Skip to main content

Hayaltin Çırağı XIV. Bölüm

Hayaltin Çırağı XIV. Bölüm

Hayaletin Tavsiyesi

Yine de her şey kötü değildi. Sonuçta Jack ölmemişti. Fazla soru sormak istemedim, çünkü olanlar zaten herkesi çok üzmüştü, ama anladığım kadarıyla Burun, Jack ’le birlikte beşinci domuzu yüzerken bir anda kudurup Jack ’e saldırmıştı.

Jack ’in suratındaki kan, domuz kanıydı. Bir tahta parçasıyla darbe almış ve bayılmıştı. Sonra Burun eve girip bebeği kaçırmıştı. Ona yakınlaşmam için bebeği yem olarak kullanmıştı, böylece bıçağı benim üzerimde kullanabilecekti.

Tabi, şimdi bunları anlatma biçimim pek doğru değil. Bunları yapan aslında Burun değildi. O ele geçirilmişti, bedenini Malkin Ana kullanıyordu. Burun, birkaç saat sonra kendine geldi, şaşkın bir halde eve gidip acıyan göbeğine pansuman yaptırdı. Olan hiçbir şeyi hatırlamıyor gibi gö­rünüyordu. Hiçbirimiz de onu bu konuda aydınlatmak istemedik.

O gece kimse fazla uyumadı. Ellie mutfaktaki şömineyi yaktıktan sonra bütün gece oturdu, bebeğin sürekli gö­zünün önünde olmasını istiyordu. Jack başındaki yaraya pansuman yapıp yattı, fakat sürekli uyanıp kusmak için bahçeye fırladı.

Güneş doğmadan bir saat kadar önce annem eve geldi. O da pek mutlu görünmüyordu. Ters giden bir şeyler olmuş gibiydi.

Karşılayıp çantasını aldım, “iyi misin anne?” diye sordum. “Yorgun görünüyorsun.”

“Beni boş ver evlat. Burada neler oldu? Yüzüne bakar bakmaz ters giden bir şeyler olduğu anlaşılıyor.”

“Uzun hikâye,” dedim. “Önce içeri girelim.” Biz mutfağa girince Ellie, annemi gördüğü için o kadar rahatlamıştı ki ağlamaya başladı. Onu gören bebek de ağlı­yordu. Bu sırada, Jack de aşağıya inmişti. Herkes aynı anda anneme, olanları anlatmaya başladı, ama ben birkaç saniye
sonra Jack kendi hikâyesini abartarak anlatmaya başlayınca sustum.

Annem derhal Jack ’i susturup, “Sesini alçalt Jack! Burası hâlâ benim evim ve yüksek sese izin veremem,” dedi.

Jack, Ellie’nin önünde kendisiyle bu şekilde konuşulmasından hoşlanmadı, ama tartışmaması gerektiğini biliyordu.

Annem, Jack ’ten başlayarak sırayla hepimize tam olarak neler olduğunu anlattırdı. En son konuşan bendim ve sıra bana geldiğinde, yalnız başımıza konuşabilmek için Ellie ve Jack ’i odalarına gönderdi. Fazla konuşmadı. Sadece sessizce dinledi ve ardından elimi tuttu.

Son olarak da Alice’in odasına çıkıp uzun süre onunla konuştu.

Hayalet güneş doğduktan yaklaşık bir saat sonra geldi. Geleceğini tahmin etmiştim. Beni bahçe kapısında bekledi,  ben de dışarı çıkıp o değneğine yaslanırken hikâyeyi bir kez de ona anlattım. Hikâyem bitince başını salladı.

“Yanlış bir şeyler olduğunu hissettim delikanlı, ama çok geç geldim. Yine de üstesinden iyi gelmişsin. Hem inisiyatifini kullanmış hem de sana öğrettiğim bazı şeyleri hatırlamışsın. Diğer her şey yanlış olsa da demir ve tuzdan geçer not aldın.”

“Alice’in Malkin Ana’yı yakmasına izin vermeli miydim?” diye sordum.

Bana bakıp sakalını kaşıdı. “Dediğim gibi bir cadıyı yakmak canicedir ve ben kendi adıma bu işlemi sevmiyorum.”

“Sanırım Malkin Ana’yla tekrar karşılaşacağım,” dedim.

Hayalet gülümsedi. “Hayır delikanlı, huzurlu olabilirsin çünkü artık bu dünyaya geri gelmeyecek. En son olanlardan sonra gelmez. Bir cadının kalbini yemekle ilgili söylediklerimi hatırlıyor musun? İşte o domuzlar bizim için bunu yaptı bile.”

“Sadece kalbini değil, her parçasını yediler,” dedim. “Yani şimdi güvende miyim? Gerçekten güvende miyim? Geri gelemez mi?”

“Ah, evet Malkin Ana’dan kurtuldun. Fakat dışarıda en az onun kadar kötü olan tehlikeler de var. Yine de şimdilik güvendesin.”

Çok rahatlamıştım, omuzlarımdan büyük bir yük kalkmıştı. Bir kâbusun içinde yaşıyordum, fakat şimdi, Malkin Ana tehlikesi ortadan kalkınca dünya artık daha parıltılı, daha mutlu bir yer gibi görünüyordu.

“Yine saçma bir hata yapana kadar güvendesin,” diye ekledi Hayalet. “Ayrıca yapmayacağını da söyleme. Hiç hata yapmayan kişi, hiçbir şey yapmayan kişidir. Hata yapmak, işi öğrenmenin bir parçasıdır. Pekâlâ, şimdi neler yapılacak?”

“Ne konuda?” diye sordum, ne ima ettiğini anlamayarak.

“Kız konusunda delikanlı,” dedi. “Sanırım onun için bir çukur kazılacak. Başka bir yol göremiyorum.”

“Ama sonuçta Ellie’nin bebeğini kurtardı,” diyerek karşı çıktım. “Benim hayatımı da o kurtardı.”

“Aynayı kullandı delikanlı. Bu kötüye işaret. Lizzie ona çok şey öğretmiş. Çok fazla şey. Şimdi bize bu bilgileri kullanmaya hazır olduğunu gösterdi. Bundan sonra ne yapacak?” “Ama iyi niyetliydi. Aynayı Malkin Ana yı bulmak için kullandı. ”

“Belki de… Ama çok şey biliyor ve çok akıllı. Şimdilik sadece bir kız çocuğu, ama bir gün bir kadın olacak ve zeki kadınlar tehlikelidir.”

“Annem de zeki,” dedim söylediği şeye kızarak. “Ama aynı zamanda da iyi. Yaptığı her şeyi iyi olması için yapar. Aklını insanlara yardım etmek için kullanır. Ben küçükken, bir gün Cellat Tepesi’ndeki hortlaklar beni o kadar korkutmuştu ki uyuyamıyordum. Annem karanlık çöktükten sonra tepeye çıkıp onları susturmuştu. Aylar boyunca sessiz kaldılar.”

Birlikte geçirdiğimiz ilk sabah, Hayalet bana hortlaklar konusunda yapılabilecek fazla bir şey olmadığını söylediğini ama annemin, onun bu tezinin yanlış olduğunu kanıtladığını da ekleyebilirdim. Ama yapmadım. O zamana kadar zaten o kadar çok konuşmuştum ki bunu söylememe gerek kalmamıştı.

Hayalet hiçbir şey demedi. Eve bakıyordu.

“Anneme Alice hakkında ne düşündüğünü sor,” diye önerdim. “Onunla iyi geçiniyor gibi.”

“Bunu zaten yapacaktım,” dedi Hayalet. “Küçük bir konuşma yapmamızın vakti geldi. Biz konuşmamızı bitirene kadar burada bekle.”

Hayalet’in bahçeden geçişini izledim. O daha mutfak kapısına ulaşmadan, kapı açıldı ve annem eşiğe çıkıp onu karşıladı.

Sonradan konuştukları bazı şeyleri öğrenebildim. Ama neredeyse yarım saat boyunca konuşmuştular ve konu hortlaklara geldi mi hiç bilmiyorum. Hayalet sonunda gü­neş ışığına çıktığında annem, kapının eşiğinde kaldı. O sı­rada Hayalet tuhaf bir şey yaptı. Daha önce böyle yaptığını hiç görmemiştim. Önce sadece anneme hoşça kal demek için kafasını salladığını sanmıştım, ama bu hareket bundan biraz fazlasıydı. Omuzları da hareket etmişti. Küçük bir hareketti, ama belirgindi. Hayalet giderken annemi küçük bir reveransla selamladı.

Bahçeyi geçip bana doğru yürürken kendi kendine gülümsüyormuş gibi görünüyordu. “Şimdi Chipenden’a gitmek için ayrılıyorum,” dedi, “ama sanırım annen senin bir gece daha burada kalmanı ister. Neyse, ben kararı sana bırakıyorum ,” dedi Hayalet. “Kızı ya geri getir ve çukura bağlayalım ya da Staumin’e, teyzesinin yanma götür. Seçim senin. Doğru olanı bulmak için içgüdülerini kullan. Ne yapman gerektiğini anlayacaksın.”

Sonra gitti, beni allak bullak bir halde bırakarak uzaklaştı. Alice konusunda ne yapmak istediğimi biliyordum, ama doğru şeyi yapmam gerekiyordu.

Bir akşam daha annemin yemeğini yiyecektim. Babam da o zamana kadar geri dönmüştü. Annem onu gördüğü için mutlu olsa da, ters bir şeyler vardı, görünmez bir bulut gibi masanın üzerinde gezinen bir sorun… Bunun bir kutlama yemeği olmadığı belliydi ve kimsenin de ağzını bıçak açmıyordu.

Fakat yemek güzeldi, annemin özel güveçlerinden biriydi ve bu yüzden, sessizliği pek önemsemedim. Midemi doldurmakla meşguldüm. Jack daha tabağını bitirmeden ben, ikinci tabağımı yiyordum.

Jack ’in iştahı yerine gelmişti, ama o da herkes gibi biraz durgundu. Çok şey atlatmıştı, alnındaki büyük şişlik de bunun ispatıydı. Alice’e gelince, ona Hayalet’in söylediklerinden bahsetmedim, ama yine de neler konuştuğumuzu bildiğini hissediyordum. Yemek sırasında hiç konuşmadı. Ama aramızda en sessiz olan kişi Ellie’ydi. Bebeğini geri almış olmanın sevincine rağmen yaşadıkları ve gördükleri onu çok
üzmüştü; atlatması uzun sürecek gibi görünüyordu.

Diğerleri odalarına çıktıktan sonra, çıraklığa gideceğim günden önceki gece olduğu gibi, annem mutfakta kalmamı istedi. Ama yüzünde gördüğüm ifade, bu defa ki konuşmanın farklı olacağını söylüyordu. Önceden benimle konuşurken sert, ama umutluydu. Her şeyin yolunda gideceğinden emin olurdu. Şimdiyse, mutsuz ve kararsız görünüyordu.

“Yaklaşık yirmi beş yıldır bu viyaletteki bebeklerin dünyaya gelmesine yardım ediyorum,” dedi sallanan sandalyesinde otururken. “Birkaç tanesini kaybettim. Bu anne ve baba için çok üzücü olsa da doğal bir şey. Çiftlik hayvanlarına da oluyor Tom. Kendi gözünle de gördün.”

Başımı salladım. Her yıl birkaç kuzu ölü doğardı. Bu olağan bir şeydi.

“Bu defa durum daha kötüydü,” dedi annem. “Bu defa hem anne hem de bebek öldü. Bu daha önce başıma hiç gelmemişti. Doğru bitkileri ve doğru karışımları biliyorum. Ciddi bir kanamayla nasıl başa çıkılacağını biliyorum. Ne yapmam gerektiğini biliyorum. Ayrıca bu anne, genç ve güçlüydü. Ölmemeliydi ama onu kurtaramadım. Yapabileceğim her şeyi yaptım, ama onu kurtaramadım. Ve bu bana acı veriyor. Kalbimi acıtıyor.”

Annem hıçkırıp ellerini göğsüne koydu. Bir an için ağ­layacağını sandım, fakat derin bir nefes aldı ve gücünü tekrar topladı.

“Ama koyunlar ölüyor anne, bazen inekler de doğum yaparken ölüyor,” dedim ona. “Bir anne eninde sonunda ölecektir. Bu kadar zaman böyle olmadan çalışmış olman bir mucize.”

Elimden gelen her şeyi yaptım, ama annemi avutmak çok zordu. Annem kendini çok kötü hissediyordu. Bu olay her şeyin kötü tarafını görmesine neden olmuştu.

“Karanlık giderek genişliyor evlat,” dedi. “Ve bu, beklediğimden daha hızlı oluyor. Bu olana kadar erişkin bir erkek olmuş ve deneyim kazanmış olmanı umuyordum. Bu yüzden ustanın dediği her şeyi büyük bir dikkatle dinlemelisin. Mümkün olduğu kadar kısa bir sürede kendini hazırlamalı ve Latince derslerine iyi çalışmalısın.”

Sonra susup elimi tuttu. “Kitaba bir bakayım.”

Kitabı ona verince sık sık durup birkaç satır okuyarak sayfaları çevirdi. “Kitap işe yaradı mı?” diye sordu.

“Pek değil,” diye itiraf ettim.

“Ustan bu kitabı kendisi yazdı. Bunu sana söyledi mi?”

Başımı salladım. “Alice kitabın bir rahip tarafından yazıldığını söylem işti.”

Annem gülümsedi. “Ustan bir zamanlar bir rahipti. Her şey böyle başladı. Bir gün kesinlikle sana anlatacaktır. Ama sen sorma. Bırak kendisi için uygun bir zamanda anlatsın bunu sana.”

“Bay Gregory’yle bunu mu konuştunuz?” diye sordum.

“Bunu ve başka şeyleri, ama genel olarak Alice’i… Bana, Alice’e yapılması gerekenler konusundaki düşüncelerimi sordu. Ben de bunu sana bırakması gerektiğini söyledim. Peki sen bir karar verdin mi?”

Omzumu silktim. “Ben hâlâ emin değilim, ama Gregory içgüdülerimi kullanmamı söyledi.”

“Bu iyi bir tavsiye evlat,” dedi annem.

“Ama sen ne düşünüyorsun anne?” diye sordum. “Bay Gregory’ye, Alice hakkında ne söyledin? Alice bir cadı mı?  En azından bunu söyle.”

“Hayır,” dedi annem alçak sesle, “ama bir gün cadı olacak. Bir cadı kalbi taşıyarak doğdu ve bu yolu izlemekten başka pek bir seçeneği yok.”

“O halde Chipenden’daki çukura girmesi gerek,” dedim üzgün bir şekilde başımı eğerek.

“Derslerini hatırla,” dedi annem sert bir ses tonuyla. “Ustanın sana öğrettiklerini hatırla. Tek bir cadı çeşidi yoktur.”

“İyi niyetli,” dedim. “Yani sence Alice, başkalarına yardım eden, iyi bir cadı olabilir mi?”

“Olabilir. Ya da olmayabilir. Gerçekten ne düşündüğü­mü biliyor musun? Bunu duymak istemeyebilirsin.”

“İsterim ,” dedim.

“Alice’in sonunda ne sadece iyi ne de kötü olma olası­lığı var. İkisinin tam ortasında olabilir. Böyle olursa onu tanımak çok tehlikeli olacaktır. Hayatının felaketi olabilir, yaptığın her şeyin üzerinde biten bir çeşit küfe ya da zehre dönüşebilir. Ya da hayatında edinebileceğin en iyi ve en
güçlü arkadaşın olabilir. Dünyayı değiştirecek biri olabilir. Ne tarafa gideceğini bilmiyorum. Ne kadar uğraşırsam uğ­raşayım, bunu göremiyorum.”

“Bunu nasıl görebiliyorsun anne?” diye sordum. “Bay Gregory kehanetlere inanmadığını söyledi. Geleceğin kesin olmadığını söyledi.”

Annem elini omzuma koyup güven verici bir şekilde sıktı. “Hepimiz için açıkça görülebilen seçenekler vardır,” dedi. “Ama belki de hayatında vereceğin en önemli kararlardan biri Alice hakkında olacak. Şimdi yatağına git ve uyuyabilirsen güzelce uyu. Kararını yarın, güneş parlarken ver.”

Anneme Cellat Tepesi’ndeki hortlakları nasıl susturduğunu sormamıştım. Yine içgüdülerim bana engel olmuştu. Bir şekilde bu konudan bahsetmek istemeyeceğini biliyordum. Bir ailede, sormadığınız bazı sorular olur. Doğru zaman geldiğinde zaten size söyleneceğini bilirsiniz.

Güneş doğduktan sonra yola çıktık; kalbim parçalanı­yordu.

Ellie çiftlik girişine kadar arkamdan geldi. Ben orada durdum ama Alice’e devam etmesini işaret ettim. Ardına bir kere bile bakmadan, tepeye doğru ilerledi.

“Sana söylemem gereken bir şey var Tom ,” dedi Ellie. “Bunu yapmak bana acı veriyor, ama söylemek zorundayım
.”

Sesini duyunca söyleyeceklerinin kötü şeyler olduğunu anlamıştım. Perişan bir halde başımı sallayıp Ellie’nin gözlerine bakmaya çalıştım. Gözlerinin yaşla dolu olduğunu görünce çok şaşırmıştım.

“Yine de burada yerin var Tom ,” dedi Ellie saçlarını alnından çekip gülümsemeye çalışarak. “Bu değişmedi. Ama çocuğumuzu düşünmek zorundayız. Bu yüzden burada yerin var, ama karanlık bastırdıktan sonra değil. Son zamanlarda Jack ’in bu kadar aksi olmasının nedeni buydu. Neler hissettiğini sana söylemek istememiştim, ama artık söylemem gerekiyor. Yaptığın işi hiç sevmiyor. Zerre kadar sevmiyor. İşin, Jack ’in tüylerini ürpertiyor. Ve bebek için korkuyor. ”

“Korkuyoruz. Karanlıktan sonra burada olursan başka şeyleri kendine çekmenden korkuyoruz. Yanında kötü bir şey getirebilirsin ve ailemize bir şey olmasını istemeyiz. Bizi gündüzleri ziyaret et Tom. Güneş tepedeyken ve kuş­lar cıvıldarken ziyaret et bizi.”

Sonra Ellie bana sarıldı ve bu her şeyi daha da kötüleş­tirdi. Aramıza bir şeylerin girdiğini biliyordum ve her şeyin bir daha eskisi gibi olmayacağını da… Ağlamak üzereydim, ama ağlayamadım. Kendimi durdurdum. Bunu nasıl yaptım, bilmiyorum. Boğazıma kocaman bir yumruk düğümlenmişti, konuşamıyordum.

Ellie’nin dönüp çiftlik evine yürüyüşünü izledim, sonra tekrar vermem gereken karara yoğunlaştım.

Alice konusunda ne yapmalıyım?

Onu, Chipenden’a götürmenin görevim olduğu konusunda kesin bir kararla uyanmıştım. Doğru olan bu gibi görünüyordu. Güvenli olan yol buydu. Yapmam gereken buydu. Malkin Ana’ya kekleri verirken yufka yürekliliğimin öne çıkmasına izin vermiştim. Ve sonra olanlara bakın. Bu yüzden Alice’le, çok geç olmadan, hemen şimdi ilgilenmeliydim. Hayalet’in dediği gibi, gelecekte zarar görebilecek masumları düşünmek zorundaydım.

Yolculuğun ilk günü birbirimizle pek konuşmadık. Ona, Hayalet’i görmek için Chipenden’a gittiğimizi söylemiştim sadece. Alice başına gelecekleri biliyor gibiydi, yine de hiç şikâyet etmedi. Sonra ikinci gün, köye yaklaşmış, tepeden aşağı inerken, Hayalet’in evine birkaç kilometre kala, Alice’e içimde tuttuğum şeyi söyledim; keklerin içinde ne olduğunu anladığımdan beri beni endişelendiren şeyleri anlattım.

Yolun kenarındaki banka oturduk. Güneş batmıştı ve aydınlık zayıflıyordu.

“Alice, yalan söyler misin?” diye sordum.

“Herkes bazen yalan söyler,” diye cevap verdi. “Yalan söylemesen insan olmazdın. Ama genellikle doğruyu söylerim.” “Ya çukura atıldığım gece? Sana kekleri sorduğumda. Lizzie’nin evinde başka çocuk olmadığını söylemiştin. Bu doğru muydu?”

“Ben görmemiştim.”

“Kaybolan ilk çocuk bir bebekti. Kendi kendine uzaklaşmış olamaz. Emin misin?”

Alice başım sallayıp öne eğdi, çimenlere bakıyordu.

“Bence kurtlar tarafından kaçırılmış olabilir,” dedim.

“Köy gençleri böyle düşünüyordu.”

“Lizzie bu bölgede kurtlar gördüğünü söyledi. Kurtlar olabilir,” diyerek söylediklerimi onayladı.

“Peki ya kekler Alice? içlerinde ne vardı?”

“İçyağı ve domuz. Biraz da ekmek kırıntısı.”

“Peki kan? Hayvan kanı Malkin Ana için yeterli olamazdı. Ona, çukurun üstündeki demir çubukları eğebilecek kadar güç vermezdi. O halde kan nereden geldi Alice? Kekin içine konan kan?..”

Alice ağlamaya başladı. Sabırla ağlamasının bitmesini bekledim aynı soruyu tekrar sordum.

“Evet, o kan nereden geldi?”

“Lizzie hâlâ çocuk olduğumu söyledi,” dedi Alice. “Kanımı çok defa kullandılar. O yüzden bir kez daha kullanmalarını umursamadım. Fazla acıtmıyor. Alışınca acımı­yor. Lizzie’yi nasıl durdurabilirdim ki?”

Alice kolunu sıvayıp kolunun üst kısmını gösterdi. Hava halen yara izlerini görmeye yetecek kadar aydınlıktı. Bir sürü yara vardı. Bazıları eski, bazıları daha yeni… En yeni olanı henüz tam olarak iyileşmemişti. Hâlâ içinden kan sızıyordu.

“Bunlardan daha çok var. Çok daha fazla! Ama hepsini gösteremem,” dedi Alice.

Ne diyeceğimi bilmiyordum, bu yüzden sessiz kaldım. Ama kararımı çoktan vermiştim, kısa süre sonra, karanlığın içine doğru yola koyulduk, Chipenden’dan uzaklaşıyorduk.

Alice’i doğruca Staumin’e, teyzesinin yaşadığı yere götürmeye karar vermiştim. Sonunun, Hayalet’in bahçesindeki çukur olması fikrine dayanamıyordum. Bu, çok korkunçtu! Sonra bir çukur daha aklıma geldi. Kemikli Lizzie kemiklerimi almaya gelmeden hemen önce Alice’in beni çukurdan nasıl kurtardığını hatırladım. Ama fikrimi değiştiren en önemli şey, Alice’in az önce söyledikleriydi. Bir zamanlar Alice de masumlardan biriydi. O da kurban olmuştu.

Parlick Tepesi’ne tırmanıp sürekli yüksek alanlardan yürüyerek kuzeye, Körtepe’ye doğru gittik.

Staumin’e gidiyor olma fikrini çok sevmiştim. Kıyıya yakındı ve daha önce denizi bir tek tepelerden görmüştüm. Seçtiğim rota asıl yolun biraz dışında kalıyordu, fakat çevreyi keşfetmeyi ve güneşe yakın olmayı seviyordum. Ama bunlar Alice’in umurunda değil gibiydi.

Güzel bir yolculuktu. Alice’in arkadaşlığı hoşuma gitmişti ve ilk defa gerçekten konuşmaya başlamıştık. Ayrıca bana bir şeyler de öğretti. Benim bildiğimden daha çok yıldızın adını biliyordu. Çok da iyi tavşan yakalıyordu.

Bitkilere gelince… Alice, Hayalet’in şimdiye kadar hiç bahsetmediği ölümcül itotu ve adamotu gibi şeyler konusunda tam bir uzmandı. Söylediği her şeye inanmıyordum, ama bunlar ona Lizzie tarafından öğretilmişti. Cadıların nelere inandığını bilmemin işe yarayacağını düşünmüş­tüm. Alice, yenilebilir mantarlarla, bir ısırık alındığında bile ya kalbi durduran ya da insanı delirten zehirli mantarları birbirinden ayırt etme işinde de çok iyiydi. Defterim yanımdaydı, “Botanik” başlığı altına üç sayfalık yararlı bilgi ekleyebildim.

Staumin’e varmamıza bir günden az zaman kaldığı bir gece, ormanda, açık bir alanda kaldık. Ateşin üzerinde iki tavşanı, etleri ağzımızda eriyecek hale gelene kadar, pişirdik. Yemekten sonra, Alice çok tuhaf bir şey yaptı. Yüzünü bana dönüp uzandı ve elimi tuttu.

Orada uzun süre o şekilde oturduk. O ateşin korlarını izliyordu, bense yıldızları… Ayrılmak istemiyordum, ama kafam karmakarışıktı. Sol elim, sol elini tutuyordu ve kendimi suçlu hissediyordum. Karanlıkla el eleymişim gibi hissediyordum ve Hayalet’in bundan hoşlanmayacağını biliyordum.

Gerçeklerden kaçmamın hiçbir yolu yoktu. Alice bir gün cadı olacaktı. O sırada annemin haklı olduğunu fark ettim. Bunun kehanetle hiç ilgisi yoktu. Bunu Alice’in gözlerinde görebilirdiniz. Hep tam ortada olmuştu; ne tam olarak iyiydi ne de kötü. Ama bu hepimiz için böyle değil miydi? Hiçbirimiz mükemmel değildik.

Elimi geri çekmedim. Orada oturdum; bir yanım elini tutuyor olmaktan hoşnuttu ki bu, bütün olanlardan sonra içimi rahatlatıyordu, bir yanımsa suçluluk duygusuyla cebelleşiyordu.

Ayrılan Alice oldu. Elini çekip Malkin Ana’yı yok ettiğimiz gece tırnaklarını geçirdiği koluma dokundu. Ateşin ışığında yara izleri net bir şekilde görünüyordu.

“Koluna damgamı koydum,” dedi gülümseyerek. “Asla kaybolmayacak. ”

Söylediğinin çok tuhaf olduğunu düşünüyordum ve ne demek istediğinden pek emin değildim. Evimizde, sığırlarımızı damgalardık. Bunu o hayvanların bize ait olduğunu göstermek ve kaçanların, diğer çiftliklerin hayvanları arasına karışmasını engellemek için yapardık. Ben nasıl Alice’e ait olabilirdim ki?

Sonraki gün kocaman bir ovaya vardık. Bazı kısımları yosun, bazı kısımlarıysa bataklıktı, ama sonunda Staumin’e gitmek için ilerlememiz gereken yolu bulduk. Teyzeyi hiç göremedim, çünkü beni görmek için dışarı çıkmadı. Yine de Alice’i evine almayı kabul etti. Bu nedenle, benimle tanışmamasını sorun etmedim.

Yakında büyük, geniş bir nehir vardı. Chipenden’a dönmeden önce denize varana kadar nehir kıyısında yürüdük. Deniz beni pek cezbetmemişti. O gün, gri ve rüzgârlı bir gündü. Su gökyüzüyle aynı renkti, dalgalarsa büyük ve sert.

“Burada iyi olacaksın,” dedim mutlu görünmeye çalışarak.

“Güneş parladığında burası çok güzel olur.”

“Burada iyi vakit geçirmem gerek,” dedi Alice. “Pendle’dan kötü olamaz.”

Birden onun için tekrar üzüldüm. Bazen kendimi yalnız hissediyordum, ama en azından Hayalet’le konuşabilirdim. Alice, teyzesini doğru dürüst tanımıyordu bile ve dalgalı deniz o an her şeyin kasvetli ve soğuk görünmesine neden oluyordu.

“Bak Alice, birbirimizi bir daha görebileceğimizi sanmı­yorum, ama yardıma ihtiyacın olursa bana yazmaya çalış,” dedim.

Sanırım bunu söylememin nedeni, arkadaşım diyebileceğim yakınlığa en yakın tek kişinin, Alice olmasıydı. Bu yüzden verdiğim bu söz, ilki kadar çılgınca değildi. Kendimi gerçek anlamda bir şey yapmaya adamamıştım. Bir daha ki sefere benden bir şey istediğinde, öncelikle Hayalet’e soracaktım.

Hiç beklemiyordum ama Alice gülümsedi, gözlerinde farklı bir ifade vardı. Bu bakış bana babamın bir keresinde kadınların bazen erkeklerin bilmediği şeyleri bilmesiyle ilgili sözlerini hatırlattı. Ve bundan şüphelendiğinizde onlara ne düşündüklerini asla sormamanız gerektiğini de…

“Ah, yine karşılaşacağız!” dedi Alice. “Bundan hiç kuş­kum yok.”

“Artık gitmem gerek,” dedim, gitmeye hazırlanarak.

“Seni özleyeceğim Tom ,” dedi Alice. “Sensiz hiçbir şey aynı olmayacak.”

“Ben de seni özleyeceğim Alice,” dedim gülümseyerek.

Sözcükler dudaklarımdan dökülürken, bu sözleri kibarlık olsun diye söylediğimi düşünmüştüm. Ama yola çıktıktan on dakika sonra yanıldığımı anladım.

Her bir sözcüğü gerçek anlamıyla söylemiştim ve kendimi şimdiden yalnız hissediyordum.

Yazdıklarımın çoğunu hafızamdan yazdım, ama bir kısmı defterimden ve günlüğümden çıktı. Şimdi Chipenden’dayım ve Hayalet benden memnun. Gerçekten, çok ilerleme kaydettiğimi düşünüyor.

Kemikli Lizzie, Hayalet’in daha önce Malkin Ana’yı hapsettiği çukurda… Çubuklar düzeltildi ve benden de hiçbir zaman gece yarısı keki alamayacağı kesin! Zımba ya gelince, bana mezar olması için kazdığı deliğe gömüldü.

Zavallı Billy Bradley, Layton kilisesinin dışındaki mezarına geri döndü, ama en azından artık parmakları var. Bunlar hoş şeyler değil, fakat yine de bu meslekte karşılaşılıyor. Babamın söylediği gibi, bu işi ya gerçekten seversin ya da sineye çekersin.

Size söylemem gereken başka bir şey daha var. Hayalet, annemin söylediklerine katılıyor. Kış mevsimlerinin uzadığını, karanlığın güç kazandığını düşünüyor. Ve işin giderek zorlaştığını söylüyor.

Bunu aklımın bir köşesinde tutup çalışmaya ve öğrenmeye devam etmem gerekiyor. Annemin bir keresinde söylediği gibi, gerçekten neler yapabileceğini, denemeden bilemezsin. Bu yüzden deneyeceğim. Elimden geldiği kadar deneyeceğim, çünkü annemin benimle gurur duymasını istiyorum.

Şimdilik sadece bir çırağım, ama bir gün ben Hayalet olacağım.
Thomas J. Ward

SON

Yazar: Joseph Delaney

Türkçeleştiren: Ceren Aral

Hayaletin Çırağı I. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı II. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı III. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı V. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı VIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı IX. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı X. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XI. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIII. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

Hayaletin Çırağı XIV. Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

 

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 6 Ortalaması: 5]

11 thoughts to “Hayaltin Çırağı XIV. Bölüm”

  1. hayaletin çırağı 13 serilik bir kitap +2 serisi de ayrı olarak basıldı. İnternetten PDF indirip okuyabilirsiniz

      1. şuan şirketteyim indirme linkleri açılmıyor mail adresini verirsen 15 serinin pdf dosyalarını atabilirim hepsini indirdim ve bitirdim telefonda duruyorlar

      1. 😀 çoklu mail hatası olmuş şimdi gönderdim toplam 13 adet gönderdim hepsi pdf dosyası yanlarında seri numaraları yazıyor eksik varsa mail yolu ile geri dönüş yapabilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir