Skip to main content

Bir Gece Ki O Bin Gece Yaşlandırır

Bir Gece Ki O Bin Gece Yaşlandırır

Sıcak bir Temmuz akşamı… Devriyedeyiz arkadaşlarla. Sokaklar sakin görünüyor. Başımda sebebini bilmediğim keskin bir ağrı var.
Eve gidip kızıma kavuşmak, onun mis gibi kokusunu içime çekmek için can atıyorum. Gerçi ben geldiğimde o çoktan uyumuş oluyor. Bu düşünceyle daha da artıyor başımın ağrısı. Arkadaşlar: “Sen arkada dinlen, dışarısı sakin, biz hallederiz.” deseler de, kesin bir dille “Olmaz!” diyorum.
Görevi hakkıyla yerine getirmek lazım.

Bir süre daha boş sokakları arşınlıyoruz. Telefonum çalıyor, arayan İbrahim Amir. Emniyet Müdürümüz olur kendisi.
Ne kadar sert görünümlü bir yüze sahip olsa da hepimizi kendi çocukları gibi sever. Hiç çocuğunun olmamasının da bunda etkisi vardır elbet. Yanı başımda duran mesai arkadaşım Ahmet: “Hayırdır, pek aramaz, önemli bir şey olmadıkça.” diyor. Haklı da. Fazla bekletmeden telefonu açıyorum. İşte o zaman kan donduran gerçekleri öğreniyorum. Yüzlerce hatta binlerce hayatı altüst eden gerçekleri.

Acı dolu bir telefon konuşmasından yaklaşık yarım saat sonra kendimizi tankların, jetlerin ve vatan aşkıyla tutuşmuş binlerce insanın arasında buluyoruz. Özgürlüğünü kimselere vermemek için haykıran binlerce insan. Yaşlısı, genci hep birlikte omuz omuza verip darbeye karşı direnirken camilerden selâ sesleri yükseliyordu. Az önce öğrendiklerimin şokuyla yanımda duran Ahmet’e: “Benimle gel!”diye seslenirken karşı sokaktan gelen tekbir sesleri kulağı sağır edecek nitelikteydi. Ahmet’le birlikte İbrahim Müdür’ün söylediği yere gitmeye çalışırken yanı başımda duyulan silah sesleri anlık bir sessizliğe yol açıyor. Kimseye bir şey olmuş mu diye etrafa bakarken hemen yanımda ki Ahmet’in yere düşüşü ve sonsuza dek kapanan gözleri… O ebedi dünyaya dünyaya “Merhaba!” derken yüzünde oluşan tebessüm eşi benzeri görülmemiş cinstendi…

Üç ay, o karanlık gecenin ardından tam üç ay, geçti bugün. Puslu bir sonbahar akşamı. Büyükçe bir mezarlık ve yüzlerce mezarın arasından tam karşımda duran Ahmet’in mezarı. İlk günkü kadar kalabalık değil şimdi. Mezarını üstünde solmaya başlayan çiçekler, çetin bir kış geçireceğimizin habercisi. Kuşlar, göç ediyor uğruna canımı vereceğim vatanımdan. Ben ise eski mesai arkadaşımla bir kez daha vedalaşıyorum.

Hayat ne garip değil mi? Daha üç ay önce her gün gördüğüm o neşeli suratın sahibi şimdi bu kara toprağın altında. Herkes kendinden bir şey kaybetti o gece. Kimi evladını, kimi annesini, babasını, kimi ise eşini…Herkesin hayatı değişti o gece, bir daha düzelmemek üzere.

Ben mi? Ben artık kızıma sarılamıyorum mesela. Onun mis gibi kokan saçlarına dokunamıyorum.

O gece atılan bombalar yüzünden artık iki kolum da görevini yerine getiremiyor. Üzülüyor muyum? Aslında üzülmüyorum. Vatan için değil kolumu gerekirse canımı bile feda ederim.

Benim üzüldüğüm şey bir daha kızıma sarılamayacak olmam. Bir daha polislik yapamayacak olmam. Yoksa karşımda vatan için canını vermiş bir polisin mezarı dururken, iki kolumu kaybettim diye sızlanmak ne haddime!

İşte o gün böylece bir zafer kazandı milletimiz. Her kesimden insanıyla, askeriyle, polisiyle kazanılmış bir zafer…Demokrasi Zaferi…

Yüzlerce insan şehit oldu aziz vatan uğruna, binlerce ocağa ateş düştü.

Umarım bir daha bu üzücü olayları yaşamaz güzel halkım. O gece yaşanan olaylar, şehit olmuş askerlerimiz, o hain darbecilerin bu vatanın insanına yaşattıklarını düşündükçe, yüreğimin en derinlerinde ince bir sızı beliriyor. Büyüdükçe büyüyor, kanıyor…Kanıyor…

Berivan Aygün

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 2 Ortalaması: 3]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir