Skip to main content

Kızım

Kızım

Yine uyandım. Lanet olsun ki yine uyandım.Bu demir parmaklıklar her geçen gün daha da cehennem gibi gelmeye başladı vücuduma. Bu koğuşun içinde bana yapılanları nasıl unuturum, bilmiyorum. Ama tek bildiğim, her şeyi hak ettiğim. Her gün o demir parçalarıyla sırtıma aldığım darbelerle uyanmak. Her gün ölmek için dilimden dökülen dualarla uyumak. Evet biliyorum, hak ediyorum. Pişman olduğumu söylesem de bir çaresi yok. Yine de yaptım bunu.

Bir cumartesi sabahı sevgilimin yanına gitmek için yine giyinip hazırlandım. En sevdiği kokumu sürdüm boynuma. Hızla kahvaltımı yapıp çıktım. Arabada hafiften bir blues music çalıyor. Güne yine zinde ve heyecanla başlamışım daha ne isterdim ki. Sevgilimin yanına vardığımda hemen boynuma atladı. Uzun zamandır hiç görüşemiyorduk çünkü. Sonra beraber iş yerine gittik. Yolda yine aynı şeyden kavga ediyorduk. Bana sürekli iki çocuğumu ve karımı bırakmamı söylüyordu. Tamam onları zerre kadar sevmiyordum. Yanlarından ayrılıp sevgilime gitmek için dakikaları, saniyeleri sayıyordum ama bırakıp gitmek bu kadar kolay değildi. Yine en kısa zamanda bırakacağımı söyleyip ikna ettim. Bir öpücük daha kondurup odamdan çıktı.

Onları bırakabilmek için en iyi fırsat ne olurdu diye düşünürken kapıda tepkisizce dikilen, öylece bana bakan büyük kızım Feride’yi gördüm. Donuk bir ifadeyle bana bakıyor, hiç bir şey söylemiyor ama gözlerinden akan yaşları tutamıyordu. Dinlemişti. Kahretsin ki duymuştu her şeyi. Ne yapacağımı bilemeyerek “Kızım iyi misin ?” diye yerimden kalkıp yanına yanaşabildim sadece. Hiç bir şey söylemeden ben onun üzerine yürüdükçe, o geri geri adımlarla odamdan çıkıp koridora kadar gitmişti ellerini kavrayıp, “Kızım dinle gördüğün gibi olan hiçbir şey yok.” dediğim an “Allah belanızı versin!” diye bağırıp ellerini ellerimden kurtarıp koşar adımlarla gitti.

Şimdi ne yapacaktım? Akşam nasıl gidecektim? Her şey berbat oldu, her şey. Eve gittiğimde Evde bir cehennem sessizliği vardı. Fakat bir şey olmamış gibi karım Mihriban yemek hazır haydi sofraya diye seslendi. Sesi gayet neşeli geliyordu. Şaşkınlığımı farkeden Feride “Henüz bir şey söylemedim. Keyfine bak. Nasılsa bunlar son iyi günlerin olacak.” deyip yanımdan uzaklaşıp mutfağa annesinin ve kardeşi Sevgi’nin yanına gitti. Sessizce ben de gittim arkasından masaya oturdum. Her şeyin güzel (!) olduğu son günüm olduğunun doğruluğunu henüz kavrayamamıştım.

Evet her şeyin sonu o günmüş. Şu an bu parmaklıklar ardında bunları yazarken hala daha aynı şeyler dilimin ucundan dökülüyor. Her şeyin sonu “o” günmüş.

O gece yatağımdan kalkıp ürkek adımlarla Sevgi ile Feride’nin odasına gittim. İkisi de az sonra yaşayacaklarından habersiz birer melek(!) gibi uyuyordu. Demek az önce yankılanan sesi duymadılar. Odalarının kapısını kapatıp sessizce yanlarına yaklaştım. Ve ardından olanlar tıpkı az önceki gibi ışık hızıyla gerçekleşti. Elimde hala daha sıcak olan silahım iki çocuğumu da öldürdü. Her şey bitti. Artık yaşamayan çocuklarım, artık yaşamayan annelerine bir şey söyleyip beni bitiremeyeceklerdi artık. Ama….

Ama bu siren sesleri de neydi. Ellerimdeki bu kelepçeler. Ben ne yaptım?…Ne yaptım? Fütursuzca direnişlerim, iki yanımdan sıkıca kavramış olan mavi üniformalıları kendimden uzaklaştırmaya yeterli gelmiyordu. Her direnişimde demirden halkalar acıtıyordu bileklerimi. En sonunda gözlerimim karardı ve..

Gözlerimi açtığımda bir masa etrafında karşılıklı iki sandalye bulunan rengi solgun karanlık tek camı olan ama o cam da başka bir karanlık odaya bakan bir yerde, o karşılıklı sandalyeleri birinde otururken, karşımdaki sandalyeye oturan hafifçe göbekli, kızgın bakışları olan bu orta yaşlı adama baktım. Sanki bakışlarıyla bana “Cehenneme git !” der gibiydi. Şu an bu bakışa maruz kalmaktansa cehenneme gitmiş olmayı yeğlerdim zaten.

Yaptığım her şey engel olamadığım bir dürtüyle, gözyaşları eşliğinde dilimden dökülüverdi. Karşımdakinin bir polis memuru olduğunu zihnim artık daha da iyi kavrayabiliyordu. Polis memuru ağır sözler söyleyen bakışıyla tek kelime etmeden dosyayı bir hışımla alıp o soğuk odadan çıktı. İki mavi üniformalı -artık onların da birer polis memuru olduğunu net kavrıyordum- kollarımdan tutup o parmaklıkların ardına attılar beni.

Yıllardır her gün demir sopaların vücudumu yakışıyla uyanıyorum. Yıllardır dilimden “Her şey bitti.” ve kulağımdan kızımın “Allah belanızı versin.” cümlesi gitmiyordu. Tek söylediğim, tek duyduğum yalnızca bunlardı. Ve yıllardır her görüş gününde onu görmeyi umuyordum karşımda. Sibel’i. Uğruna ailemi öldürdüğüm, her şeyi bitirdiğim kadını. Bir kez olsun görmedim onu o günden bugüne.

Az sonra iki gardiyan ziyaretçim olduğunu söyleyip kendini taşıyamayan vücudumu kolları arasına alıp götürüyorlardı. Koridorun sonunda Sibel vardı. Oradaydı. Beni bekliyordu. Ona ulaşıp ellerine dokunacaktım ki her şey üzerime atılan bir tutam toprakla son buldu. Ölüm ne de sıcakmış böyle. Ölüm ne de kavuşturucuymuş.

Sevgilimin ellerine dokunduğum an vücudumun ölümü her hücresinde hissetmesi, onun da yıllar önce sevdiği parmaklıklar ardına girerken şakağına dayadığı namlunun onu terkettiği ölümüymüş meğerse. Gardiyanların beni götürdüğü görüş odası bu defa soğuk değil tıpkı cehennem ateşi kadar sıcak ölümmüş meğerse.

Sevdiğim kadını bir kenara bırakıp her gün ölümü ellerimden olan ailemin cennetine girmeye çalıştım hep. Kulağımda yankılanan tek şey ise şuydu;

“Allah belanızı versin.”

Elvin Cengiz

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 10 Ortalaması: 4.3]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir