Skip to main content

Güzel Bir Korku Hikayesi Daha; Kötülüğün Doğuşu (1. Bölüm)

Kötülüğün Doğuşu (1. Bölüm)

Hayatta beni en çok mutlu eden şey, günün sonunda eve gittiğimde emekleyerek paçalarıma tutunan ve ağzından anlamsız kelimeler dökülen bir yaşındaki biricik oğlumu kucaklayarak bağrıma basmaktır. Korunmaya muhtaç o masum varlık hayatımdaki her şeydir.
Köyün dışarısında olan bahçe evimizi yaklaşık 500 metre uzunluğunda, etrafı sık kavak ağaçlarıyla çevrili bakımsız bir araç yolu köye bağlıyordu.
O gün yine her sıradan günkü gibi evimizin yanında bulunan bahçede çalışıyordum. Bahar aylarıydı. Ağaçlar yeşil elbiselerine bürüneli fazla olmamıştı. Bazılarına kış ağır gelmiş ve dallarından bir kısmını bahara çıkarmayı başaramamıştı. Ben de elimdeki testereyle onları bu kuru uzuvlarından arındırıyordum. Öğleden sonra, dallarından gövdesine  kırmızı ve koyu kıvamlı bir sıvı akmış bir ceviz ağacına gelmişti sıra. Daha önce hiçbir ağacı bu halde görmemiştim. Bahçeyi birkaç gün önce dolaştığımda bu ağacı bu şekilde gördüğümü hatırlamıyordum. Muhtemelen bu birkaç gün içerisinde benim bilmediğim bir parazit türü bu ağaca musallat olmuş diye düşündüm.
Ben küçük bir çocukken de devasa bir boyuta sahip olan bu ağacın dedemin gözünde hep özel bir yeri olmuştur. Dedem gençlik yıllarında bir gün bahçede çalışırken bahçe kapısı istikametinden birinin dedemin ismiyle seslendiğini duymuş. Kapının önüne gittiğinde  ihtiyar bir adamın beklediğini görmüş.
Dedem kim olduğunu sorduğunda adam “Ateşler köyünden geliyorum, köy köy dolaşıp tohum satıyorum.” demiş.
Dedem “O köy nerede? Daha önce hiç duymamıştım.” deyince adam parmağıyla güneydeki dağları işaret etmiş.
Dedem ” Adımı nereden biliyorsun?” diye sormuş.
Adam ” Az önce sizin köydeydim. Birkaç kişiye tohum sattım. Ahaliye civarda başka ev olup olmadığını sorunca bana senin adını söyleyip burayı tarif ettiler.” Demiş ve yanında yerde duran çuvalın içerisinden küçük bir testi çıkartıp  “Soğuk suyun var mı? Yol için biraz su doldurayım” demiş.
Dedem” Gel içeride kuyu var” deyince adam yerdeki çuvalını sırtlayıp sanki orayı daha önceden biliyormuş gibi direkt kuyunun olduğu yere doğru yürümüş ve kuyudan su çekip testisine doldurmuş. Elini yüzünü​ yıkayıp kuyunun yanına oturmuş ve derin bir of çektikten sonra ağzının içerisinde kendi kendine “Zaman gelmiş” diye söylenmiş.
Dedem “Anlayamadım. Ne zamanı?” deyince adam “Ahir zaman. Artık hiç insanlık kalmamış. Gün gelecek insanlar birbirlerini yiyip bitirecek” demiş ve “Tohum almak ister misin?” diye sözlerine devam etmiş.
Dedem “Sağolasın, gerek yok” demiş.
Adam “O zaman sana ceviz vereyim. Çok verimli bir cinstir. Para mara istemem, sana hediyem olsun” demiş ve çuvalından bir beze sarılı bir şey çıkarıp “Al bunu. İçerisinde 3 tane ceviz var, bunu bu şekilde bezle birlikte bir çamura göm.” diye sözlerine devam etmiş.
Dedem beze sarılı cevizleri alıp hemen oracıkta, kuyunun yanındaki balçık zemine o şekilde gömmüş.
Adam gidecek çok yolunun olduğunu söyleyip müsade istemiş. Dedem adamı uğurlamak için ona bahçe kapısı​na kadar eşlik etmiş.
Adam giderken dedeme “Dikkat et” demiş.
Dedem ” Neye dikkat edeyim?” Diye seslenmiş ama adam cevap vermemiş ve ardına bile dönüp bakmadan yoluna devam etmiş.
Dedem, davranışlarının ve konuşmalarının anormalliğini de hesaba katarak adamın akıl yoksunu biri olduğu kanaatine varmış ve bahçeye geri dönerek çalışmaya devam etmiş.
Aradan yıllar geçmiş ve o üç ceviz, üç gövdeli büyük bir ağaca dönüşmüş.
Köyde ağaçlarını sulaması için her köylüye, haftanın belirli gün ve saatlerine göre sulama kanalından gelen su paylaştırılırmış. Ağaçlarını sulaması için dedeme yıllar önce bir gün, gece saatlerinde su verilmiş. Zifiri karanlık bir geceymiş. Ağaçların bir kısmını suladıktan sonra gecenin ilerleyen saatlerinde sıra üç gövdeli ceviz ağacına gelmiş. Elindeki gaz lambasını ağacın​ küçük dallarından birine asmış ve o cılız ışık altında elindeki kürekle su yolunu değiştirmek için uğraştığı sırada ağacın üzerinden sanki bozuk radyo frekanslarının sesini andıran bir cızırtı duymuş. Sesin duyulmasıyla birlikte sesin geldiği yerden beyaz bir ışık yayılıp çevresini aydınlatmış. Dedem ışığın ve cızırtının kaynağını görmek için başını yukarı kaldırırken ” İntebih” diye bir kadın sesi yankılanmış. Başını yukarı kaldırdığı sırada ağacın dallarından birine oturmuş saçlarını tarayan ve beyaz bir ışık saçan, beyaz elbiseli genç bir kadın görmüş. Dehşete kapılan dedem bunun şeytani bir varlık olduğunu düşünüp elindeki kürekle kadına vurmak için hamle yapmış fakat daha küreği kaldırır kaldırmaz ışık sönmüş, çızırtı susmuş ve kadın kaybolmuş. Küreğin metal kısmı boş dal üzerine inmiş, sap kısmı ise ağaçta asılı duran gaz lambasına çarpmış. Kırılan gaz lambası ağacın kök kısmına düşüp alev almış. Dedem alevleri söndürmeden koşarak oradan uzaklaşmış. Ertesi sabah gittiğinde ağacın gövde kısımlarının az miktarda yandığını görmüş. Muhtemelen bendinden taşan su, ağacın kök kısmından kaynaklanan alevleri söndürmüş.
Dedem köyün hocasına, o gece duyduğu “intebih” kelimesinin  ne anlama geldiğini sormuş ve “dikkat et” anlamına geldiğini öğrenmiş.
Bu ağacın üç tane gövdesi vardı ve her bir gövde üç dala ayrılıyordu. İşte  bu dallardan birinde hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Kuruyan dalı kesmek için ağaca tırmandım. Yerden yaklaşık bir buçuk metre yüksekliğinde bir dalın üzerinde durup kuru dalı kesmeye başladım. Kesilen yerden, ağacın gövdesinde akmakta olan aynı kırmızı sıvı akmaya başladı. Dalın henüz bir kısmı kesmişti ve ben bu olup bitene anlam vermeye çalışıyordum. O sırada arkamdan bir cızırtı duydum. Başımı çevirdiğde tam gözlerimin önünde bir çift sarı göz ve soluk bir kadın yüzü gördüm. Kadın gözlerimin içine bakarak “intebih” dedi. Genç bir kadın yüzüne sahipti ama ses tonu yaşlı bir kadının sesine aitti. O an korkudan dengemi kaybedip sırt üstü yere düştüm ve başımı sertçe yere çarptım. Daha sonra geçmiş yıllarımla ilgili birtakım bölük pörçük rüyalar gördüğümü hatırlıyorum. Gözlerimi açtığımda ağacın altında sırt üstü yatıyordum. Muhtemelen bir ya da iki saat yerde o şekilde yatmışım. Güneş batıdaki tepelerin üzerine iyice yaklaşmıştı. Acaba ağacın üzerinde gördüğüm kadını gerçekten mi görmüştüm? Yoksa sadece ayağım kayıp düştükten sonra yerde baygın yatarken gördüğüm rüyalardan biri miydi bu da? Kalkıp eve doğru yol aldım. Kapıyı çaldığımda eşim açtı, kucağında oğlum vardı. Oğlumu kucaklayıp oturma odasına geçtim. Odada oğlumdan birkaç ay küçük gibi görünen başka bir bebek daha emekliyordu. Oldukça esmer ve zayıf bir bebekti.
Herhalde komşuların biri kısa süreli bakmamız için bize bırakmıştır diye düşündüm ve mutfaktaki eşime ” hayatım bu bebek kimin?” Diye sordum.
Eşim bulunduğum odaya girdi, başımda dikilip endişeli bir ifadeyle bana baktı.
“Ne oldu ? Neden öyle bakıyorsun? Diye sordum.
“Sen iyi misin? Diye karşılık verdi.
“Bilmiyorum. Bugün düşüp başımı yere vurdum” dedim.
Eşim ” insan kendi kızını hiç unutur mu? Dedi.
” Ne yani? Bu çocuk şimdi bizim mi? Dedim.
Nasıl olurdu? Bizim sadece bir çocuğumuz vardı. Belki de ben öyle hatırlıyordum. Belki de başımı çarpmanın etkisiyle kısmen hafizamı kaybetmiştim.
” Adı ne peki?” dedim eşime.
Eşim “onun adı Lahab” dedi.
“Bu nasıl bir isim? Ne anlama geliyor?” Diye sordum.
“Yalın alev anlamına geliyor.” Dedi.
Kafam iyice allak bullak olmuştu, kendimi iyi hissetmiyordum. Biraz hava almak için dışarı çıktım ve kapının önünde durup etrafa baktım. Gökyüzü kızıl bir renge bürünmüştü. Yaklaşık 50 metre ötedeki yaşlı çınar ağacının altında keçiler ve buzağılar otluyordu. Hava kararmadan hayvanları onları ağıla sokmalıyım diye düşünürken eşim kucağında o bebekle dışarı çıktı ve çınar ağacına doğu yürüdü. Aramızda yaklaşık 15 metre mesafe vardı. Bebeğin üzerinde giysileri yoktu ve vücudu siyah, seyrek, ıslak tüylerle kaplıydı. Eşim çocuğu yere bıraktığı an çınar ağacındaki kuşlar çığlık çığlığa bağırarak havalandılar. Keçiler ve buzağılar çıldırmış gibi boynuz darbeleriyle birbirlerine saldırmaya başladılar. Onlar birbirlerini yaralayıp kanlar içerisinde bırakırken ilerideki köy istikametinden çığlıklar yükselmeye başladı. O sırada çocuk elleri ve ayakları üzerinde doğruldu. Dizleri normal bir insana göre ters bir şekilde, geriye doğru bükülüyordu. Çocuk elleri ve ayakları üzerinde koşarak çınar ağacı altına gidip keçilerin ve buzağıların az önce otladığı, şimdi ise birbirlerini parçaladıkları  yeşilliklerde otlamaya başladı. Ben hayretler içerisinde olan biteni izlerken eşim döndü ve bana baktı.
Yüzünde korkunç bir ifadeyle “intebih” diye bağırdı ve ortadan kayboldu. Bir iki saniye sonra birden tam karşımda, sarı gözleri gözlerimin önünde aniden oraya çıktı. Ben korkunun etkisiyle geriye doğru sıçradım ve sırt üstü düşüp başımı sertçe yere çarptım. Gözümü açtığımda ceviz ağacının altında sırt üstü yatıyordum. Ayağa kalktım. Kuru dal az bir kısmı kesilmiş vaziyette duruyordu. Hava kararmak üzereydi. Yerden testereyi alıp eve doğru ilerledim. Kapıyı çaldığımda eşim açtı, kucağında oğlum vardı. Oğlumu kucaklayıp oturma odasına geçtim. Endişeli gözlerle etrafa baktım, herşey normaldi. Birlikte akşam yemeği yerken eşim çok mutlu görünüyordu.
Gülümseyerek “sana çok güzel bir haberim var ” dedi.
“Ne?” Dedim.
“Hamileyim” dedi.

    Genesis

Kötülüğün Doğuşu 1. Bölüm Okumak İçin Tıklayınız.

Kötülüğün Doğuşu 2. Bölüm Okumak İçin Tıklayınız.

Kötülüğün Doğuşu 3. Bölüm Okumak İçin Tıklayınız.

 

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 3 Ortalaması: 4]

0 thoughts to “Güzel Bir Korku Hikayesi Daha; Kötülüğün Doğuşu (1. Bölüm)”

  1. Yine mükemmel bir hikaye
    Yalnız şu yorum kısmına hakaret yazanları kınıyorum .
    onların da ANASI ,BACISI ,AVRADI var lütfen saygılı olsunlar

  2. Devamlarini da simdi okuyacagim ama hakikaten mukemmel. Normalde stephen king koleksiyonu yapiyorum ve turk korku filmlerini ve kitaplarini cok basarisiz buluyorum ama bu farkli gibi gorunuyor. Devaminda bozup klasik turk korku unsuru cinlere baglamadiysaniz hakikaten olmus.

    1. Sağol kardeşim. İşten güçten fırsat bulamadığımdan 2. Bölümü biraz geç yazdım. Dün siteye yolladım, muhtemelen bugün yayınlanır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir