Bilim Kurgu HikayeleriDehşet ÖyküleriGenesisKıymetli Yazarlarımızdan SeçmelerKorku Hikayeleri

Genesis’ten Yeni Bir Hikaye; Elmas Avcı (Altıncı Bölüm: Tuzak)

Genesis’ten Yeni Bir Hikaye

Genesis’ten Yeni Bir Hikaye; Elmas Avcı (Altıncı Bölüm: Tuzak)

Kumanda odasını ararken daha pek çok Rikan cesediyle karşılaştık. Ne işe yaradığını bilmediğimiz, sessizce çalışan dev makinelerin, tuhaf araç gereçlerin ve içinde ışıltılı sıvılar dolaşan karmaşık şeffaf boruların bulunduğu kocaman salonlarda tam anlamıyla bir katliam gerçekleştirilmişti. Bazen zeminde, tavanda ve geçirgen olmayan duvarlarda Kopan Parçadakine benzeyen tünellere rastlıyorduk ve bu tüneller bir süre sonra geçirgen bir duvarla kesişip ortadan kayboluyordu.

“Saydam yaratık buralarda bir yerlerde olmalı ve biz bu gemiyi uçurmayı başarabilsek bile bizi bulup yok edecektir.” dedi Zafer.

“Bence yaratık bizi bulamadan bu gemide kaybolup ecelimizle öleceğiz. Burası tam bir labirent.” diye karşılık verdi Emrah.

Gerçekten de son kırk dakikadır içlerinde ilerlediğimiz depolar, odalar ve koridorlar birbirinin aynısı gibiydi. Eğer kubbeli tavanlarda görmeye başladığımız sıra sıra dizili kristal küreler olmasaydı sürekli aynı yerlerde dolaştığımızı sanabilirdik. Bu tekdüze yürüyüşten sıkılıp söylenmeye başlayan tek kişi Emrah da değildi.

“Bu Allah’ın belası gemiyi bir uçtan bir uca katetmek zorunda değilizdir umarım.” diye homurdandı yanımda yürüyen bir adam.

Bunu duyan Mürsel adama dönerek “Şikayet etmeyi kesin de işimize odaklanalım.” dedi.

Bunun üzerine adam, içinden Mürsel’e söver gibi başını öte yana çevirdi ve  önüne dönüp bir iki adım attıktan sonra “Ah!” diye inledi.

Önce adamın ayağını burktuğunu ya da basmaması gereken bir cismin üzerine bastığını sandım ama ayaklarımızın altında dönen diske rağmen adamın aynı noktada durmaya devam ettiğini ve ayaklarının diskin dönen yüzeyine sürttüğünü görünce adamın başına tüm bunlardan çok daha korkunç bir şey gelmiş olduğunu anladım. Başka bir adam diskin dönüş yönünün tersine koşarak, az önce olduğu yerde öylece kalakalan arkadaşına ne olduğunu anlayabilmek için onun yanına gitti ve sonra ona doğru uzattığı elini ne arkadaşının omzuna koyabilecek kadar ileri götürebildi ne de sonrasında elini geri çekebildi. Az önce arkadaşının bedenini yakalayan görünmez şey şimdi de kendi elini yakalamıştı.

“Bu ağ, dikkat edin!” diye bağırdı Zafer tüfeğini görünmez ağın olması gerektiği bir noktaya doğrultup ateş ederken.

Ben de tüfeğimi kaldırıp adamların iki metre üstündeki bir noktaya nişan aldım, ama parmağımı tetiğe götürdüğümde Mürsel’in “Ateş etmeyin!” diye bağırması beni durdurdu.

“Havadaki Rikan gazı nesnelerin görüntülerini kaydırıyor.” dedi Mürsel daha sonra, “Cisimleri oldukları yerlerin sağında, solunda, aşağısında ya da yukarısında görüyor olabilirsiniz. Ağa ateş ederken yanlışlıkla arkadaşları vurmayın.”

Piyade bölüklerindeki askerler Rikan gazının bu özelliğini iyi biliyor olmalıydılar ama biz topçular, Rikan gemileriyle savaşmak için eğitim almıştık, Rikan gemilerinin içinde uzaylılarla savaşmak için değil. Mürsel ise sahip olduğu bu tür bilgileri edindiği tecrübelere borçluydu.

Bu hayati uyarıdan sonra hepimiz silahlarımızı indirdik ve bir dizini yere koyarak oturup ağa nişan alan Mürsel’i izlemeye koyulduk. Silahının namlusunu, diskin bizi döndürdüğü istikametin zıt yönünde aynı hızda döndürerek namlunun hedefte kalmasını sağlıyordu. O hedefine odaklanırken, ağa yapışan ve yardım dileyen adamların yukarısında bir görüntü dalgalanması fark ettim. Kocaman saydam bir şey hızla aşağı iniyordu.

“Orada bir şey var!” diye bağırıp elimle onu işaret edince yaratık aniden durup hareketsiz beklemeye başladı.

“Nerede?” diye sordu Mürsel işaret ettiğim noktaya boş boş bakınırken ama yaratık hareket etmeyi kestiği için şimdi onu görebilmek daha da zorlaşmıştı. Tüfeğimi ona doğrulttuktan sonra bir anlığına onu ben de gözden kaybettim ama kısa süre sonra onu tekrar seçebildim. Ağa yapışmış adamların yaklaşık üç metre üstünde duruyordu. Başının üstü kocaman bir su damlasını andırıyordu, ince uzun bir yüzü ve sivri bir çenesi vardı. Suratının ortasında saydam bir yumru gibi duran tek gözüyle ağa takılan adamların çırpınışlarını izlerken, çenesindeki kıskaçların iştahla kımıldadığını görebiliyordum. Öne doğru uzattığı kıskaçlı iki kolu her an saldırmaya hazır gibi görünüyordu ve uçları kancalı dört uzun bacağıyla, üstünde durduğu görünmez ağa tutunuyordu. Yaratığın on metre çapındaki yuvarlak gövdesi dilim dilimdi ve elmas kabuğunun altındaki iç organlarını da görebilmek mümkündü. Beyninin başına oranla büyüklüğü, karşımızdakinin zeki bir yaratık olduğunu akla getiriyordu ve sindirim organlarındaki kıvrımların açık maviye çalan rengine bakılacak olursa ziyaretçimiz evden çıkmadan önce bir şeyler atıştırmış gibiydi.

Daha sonra yaratığı başkaları da gördü ama bu tuhaf uzaylı o kadar hızlıydı ki biz daha tetiği çekemeden iki kolunu da kurşun gibi bir hızla ileri fırlatıp ağdaki iki adamı kıskaçlarıyla kavrayıp kendine doğru çekti. Talihsiz adamların seramik kıyafetleri dev kıskaçların arasında parçalanarak un ufak oldu ve bu esnada etrafa kanlı küçük et parçaları sıçradı. Yaratık hızla tavana çıkarken lazerlerimizi üzerine boşalttık. Atışlarımızın çoğunu ona denk getiremedik ama isabet aldığında bile elmas kabuğu lazerlerimizden herhangi bir zarar görmedi. Yaratık sonra güçlü çenesiyle tavanı delip geçti ve arkasında Kopan Parçadakine benzer bir tünel bıraktı. Mürsel tüfeğiyle nişan ala ala bu deliğin altına doğru ilerledi ve bir süre orada durup yukarıdan gelen sesleri dinledi. Sonra kıyafetinin kolundaki halatın kancasını tünele ateşleyip yukarıda bir yerlere geçirdi ve motorlu makarayla kendini yukarı çekti.

“Ne yapıyor bu adam böyle?” diye söylendi Emrah.

“Yukarı gelin! Kumanda odasını buldum.” diye seslendi Mürsel çok geçmeden.

Halatlarımızla yukarı çıktığımızda, Mürsel tüfeğini yerde bitkin bir halde yatan bir Rikana doğrultuyordu. Boynundan çıkmış on altı adet uzantıyı havaya kaldırmış olan yaratığın başının üstündeki dört gözü sanki merhamet diler gibi bakıyordu ve vücudunun çeşitli yerlerinden akan mavi kanı pullu derisinin üzerinde süzülüyordu. Onu görür görmez hepimiz silahlarımıza sarıldık.

“Silahlarınızı indirin ve yeni dostumuza merhaba deyin.” dedi Mürsel.

“Dost mu?” dedi Emrah ve sonra “Bir Rikandan asla dost olmaz.” diye ekledi.

“Şuna baksana, fena halde yaralanmış.” diye karşılık verdi Mürsel, “Bize karşı bir tehdit oluşturacağını sanmıyorum. Hem gemiyi uçurabilmek için ondan faydalanabiliriz.”

Mürsel bu söylediklerinde haksız sayılmazdı, çünkü kumanda odası bir insan için fazlasıyla karmaşık görünüyordu. Yirmi metre çapındaki, dönen metal bir küreden ibaret olan kontrol panelinin yüzeyindeki on altı adet delik Rikan uzantılarının girebileceği şekilde tasarlanmıştı ve onu insan kollarıyla kontrol edebilmenin imkanı yokmuş gibi görünüyordu.

“Sizce neden gemiyi uçurup kaçmamış?” diye sordum.

“Belli ki kontrol odasına bunun için gelmiş ama göründüğü kadarıyla bir şeyler ters gitmiş.” diye cevap verdi Mürsel, “Ya gemiyi uçuracağı sırada yaratığın saldırısına uğramış ya da buraya yaralı halde gelip gemiyi uçuramadan bize yakalanmış, ama her iki ihtimalde de çok şanslı olduğumuz gerçeği ortaya çıkıyor.”
Elmas yaratığın açtığı tünel kontrol odasının bir duvarından geçerek devam ediyordu ve tehlike şimdilik bizden uzaklaşmış gibi görünüyordu, ama Mürsel yine de içimizden dört kişiyi tünelin ağzına ve geçirgen duvarların ötesine nöbetçi dikti.

Rikanlı yaratık ona zarar vermek gibi bir niyetimizin olmadığını anlamış olacak ki uzantılarıyla yerden destek alarak karnının ve kuyruğunun üzerinde doğruldu ve yedi metrelik gövdesini dik konuma getirdiğinde insanoğlunun bu uzaylı ırk karşısında aslında ne kadar aciz olduğunu bana hissettirdi. Sonra, Rikanlıların bize üstünlük sağladıkları fiziksel kuvvetlerinin yanı sıra zeka düzeylerinin de bizden çok ileri olması gerektiği sonucuna vardım. Uzay zaman dokusunu yırtarak binlerce ışık yılı yol katedebilecek ve böylesine büyük uzay gemileri üretebilecek kadar yüksek bir zeka seviyesine insanoğlu en iyi ihtimalle bundan birkaç yüz bin yıl sonra ulaşabilirdi herhalde.

Yaratık, aklımdan geçenleri okuyormuşçasına algılayıcılarını gözlerime dikti ve karnının altındaki kas gruplarını hareket ettirerek bana yaklaştı.

Bu beklenmedik hareket üzerine tüfeğini tekrar yaratığın başına doğrultan Mürsel “Rikanların bizler gibi ayaklarının olmaması ve böyle hantal görünmeleri sizleri yanıltmasın, istedikleri zaman çok atik olabiliyorlar. Hele dönen disklerin üzerinde tam bir hız makinesine dönüşüyorlar.” dedi.

“Silahı nerede?” diye sordu bir adam.

“Bilmiyorum, onu bulduğumda silahsızdı.” diye cevap verdi Mürsel.

Yaratık o sırada ağzını hareket ettirdi, ama ağzını çevreleyen sayısız kıskacın birbirine vurma sesinden başka bir şey duyulmadı.

“Konuşmaya mı çalışıyor?” diye sordum.

“Evet,” diye cevap verdi Mürsel, “aslına bakarsan konuşuyor, ama konuştuklarını duyamıyoruz. İnsan kulağı yalnızca yirmi ile yirmi bin Hertz arasındaki frekanslara sahip sesleri duyabilir. Rikanlar ise insan kulağının duyamayacağı kadar yüksek frekanstaki seslerle iletişim kurarlar.”

“Peki ona derdimizi nasıl anlatacağız?” diye sordu Zafer.

“Onunla kuracağımız iletişim muhtemelen bir şempanzenin bir insanla iletişim kurma çabasından öteye gitmeyecektir.” diye cevap verdim, “Onların da elleri ve kolları olsaydı belki işaret dilini kullanabilirdik, fakat ayakları bile olmayan bir türe karşı bu yöntemin pek işe yarayacağını sanmıyorum, ama şöyle bir gerçek var ki bunlar zihinsel kapasiteleri bizden çok daha üstün canlılar ve bundan dolayı biz kendimizi ifade etmeye çalışınca ne istediğimizi anlamakta güçlük çekmezler diye düşünüyorum.”

“Bilmiyorum,” diye karşılık verdi Mürsel, “savaşmak dışında bugüne kadar bu yaratıklarla hiç etkileşime girmedim. Bence bir de Tulpar’dakilere danışalım. Belki Engin ya da yaralılardan biri ne yapmamız gerektiğini biliyordur.”

Mürsel sonra telsizden Tulpar’daki Engin’e seslendi, fakat bir yanıt alamadı. Aynı anonsu defalarca, her seferinde daha yüksek ve endişeli bir ses tonuyla tekrarladı ama onun bu çabaları, sesini kocaman bir boşluğa duyurmaya çalışan bir adamın yararsız çabalarına benziyordu.

Yazar – Genesis

Hikayenin 1. Bölümü için TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Bölümü için TIKLAYINIZ

Hikayenin 3. Bölümü için TIKLAYINIZ

Hikayenin 4. Bölümü için TIKLAYINIZ

Hikayenin 5. Bölümü için TIKLAYINIZ

Hikayenin 6. Bölümü için TIKLAYINIZ

Hikayenin 7. Bölümü için TIKLAYINIZ

 

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

5 Yorum

  1. Hikayenin giderek insanı heyecanlandırması çok güzel. Umarım aynı hızla devam eder. Bu arada resim de çok güzel ve hikayene tam uymuş. Senmi yolluyorsun yoksa site yönetimi mi?

    1. Ben istesem de hikayelere böylesine uygun resimler bulamam. Sağ olsunlar site yönetimi görsel hazırlama konusunda çok iyi. Zaten gönderilen hikayelere, okuyuculara ve yazarlara çok değer veriyorlar. Sen bu sitede benden daha eskisin, ne kadar nazik olduklarını daha iyi bilirsin. Üç senedir beni bir kez olsun kırmadılar. Onlara minnet borçluyum, iyi ki varlar.

  2. Oldukça sürükleyici bi hikaye ilerde çok daha başarılı hikayelere imza atacağını düşünüyorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu