Bilim Kurgu HikayeleriDehşet ÖyküleriGenesisKorku Hikayeleri

Genesis’ten Yeni Bir Hikaye; Elmas Avcı (Yedinci Bölüm: Yuva)

Genesis’ten Yeni Bir Hikaye

Genesis’ten Yeni Bir Hikaye; Elmas Avcı (Yedinci Bölüm: Yuva)

Gerçekleşmiş olmasından korktuğumuz şeyi, Tulpar’a doğru yola çıkan iki adam teyit etti. Erimenin etkisiyle eski şeklini kaybetmiş gemi, gözenekli bir peynir dilimi gibi delik deşik edilmişti ve Tulpar’ın eğri büğrü olmuş güvertesini ve diğer bölmelerini bata çıka dolaşan adamlar ne canlı birine ne de bir ceset kalıntısına rastlayabildiler. Bu olay nöbetçilerin sayısının iki katına çıkarılmasına ve Rikanlı yaratıkla anlaşmak için daha fazla gayret gösterilmesine neden oldu. Yaratık, onunla konuşmak için türlü yollar denediğimiz zamanın çoğunu, boynundaki uzantıları tamamen havaya dikip, kıskaçlı ağzını sonuna kadar açıp uyuyarak geçiriyordu, fakat Mürsel’in tekmelerini kuyruğuna yer yemez ya da tehdit savuran bağırışlarını işitir işitmez meçhul düşlerinden sıçrayarak uyanıyordu. Dünyada varlık göstermiş en ilkel yazı biçimlerinin kökeninin birtakım resimlere dayandığı fikri aklımıza gelene kadar Rikanlıyla etkileşimde herhangi bir ilerleme sağlayamadık. Lazer uçlu çakımla zemine güneş sistemimizin haritasını çizince nihayet Rikanlı yaratık umduğumuz tepkiyi vererek başını yerdeki çizimin üzerine uzattığı. Bunun üzerine çakımı avcumun içinde ona doğru uzatınca yaratık yapış yapış uzantılarının biriyle onu mükemmel bir şekilde kavradı ve yere tuhaf bir yıldız sistemi çizdi. Mürsel bu çizimi görür görmez bunun Rikan yıldız sistemi olduğunu tanıdı ve böylelikle uzaylı yaratıkla aramızdaki ilk iletişim de başlamış oldu. Daha sonra yere Rikan gemisine benzeyen bir şekil çizdim ve bu çizimden güneş sistemi haritasındaki dünyaya bir ok çizdim, fakat yaratık bu okun oluşturduğu yayın üzerine elmas yaratığın bir çizimini yapınca, Rikanlının önce elmas yaratığı yok etmemiz gerektiği konusuna vurgu yaptığını anladık. Bizim de bu problemin farkında olduğumuz kesindi, fakat bu konuyla ilgili bir plan düşünemiyorduk, ama neyse ki Rikanlının aklında bir plan varmış gibi görünüyordu, çünkü yaratık Rikan gemisinin iyon kuyruğuna işaret ediyordu. Rikanlı kendi gemilerinin itki motorları ateşlendiğinde oluşacak dokuz bin altı yüz santigrat derece sıcaklığın elmas yaratığın canına okuyacağından bahsediyor olsa gerekti. Tabi ki bu sadece bir teoriydi, fakat elimizde şimdilik bundan daha iyi bir fikir yokmuş gibi görünüyordu. Yaratığın aklındaki planı bize iyice anlatmasını sağlamak için bir süre boyunca onun morötesi algılayıcılarına boş boş baktık ve o lazer uçlu çakıyı uzantısıyla kavrayınca hepimiz onun çizdiklerine dikkat kesildik. Yaratık, Rikan gemisinin bir krokisi niteliğinde olan bu çizimde egzoz çıkışlarına giden yolları işaretledi ve bu yollardan geminin iyon kuyruğuna doğru oklar çizdi. Rikanlının çizimlerinden anlaşıldığı kadarıyla geminin itki motorları çalıştırıldığında oluşan titreşimler elmas yaratığı oraya çekecekti ve planın bu bölümden sonrasıysa bize kalmıştı.

“Ne acayip ve yorucu bir gün.” diye söylenerek yere sırtüstü uzanıp ellerini ensesinde kavuşturdu Emrah, tüm bunlardan sıkıldığı bir esnada ve sonra tüm tavanı kaplamış olan kristal kürelerin ne işe yarıyor olabileceğiyle ilgili bir fikrimizin olup olmadığını sordu.

“Bu şeyleri daha önce gördüğümü hatırlamıyorum ama bunlar Rikanlara ışık sağlayan morötesi aydınlatmalar olmalı.” diye cevap verdi Mürsel.

“Hey, iğrenç yaratık! Şu yukarıdaki salakça şeyler de nedir?” diye Rikanlıya seslendi Emrah, bir eliyle tavandaki kristal küreleri işaret ederek.

Yaratık başını önce Emrah’a, sonra da Emrah’ın işaret ettiği tavana çevirdi ve ardından yerdeki güneş sistemi haritasındaki güneşi, uzantısının ucuyla işaret etti.

“İşte tahmin ettiğim gibi,” dedi Mürsel, “bu küreler Rikanlar için ışık kaynağı. Bize güneşi göstererek bunu söylemeye çalışıyor.”

“Kürelerin tüm tavanı kapladıklarına bakılacak olursa, bu yaratıkların elektrik faturaları bir hayli kabarık geliyor olsa gerek.” dedi Emrah.

Bunun üzerine Zafer karnını tutarak katıla katıla kahkaha atıyordu ki geminin uzak kısımlarından gelen metalik iniltiler hepimizin keyfini kaçırdı. Fazla zamanımız kalmadığının ve ne yapmamız gerekiyorsa bir an önce yapmamız gerektiğinin uğursuz alarmı gibiydi bu sesler. Rikanlının yanında sadece Mürsel kaldı. Diğerlerimiz yaratığın bizi içine bindirip geminin kuyruk kısmına yönlendirdiği, kocaman bir sabun köpüğünü andıran tuhaf bir araçla oradan ayrıldık. Sürünerek hareket eden dev yaratıklar için tasarlanmış bu aracın, kocaman jelimsi dokulu döşeklere benzeyen koltuklarında yaptığımız rahatsız edici bir yolculuk sonrasında kuyruğa ulaştık. Aracın kavisli saydam duvarlarında kocaman bir kapı açıldıktan sonra on bir kişi hep birlikte araçtan indik ve kendimizi çok büyük bir boşluğun ortasında asılı gibi duran top şeklindeki itki motorunun olduğu odada bulduk. Motor o kadar büyüktü ki küçük bir gök cismini andırıyordu ve yapısı iç içe geçmiş dişli çarklardan oluşuyordu. Üç koldan gelen saydam boruların birleştiği kuleyi andıran bir yapının ucunda duran motorun arkasında devasa bir türbin ve onun daha da gerisinde egzoz çıkışı vardı. Geminin bu bölmesinde Rikan gazı olmadığı için burası egzoz çıkışından vuran pembe ışıkla aydınlanıyordu ve burada geminin içindeki gibi göz yanılgıları yaşamadığımız için hepimiz çok memnunduk.

“Peki bu motorun ısısı bizi yakmaz mı?” diye sordu Emrah, yüzeyinde yer yer dönen disklerin bulunduğu, Motor çevresini saran iskelelerin çeşitli yerlerine uzaktan kumandalı patlayıcı kalıplar yerleştirirken.

“Merak etme, yakmaz.” diye cevap verdi Zafer, “Türbin motorun ısısını toplayıp egzozdan dışarı atacaktır, ama egzozun arkasında olmayı istemezsin.”

Tüm hazırlıklarımızı yaptıktan sonra Mürsel’e Rikanlının motoru çalıştırmasını anons ettik. Kuleye çıkan saydam boruların içinde az sonra ışıltılı sıvılar dolaşmaya başladı ve ardından motorun içinde vınlayarak dönen çarkların çevresinde mavi renkli bir enerji alanı oluştu. Tam türbin de dönmeye başlamıştı ki motor yavaşlayarak durdu. Sonra yaşanan sessizlik fazla uzun sürmedi. Bize önce sadece küçük bir tıkırtı gibi gelen çarpma, kırma ve delme sesleri bize yaklaştıkça şiddetlendi ve patlama seslerini andırır bir hal aldı. Yaratık motor odasına girerken herhangi bir duvarı delmedi; biz iskelenin gerisinde pusuya yatarken, sürekli dönüp duran kare parçalardan oluşan geçirgen bir duvardan aniden içeri daldı ve bir süre etrafa bakındıktan sonra tavana doğru tırmanmaya başladı. Yaratık tavandaki kristal kürelerin üzerinde dolaşırken, egzoz çıkışından vuran pembe ışık saydam kabuğunun üzerinde dalgalanıp kırılmadığında, zaman zaman onu gözden kaybediyorduk. Sonra yaratık tam türbinin üzerine geldiğinde Mürsel’e, Rikanlının motoru tekrar çalıştırmasını anons ettik. Motor çalışıp türbini döndürdüğü sırada onu türbine düşürmek için hep birlikte lazerlerimizle ona ateş etmeye başladık, fakat yaratık düşmek yerine tavana daha da sıkı tutunup olduğu yere çökerek beklemeye başladı. Lazerlerimiz elmas kabuğuna çarpıp sekerken yaratık olduğu yerden sıçrayıp, ona ateş etmekte olan iki adamın üzerine atladı ve talihsiz adamları üzerine düştüğü iskeleyle birlikte ezdi. Sonra çöken iskeleden hızla yukarı tırmanarak, karşısına çıkan başka birini çenesindeki kıskaçlarla ortadan ikiye böldü. Kafasına ve yüzüne isabet eden lazerlerle yaratık tokat yemiş gibi sarsılıyordu ama tüm bunlar onun bize doğru ilerlemesine engel olmuyordu. Nihayet bir patlayıcı kalıbın üzerine geldiği esnada içimizden birisi patlayıcıyı infilak ettirdi ve bu hidrojen patlamasıyla yaratık alevlerin içinde bir at gibi şahlandı. Sonra bize doğru hızla koşmaya başladı ve kıskacıyla vurduğu bir adamı türbine doğru fırlattı. Adam türbinin dev kanatlarına çarparak paramparça olurken, bir ayağının ucundaki kancayı başka bir adamın karnına saplayıp sırtından çıkardı. O sırada sağında ve solunda patlayıcılar infilak eden yaratık sendeleyerek düşecek gibi oldu ama sonra hemen kendini toparladı, ona doğru atılan Zafer’i bir çırpıda yuttu ve kıskacıyla başka bir adamın kafasını uçurdu. Sonra yaratık bana doğru döndü ve üzerine atladığım bir döner disk beni onun öğütücü ağzından son anda kurtardı, ama diskin üzerinde bana doğru koşan yaratık kolay vazgeçeceğe benzemiyordu. Onu egzoz çıkışına doğru çekmeye çalışırken yaratık bana iyice yaklaşmıştı ve tam ona yakalanacağımı düşündüğüm esnada infilak ettirilen bir patlayıcı, üstünde koştuğumuz diski bizimle birlikte havaya uçurdu. Disk döne döne uçup iskeleden aşağı düşerken, ben de aşağıya düşmekten son anda etrafa rastgele ateşlediğim kancalı halatım sayesinde kurtuldum. Yarısı parçalanmış iskelede halatımla asılı dururken etrafa bakındım fakat elmas yaratık gözden kaybolmuştu. Az sonra yukarıda bir gümbürtü koptu ve motorlu makarayla kendimi yukarı çektiğimde elmas yaratığın bir adamın zirkonyum kıyafetini ve kömürleşmiş cesedini yemekte olduğunu gördüm. Onu az ötemizdeki türbinden egzoza doğru akmakta olan iyon kasırgasına doğru çekmeye çalışan başka bir adamı daha kıskaçlarıyla paramparça etti. Dönen bir diskin üstünde türbine doğru koşarken dengemi kaybedip yere düştüm ve disk beni iskelenin korkuluklarına yakın bir yere yuvarladı. Ben yerde acı içinde kıvranırken yaratık bana doğru ilerliyordu ama tam ağzındaki kıskaçları bana uzattığı esnada ağzına isabet eden bir lazerle sarsıldı. Ateş eden Emrah’tı ve nişancılığıyla yaratığı şaşkına çevirmişti, fakat bu şaşkınlık fazla uzun sürmedi. Yaratık beni bırakıp Emrah’a doğru koştu, tek hamlede onu yarısına kadar ısırdı ve kopardığı parçayı daha rahat yutabilmek başını hafifçe yukarı kaldırdığı esnada Emrah’ın hala ayakta durmakta olan beninden aşağısı geriye doğru devrilip yere düştü. Sonra yaratık dönüp bana doğru koşarken çaresizce o yöne rastgele ateş ettim ve üzerime atılıp kıskacını bana doğru uzattığı esnada kendimi sola doğru atıp ondan kurtuldum, fakat bir saniye önce durduğum yerde şak diye kapanan kıskaç dış yüzeyiyle bana vurunca havada metrelerce savruldum ve çarptığım iskele korkuluğu sayesinde, hemen arkamda egzoz çıkışına doğru çılgınca akan iyon kasırgasına kapılmaktan kurtuldum. Ayağa bile kalkacak gücüm kalmamıştı ve başımdaki kaska rağmen arkamdaki iyon akışının sıcaklığını ensemde hissedebiliyordum. O sırada karşımda, yerde bir patlayıcı kalıbı gözüme çarpar çarpmaz parmağımı tüm patlayıcıları kontrol eden kumanda düğmesine götürdüm ve beklemeye başladım, fakat yaratık tam patlayıcının önünde durup iyice yere kapandı ve ayaklarının ucundaki kancalarını metal zemine geçirdi. O an nötron yıldızının şok dalgasının vakti geldiğini hatırladım. Yaratığın biyolojik saati şok dalgalarının zamanını biliyordu ve metabolizması bu dalgalara karşı içgüdüsel olarak bu şekilde önlem alıyordu. Makaralı halatımın kancasını korkuluklara sabitleyerek ben de kendi önlemimi aldım. Bir süre sonra şok dalgası egzoz çıkışından içeri büyük bir gürültü ve sarsıntıyla girip motoru durdurdu. Dalga beni bir uçurtma gibi halatın ucunda uçuruyordu, ama elmas avcının bu akıma hiç kapılmaya niyeti yokmuş gibi görünüyordu, fakat yaratığın hesap edemediği bir şey vardı, o da önünde duran patlayıcıydı. Kumandaya bastığımda yerleştirilmiş olan tüm patlayıcılar infilak etmeye başladı ve sıra elmas yaratığın önündeki patlayıcıya geldiği esnada bomba yaratığın ayaklarını yerden kesti ve böylelikle şok dalgasının akımına kapılarak geminin içlerine doğru savruldu. Şok sona erdikten sonra motor odasını doldurmuş olan basınç egzoz yönünde tekrar dışarı çıkarken, bu sefer de o yöne doğru halatın ucunda asılı kaldım, fakat bir yerlere tutunacak kadar zaman bulamayan elmas yaratık benim kadar şanslı değildi. Yaratık basınçla egzoza doğru savrulurken motor tekrar çalıştı ve türbinde oluşan altı bin santigrat derecelik iyon kasırgası yaratığı egzozdan dışarı attı.

Mürsel’e “Artık kalkabiliriz.” diye anons ettikten sonra gemi havalanmaya başladı.

Bizi motor odasına getiren o tuhaf Rikan aracına ayağımı sürüye sürüye gittim. Zirkonyum kıyafetimin yüzeyi, maruz kaldığı sıcaklığın etkisiyle pelte kıvamına gelmişti. Araç buraya on bir kişi getirmişti ve şimdi bir kişiyi geri götürüyordu. Bu psikolojinin verdiği kahredici duyguyu uzun süre üstümden atamadım. Araç beni kumanda odasına götürdüğünde oldukça bitkin görünen Rikanlı yaratık metal kontrol küresini kullanıyordu. On altı uzantısını, yüzeyindeki deliklere soktuğu yirmi metrelik küreyi tıpkı bir direksiyon gibi sağa sola çeviriyordu.

“Ne oldu, diğerleri nerede?” diye sordu Mürsel.

“Hepsi öldü, sadece ben kurtuldum.” diye cevap verdim.

“Allah kahretsin!” dedi Mürsel yumruklarını sıkarak ve eğer başında kaskı olmasaydı yanaklarının seğirdiği görülebilirdi, çünkü böyle durumlarda yanaklarının seğirdiğini neredeyse Dördüncü Topçu Bölüğündeki herkes bilirdi. Geriye sadece ikimizin kaldığı Dördüncü Bölük… Koskoca Tulpar’dan geriye sadece iki kişi kalmıştık, ama bu şekilde de olsa yuvamıza dönüyorduk. Bu Rikan gemisiyle dünyaya indiğimizde insanlara anlatacak çok şeyimiz vardı. Üzüntümün içinde buruk bir sevinç hissettim.

Rikanlı yaratık keyfimizin yerine gelmesi ve manzaranın tadını çıkarmamız için olsa gerek pencerelerdeki morötesi süzgeçleri kaldırdı ve böylece dışarı görebildik. Yabancı bir yıldız sisteminde yol alırken önümüzde bir portal açıldı ve yırtıktan içeri girdikten sonra kendimizi güneş sistemimizde bulduk. Rikanlının artık kontrol küresini kullanacak gücü kalmamıştı ve yalpalamaya başlamıştı. Almış olduğu ölümcül yaralar güçsüz düşmüş bedenini çok zorluyordu ve çok kan kaybetmişti. Bir süre sonra uzantıları birer ikişer yere düşmeye başladı ve hala kullanabildiği tek uzantısıyla gemiyi otomatik olarak dünyaya yönlendirdi. Rikanlı yere düştüğünde Mürsel’le birlikte yanına koştuk fakat onun için yapabileceğimiz pek bir şey kalmamıştı.

Yaratık son nefesini verirken Mürsel uzantılarından birini ellerinin arasına aldı ve ağlamaklı bir sesle “Teşekkür ederim dostum.” dedi.

Yaratığın kocaman başı cansız bir şekilde geriye düştü ve morötesi algılayıcıları usulca kapandı.

Sonra, kendi kendine hareket eden metal kontrol küresi geminin rotasını dünyaya çevirdi ve mavi gezegenimiz karşımızda göründü.

“İnanamıyorum, dünyaya, yuvamıza dönüyoruz.” dedi Mürsel.

Gemi dünya atmosferine girip dış yüzeyini alevler kaplayınca sarsılmaya ve her yerden gelen metalik iniltiler duyulmaya başladı.

“Merak etme kardeşim, bu geminin de başına o kadar çok şey geldi ki… Bu sarsıntılar ve sesler gayet normal.” diyerek beni rahatlatmaya çalıştı Mürsel, fakat şimdi çok daha başka sesler duyulmaya başlamıştı. Aynı anda çatlayıp kırılan bir sürü cam eşyanın çıkardığı seslere benziyordu beni huzursuz eden bu sesler. Sesler yukarıdan, tam tepemizdeki kristal kürelerden geliyordu. Dünyaya inişimize saniyeler kala başımı kaldırıp yukarı baktığımda tavandaki milyonlarca elmas yumurtanın çatlayıp açılmaya başladığını gördüm ve o anki dehşet içinde Emrah’ın şu sözlerini hatırladım:

“Bir Rikandan asla dost olmaz.”

Yazar – Genesis

Hikayenin 1. Bölümü için TIKLAYINIZ

Hikayenin 2. Bölümü için TIKLAYINIZ

Hikayenin 3. Bölümü için TIKLAYINIZ

Hikayenin 4. Bölümü için TIKLAYINIZ

Hikayenin 5. Bölümü için TIKLAYINIZ

Hikayenin 6. Bölümü için TIKLAYINIZ

Hikayenin 7. Bölümü için TIKLAYINIZ

Genesis

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

6 Yorum

  1. Uzunca bir süredir siteye bakamamıştım. Siteye girer girmez kaldığım yerden senin hikayene devam ettim. Senden tam beklediğim gibi yine süper olmuş hikayen. Ama keşke böyle sonlanmasaydı diyor içimdeki ses 🙁
    Tebrik ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu