyük, en pütürlü olanını seçtim. Bu eğeye “kazulet” derdik. Küçükken kulağım bükülmeden bu sözü kullanmamın tek yolu oydu. Sonra, eski bir metal kovanın köşesini törpülemeye başladım, çıkan ses dişimi kamaştırıyordu. Ama biraz sonra çok daha yüksek bir ses odayı doldurdu.

Bu ses, beş domuzdan ilk kesilenin çığlığıydı.

Malkin Ana’nın herhangi bir yerde olabileceğini biliyordum ve hâlâ birini ele geçirmediyse bile her an kurbanını seçebilirdi. Bu yüzden işe yoğunlaşmam ve gözümü sürekli açık tutmam gerekiyordu. Ama en azından şu an için elimde kendimi koruyacağım bir şey vardı.

Jack, Burun’a yardım etmemi istemişti, ama her zaman bir bahanem vardı, bunu bitirmek üzere olduğumu ve birazdan gideceğimi söylerdim. Vaktimi Burun’la çalışmak için harcarsam diğerlerine göz kulak olamazdım. Ben, işe alınmış bir eleman değil, sadece ziyarete gelen kardeşi olduğum için Jack fazla ısrar edemezdi, ama neredeyse edecekti.

Sonunda, öğle yemeğinden sonra, yüzü sinirden kapkara olmuş bir halde, Burun’a yardım ediyordu, bu da tam benim istediğim şeydi. Ön taraftaki ahırda çalışırsa uzaktan da olsa gözüm üstünde olabilirdi. Ayrıca Ellie ve Alice’i kontrol etmek için de sürekli bahaneler uydurdum. İkisinden biri ele geçirilmiş olabilirdi, ama eğer Ellie ele geçirildiyse, bebeği kurtarmak için fazla şansım olmazdı: Bebek genellikle ya onun kucağında oluyor ya da yanındaki beşikte uyuyordu.

Elimde tuz ve demir vardı, ama miktarın yeterli olup olmayacağını bilmiyordum. En iyi yöntem gümüş zincir olurdu. Kısa bir zincir bile hiç yoktan iyiydi. Küçükken, annem ve babamı, anneme ait olan gümüş bir zincirden bahsederken duymuştum. Hiç gümüş zincir taktığını görmemiştim, ama zincir hâlâ evin içinde bir yerlerde olabilirdi. Annemin sürekli kilitli tuttuğu çatının altındaki depoda neden olmasın?

Yatak odaları kilitli değildi. Normalde asla izin istemeden odalarına girmezdim, ama başka çarem yoktu. Annemin mücevher kutusuna baktım. Kutunun içinde broşlar ve yüzükler vardı, ama gümüş zincir yoktu. Bütün odayı aradım. Çekmecelere bakarken kendimi suçlu hissediyordum, ama yine de baktım. Deponun anahtarının burada olabileceğini düşündüm, ama o da yoktu. Odayı ararken merdivenlerde Jack ’in büyük postalları­ nın sesini duydum. Nefes bile almadan olduğum yerde durdum. Birkaç saniyeliğine kendi odasına girip tekrar aşağı
indi. Sonra, aramamı bitirdim, ama hiçbir şey bulamadığım için herkesi bir kez daha kontrol etmek üzere aşağı indim.

O gün hava dingin ve sessizdi, ahıra gittiğimde bir esinti hissettim. Batmaya başlayan güneş, kızıllığıyla her yeri aydınlatıp ısıtarak bir sonraki günün güzel olacağını müjdeliyordu. Ahırın önünde, büyük çengellere baş aşağı asılmış üç ölü domuz duruyordu. Pembeydiler, derileri yeni yüzülmüştü. Sonuncusunun kanı hâlâ kovaya süzülü­yordu. Burun’sa diz üstü çökmüş, bütün gücüyle çırpınan, dördüncü domuzla boğuşuyordu. Hangisinin daha çok homurdandığını söylemek zordu.

Ben önünden geçerken gömleğinin önü kana bulanmış olan Jack bana baktı, ama ben sadece gülümseyerek selam verdim. İşleri çoktu ve bir o kadar da yapmaları gereken iş vardı… Bu yüzden güneş battıktan sonra da dışarıda olurlardı. Ama şimdiye kadar en ufak bir baş dönmesi ya da ele geçirilme belirtisi göstermemişlerdi.

Bir saat sonra hava kararmıştı. Jack ve Burun hâlâ gölgelerini bahçenin diğer yanına yansıtan ateşin ışığında çalışıyorlardı. Her şey depodan bir çuval patates almak için ahırın arka tarafındaki karanlık alana gittiğimde başladı…

Bir çığlık duydum. Dehşet dolu bir çığlıktı. Olabilecek en kötü şeyle yüz yüze gelmiş bir kadın çığlığı…

Çuvalı elimden bırakıp ahırın ön tarafına koştum. Orada, gördüklerime inanamayarak donakaldım.

Ellie yaklaşık yirmi adım ötede ayakta durmuş, işkence yapılıyormuş gibi ellerini iki tarafa açmış, çığlık çığlığa bağırıyordu. Jack, bütün yüzü kana bulanmış bir halde yerde yatıyordu. Ellie’nin Jack yüzünden çığlık attığını düşünmüştüm. Ama hayır!.. Çığlık atmasının nedeni Burun’du. Gelmemi bekler gibi yüzünü bana dönmüş duruyordu. Sol elinde, domuzların boğazını kesmek için kullandığı, en sevdiği, en keskin bıçağı vardı. Donakalmıştım, çünkü Ellie’nin çığlığında ne duyduğumu biliyordum. Burun, sağ eliyle bebeği tutuyordu. Postallarında domuz kanı vardı ve hâlâ önlüğünden aşağı kan süzülüyordu. Bıçağı bebeğe yaklaştırdı. “Buraya gel çocuk,” diye seslendi olduğum tarafa doğ­ru. “Bana gel.” Sonra kahkaha attı.

Konuşurken ağzı kapanıp açılıyordu, fakat gelen onun sesi değildi. Bu ses Malkin Ana’nın sesiydi. Bu kahkaha da Burun’un bildik kahkahası değildi. Bu bir cadının homurdanarak attığı kahkahaydı.

Burun’a doğru yavaş bir adım attım. Sonra bir adım daha. Ona yaklaşmak istiyordum. Ellie’nin bebeğini kurtarmak istiyordum. Daha hızlı yürümeye çalıştım. Ama yapamıyordum. Ayaklarım kurşun gibi ağırlaşmıştı. Bacaklarım bana ait değilmiş gibi hareket ediyordu.

Aniden başımdan aşağı kaynar sular dökülmesine neden olan bir şey fark ettim. Burun’a sadece istediğim için yaklaşmıyordum. Malkin Ana çağırdığı için yürüyordum. Beni istediği hızla kendine çekiyordu, beni bekleyen bıçağa çekiyordu.

Kurtarmaya gitmiyordum. Ölmeye gidiyordum. Bir çeşit büyünün etkisi altındaydım. Bir tür baskı büyüsünün.

Irmak kenarında da benzer bir şey hissedebilirdim, ama orada sol elim ve kolum Malkin Ana’yı ırmağa atmak için kendi kendilerine hareket etmişti. Şimdiyse, uzuvlarım da en az aklım kadar güçsüzdü.

Burun’a giderek yaklaşıyordum. Beni bekleyen bıçağına adım adım yaklaşıyordum. Gözleri Malkin Ana’nın gözleriydi ve yüzü korkunç bir şekilde hareket ediyordu. Sanki içindeki cadı, yüzün şeklini bozuyor, yanakları patlayacak kadar şişiriyor, kocaman açılmış gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi pörtletiyor, kaşlarını aşağıya indiriyordu. Kaşlarının altındaki pörtlek gözlerinden ateş fışkırıyor ve önlerinde parıl parıl kırmızı alevler parlıyordu. Bir adım daha atarken kalbimin gümlediğini hissettim. Bir adım daha attım ve kalbim bir kez daha gümledi. Şimdi Burun’a çok daha yakınlaşmıştım. Güm, güm ediyordu kalbim, her adımda bir vuruşla.

Beni bekleyen bıçakla aramda beş adım kaldığında Alice’in çığlık çığlığa adımı bağırarak bize doğru koştuğunu duydum. Onu göz ucuyla gördüm. Gölgelerden çıkıp ateşin parıltısına geldi. Dosdoğru Burun’a koşuyordu, siyah saçları sert bir rüzgârda kalmış gibi arkasında uçuşuyordu.

Hızını hiç kesmeden, yolunu hiç değiştirmeden bütün gücüyle Burun’a tekme attı. Adamın önlüğünün biraz üzerine nişan almıştı. Ayakkabısının sivri burnu, yağlı göbeğin içine girmiş, sadece topuk kısmı dışarıda kalmıştı.

Burun’un nefesi kesildi, iki büklüm olup bebeği elinden düşürdü; fakat Alice bir kedinin kıvraklığıyla dizlerinin üstüne çöküp yere düşmeden önce tuttu bebeği. Sonra bir yıldırım gibi geriye dönüp Ellie’ye koşmaya başladı. Alice’in sivri burunlu ayakkabısı Burun’un göbeğine girdiği
anda büyü bozulmuştu. Tekrar özgürdüm. Uzuvlarımı kendi kendime oynatacak kadar özgürdüm. Hareket etmek için özgürdüm. Ya da saldırmak için.

Burun iki büklüm olmuştu, ama tekrar ayağa kalktı ve bebeği elinden düşürmüş olsa bile, bıçak hâlâ elindeydi. Bıçağı bana doğru savurduğunu gördüm. Ayrıca biraz da yalpaladı. Belki başı dönüyordu, belki de sadece Alice’in sivri burun ayakkabısından dolayı yalpalıyordu.

Büyünün etkisinden kurtulunca içimdeki bütün duygular gün yüzüne çıkmaya başladı. Jack’e yapılanlardan dolayı acı, Ellie’nin bebeğinin içine atıldığı tehlikelerden dolayı korku ve aileme olabilecek olanlar için öfke duyuyordum. İşte o anda, bir Hayalet olmak için doğmuş olduğumu anlamıştım. Yeryüzünde yaşamış en iyi Hayalet olmak için… Annemin benimle gurur duymasını sağlayabilirdim ve sağ­layacaktım.

Korkuyla dolu olmak yerine hem buz kesmiş, hem de alev alev yanıyordum. İçimde, nefret kabarıyor ve kaynayan öfke patlamaya hazır bir şekilde bekliyordu. Dışımsa, buz kesmiş kadar soğuktu, aklım çok hızlı çalışıyordu, nefesim yavaşlamıştı.

Ellerimi pantolonumun içine soktum. Sonra avuçlarımı ceplerimdekiyle doldurup bir anda çıkardım ve içlerindekileri Burun’un kafasına savurdum; sağ elimden beyaz bir şey ve sol elimden kara bir şey savruldu. Burun’un kafasına ve omuzlarına çarparken ikisi, kara ve beyaz birer bulut gibi bir araya geldi.

Tuz ve demir… Bir öcüye karşı en etkili karışım. Gücü emmek için demir; gücü yakmak için tuz. Eski bir kovandan törpülenip alınmış demir ve annemin mutfağından alınmış tuz… Bu karışımın cadının üstünde de aynı etkiyi göstermesini umuyordum.

Sanırım bu tür bir karışımın yüzüne fırlatılması hiç kimseye iyi gelmez -en azından öksürmenize ya da tıksırmanıza neden olur- ama Burun üzerindeki etkisi bundan çok daha kötü olmuştu. Önce yumruğu açıldı ve bıçağı yere düştü. Gözleri yuvalarında döndü ve Burun yavaş yavaş
öne eğilip dizlerinin üzerine düştü. Sonra alnını yere sert bir şekilde çarptı ve yüzünün bir tarafı buruştu.

Sol burun deliğinden dışarı yoğun ve ince bir şey sızdı. Orada öylece durup Malkin Ana’nm, adamın burun deliğinden çıkıp eski görüntüsüne gelişini izledim. Evet bu Malkin Anaydı, fakat bazı yerleri eskisiyle aynıyken diğer kısımları biraz farklı görünüyordu.

Büyüklüğü onu son gördüğüm halinin üçte biri kadardı. Şu anda omuzları diz hizamı biraz geçiyordu, fakat üzerinde hâlâ yere sürünen uzun pelerini vardı. Gri-beyaz saçları hâlâ küflenmiş perdeler gibi omuzlarını örtüyordu. Asıl farklı olan cildiydi. Parlıyordu, tuhaf görünüyordu, buruşmuş ve esnemişti. Fakat gözleri hiç değişmemişti. Geriye dönüp ahırın köşesine gitmeden önce dönüp bana baktı. Hâlâ küçülüyordu. Demir ve tuzun etkisi hâlâ devam ettiği için mi böyle olmuştu merak ediyordum. Başka ne yapabileceğimi bilmiyordum. Bu yüzden orada durup gidişini izledim, hareket edemeyecek kadar bitkindim.

Alice benim gibi değildi. Bebeği Ellie’ye verdikten sonra, ateşe doğru koştu. Ucu yanan bir odun parçası alıp önünde tutarak Malkin Ana ya doğru koştu.

Ne yapmak üzere olduğunu biliyordum. Ateşle dokunduğu anda cadı alev alacaktı. İçimden bir şey bunun olmasını istemiyordu, çünkü bu çok korkunçtu, bu yüzden koşarak önümden geçerken kolundan yakalayıp kendime doğru çevirdim, böylece elindeki odun yere düştü.

Öfke içinde bana döndü, birazdan sivri burunlu ayakkabısını bedenimde hissedeceğimi sandım. Ama onun yerine kolumu öyle bir sıktı ki tırnakları etime girdi.

“Daha acımasız olmazsan ölürsün!” diye tısladı suratı­ma. “Sadece Yaşlı Gregory’nin dediklerini yapmak yetmez. Sen de diğerleri gibi ölürsün!”

Beni bıraktı, koluma baktığımda tırnaklarının geçtiği yerlerde kan damlaları olduğunu gördüm.

“Geri dönmelerini engellemek için bir cadıyı yakmak zorundasın,” dedi Alice, sesindeki öfke azalmıştı. “Onları çukura gömmek iyi değildir. Bu sadece olacak olanları ertelemek olur. Yaşlı Gregory bunu biliyor, ama yakma işlemini uygulamak için fazla yufka yürekli. Artık çok geç…”

Malkin Ana ahırın köşesinden dönüp gözden kaybolmak üzereydi, hâlâ her adımında biraz daha küçülüyordu, pelerini arkasından sürünüyordu.

İşte o sırada cadının çok büyük bir hata yaptığını fark ettim. Yanlış yöne, en büyük domuz ağılına doğru gidiyordu. Artık çitlerin en alçak kalasının altından bile geçebilecek kadar küçüktü.

Domuzlar çok çok kötü bir gün geçirmişti. Aralarından beş tanesi ölmüştü, ayrıca bu iş onları korkudan çılgına çevirecek kadar çok gürültülü ve pis bir işti. Yani pek mutlu değillerdi, en azından ağıllarına girmek için iyi bir zamanlama değildi. Ayrıca büyük, kıllı domuzlar ne olursa yerdi. Artık çığlık çığlığa bağırma sırası Malkin Ana’nındı ve çığ­lıkları çok uzun sürdü.

Ellie çok korkmuştu, dehşete kapılmıştı. Olanlara ve yaptıklarımıza inanamıyor gibi bize bakıyordu. Gerçek yü­zümü ilk kez görüyormuş gibi bana bakıyordu. Ne olduğumu şimdi anlamış gibi bakıyordu.

Bir şey daha anlamıştım. İlk defa, Hayalet’in çırağı olmanın ne demek olduğunu gerçekten anlamıştım. İnsanların yanımızdan geçmemek için yolun karşısına geçtiğini görmüştüm. Sırf köylerinden geçtiğimiz için titrediklerini ya da istavroz çıkardıklarını görmüştüm, ama onları hiç üzerime almamıştım. Bana göre onlar, bana değil, Hayalet’e gösterilen tepkilerdi.

Fakat bunu görmezden gelemezdim, aklımdan da çı­karamazdım. Bu tepki direk bana gösteriliyordu ve kendi evimde oluyordu.

O an, kendimi şimdiye kadar hissetmiş olduğumdan daha fazla yalnız hissettim.

devamı…

Yazar: Joseph Delaney

Türkçeleştiren: Ceren Aral

Hayaletin Çırağı I. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı II. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı III. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı V. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IX. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı X. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

 

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 0 Ortalaması: 0]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir