Skip to main content

Korku Hikayesi; “Vampir”

Korku Hikayesi; “Vampir”

Hikaye Oku; ILLINOIS kasabalarının birinde sıcak bir yaz gecesiydi… Her yerden uzak bu küçük şehri bir ırmak, bir orman ve bir de sel çukuru ikiye böler. Kaldırımlar günün yakıcı güneşinin hararetini hâlâ muhafaza etmektedir.

Dükkânlar kapanmış, caddeler kararmıştı. Bu boğucu geceyi iki ay süslüyordu: Biri lâcivert gecede gittikçe yükselmekte olan vanilya rengindeki hakiki ay, diğeri karanlık ve heybetli mahkeme binasının cephe duvarındaki kocaman saat.

Kasabanın her çeşit işe elverişli en büyük lokantasında vantilatörler uğulduyor, rokoko stili bölmeli köşelerde birbirlerine sokulmuş yüzleri fark edilmeyençiftler gözüküyordu.
Evleri önlerinde bağırarak oynayan çocukların sesleri bile insanı yoruyordu bu gece. Kuru bir takırtıyla kapanan kapıların rezeleri inliyordu adeta. Otlar ve ağaçlar sıcağı haykırıyorlardı. Tek katlı evinin önündeki verandada Lavinia Nebbs yalnız başına oturmuştu. Otuz yedi yaşında olmasına rağmen vücudu inceliğini ve dikliğini muhafaza eden bu kızın yüzü de güzeldi. Onun neden bu yaşa kadar evlenmemiş olduğu kasaba halkı için bir sırdı.

Lavinia yalnız yaşıyordu. Annesi ve babası çoktan ölmüşlerdi. Bu sıcak yaz gecesinde evinin önündeki verandada uzun  sandalyesine uzanmış, arkadaşını bekliyordu. Beyaz parmakları arasında tuttuğu limonata bardağını ara sıra dudaklarına götürmekteydi.

– İşte geldim Lavinia!

Lavinia döndü. Francine küçük bahçenin çakılları üstünde gülümseyerek ilerliyordu. Beyazlar giymişti. O da otuz beş yaşında olmasına rağmen bir genç kız havası taşımaktaydı hâlâ. Lavinia Nebbs ayağa kalkarak sokak kapısını kilitledi. İçeri götürmeye lüzum görmediği boş limonata bardağını verandanın kenarına bıraktı.
Hafif bir sesle:

– Sinemaya gidilecek güzel bir gece, dedi.
Hemen de bitişiğindeki bahçede, salıncaklı sandalyesinde sallanan ihtiyar Henson ana:
– Nereye gidiyorsunuz madmazeller? diye seslendi. Kızlar kendilerini kadından ayıran karanlık denizinin ötesinden:
– Elit sinemasına, diye bağırdılar. (Yaşasın Tehlike) adlı güzel bir film oynuyormuş.
Hanson ana içini çekerek:
– Sizin yerinizde olsam böyle bir gecede evimden dışarı çıkmazdım, dedi. Ortalıkta dolaşan ve kadınları bağazlayan Vampiri hatırlayın… Ben, az sonra içeri girecek, uyurkende tüfeğimi baş ucuma alacağım !… İhtiyar kadının gıcırtıyla sandalyesinden kalktığı gürültüyle evine girip sokak kapısını kapattığı işitildi. Kapıya sürgü sürüşü, kilitte anahtarı üst üste çevirişi, karanlık sıcak gece içinde garip bir şekilde akisler yaratıyordu. İki kız gülümseyerek yürümeye başladılar.

Lavinia sıcak yaz gecesinin yakıcı soluğunun boğazını tıkadığını hissediyordu. Kaldırımlardan yükselen hava, sıcak bir fırın ağzından gelen buhardı sanki. Topukları altında asfalt, kâh yumuşacık olmuş çöküyor, kâh kuru ekmek kabuğu gibi kıtır kıtır kınlıyordu. Bacaklarının yukarılarına doğru yapışkan bir şekilde yükselen sıcak çamaşırları vücutlarına yapıştırıyordu. Francine:
– Lavinia, dedi. Vampir hakkında söylenenlere inanıyor musun sen?
– Kadınların her şeyi büyüttüklerine inanmaz mısın? Dedikoduya ve bilhassa heyecanlı olaylara bayılırlar. Ama ben bunlardan değilim. Vampire de inanmıyorum.
– Ama Hattie Mc Dolls öldürüleli bir ay olmadan Roberta Ferry boğazlandı. Şimdide Eliza Ramsell kayboldu… Bunlara ne diyorsun?
-Hattie Mc Dolls bir seyyar satıcı ile kaçmıştı. Kaatil o serseri adamdır. Bunun Vampirle ne ilgisi olabilir?
– Evet, haklısın ama ya diğerleri?… Dört kadın daha öldürüldü. Ve kim tarafından bilinmiyor. Hepsinin yüzleri mosmor ve dilleri dışardaymış. Yani aynı şekilde öldürülmüşler!
Şehri ikiye bölen sel çukurunun yanına gelmişlerdi. Arkalarında aydınlık evlerle ve uzak radyo sesler ile dolu bir şehir, önlerinde rutubetli, karanlık derin bir çukur vardı.
– Belki de, sinemaya gitmekten vazgeçsek daha iyi ederiz, dedi Francine. Vampir bizi izleyebilir. Öldürmeye de kudreti yeter! Bu sel çukurunu sevmiyorum. Bak, nasılda karanlık… Garip bir kokusu var… İnsanı gözlüyor gibi. Sel çukurunun derinliklerinde çürümüş ot kokularıyla birlikte sinekler, sivri sinekler yükseliyordu. Bir sis tabakası da daha derin köşelerini saklamaktaydı.
– Ne olursa olsun Vampir’in kurbanı olmayacağım, diye ekledi Francine. Gece yarısı bu korkunç çukuru geçmeye niyetim yok. Ama sen geçmeye mecbursun Lavinia. Sinemadan çıktıktan sonra vakit geç olduğundan küçük geçit kapısı kapanır çünkü. Başka türlü de evine dönemezsin ki!… Önce merdivenlerden inecek, asma köprüye varacak, sonrada o hurda köprüyü sallana sallana katedeceksin! Belkide Vampir bir ağaç arkasına saklanarak seni gözleyecektir… Ben, gündüz bile bu asma köprüyü geçmek zorunda olsam, yerimden kıpırdamazdım. Gerekseydi kiliseye bile gitmezdim…
– Aptal gibi konuşuyorsun, dedi Lavinia.
– Kendi ayaklarının sesini dinleyerek karşı tarafa bir başına geçecek olan sensin… Ben değil. Çevren, gölgelerle dolu olacak. Lavinia, yalnızlığa nasıl tahammül ediyorsun kuzum? Evinde bir başına nasıl yaşıyorsun?
– İhtiyar kızlar yalnızlığı severler. Gölgeli bir patikayı işaret etti.
– İstersen şu kestirmeden iniverelim.
– Korkuyorum.
– Vakit daha erken. Vampir’ler daha geç saatlerde dolaşırlar.
Lavinia tasasız bir tavırla arkadaşının kolunu tuttu, eğri büğrü patikaya doğru sürükledi. Cır cır böcekleri, kurbağa sesleri, sivri sinek vızıltıları garip bir müzik halinde birbirine karışıyor, asap bozucu bir gerginlik vücude getiriyordu. Francine nefes nefese:
– Korkuyorum, diye tekrarladı. Koşalım.
– Olmaz.

Eğer aynı an, Lavinia başını çevirmemiş olsaydı, bir şey göremeyecekti. Ama garip bir hisle başını çevirdi ve O zaman, Francine de onun baktığı yere baktı, o da gördü… Patikada kıpırdamadan duruyorlar, gözlerine inanamıyorlardı. Gece her ne kadar karanlık olursa olsun, ayın hafif aydınlığı bir funda kümesi dibine yatmış olan Eliza Ramsell’i görmelerine yetmişti. Francine dehşetle bağırdı. Kadın suda yüzer gibi toprağa sere serpe uzanmıştı. Bembeyaz yüzü parça parça gölgeli, boncuk gibi gözleri açık, kısık dudaklarından dili fırlamıştı. Lavinia sel çukurunun etraflarında dönmeye başladığını hissediyordu. Bir tuzak içindeydiler sanki… Francine hıçkırıyor, konuşamıyordu. Uzun bir süre ağladı. Sonra:

– Polise haber vermek lâzım, dedi.
– Bana sarıl Lavinia. Beni sıkı tut. Oh, rica ederim, öylesine üşüyorum ki!… Kıştan beri bu kadar çok üşüdüğümü hatırlamıyorum!
Lavinia Francine’e sarılmıştı. Polisler sel çukuruna dağılmışlardı. Elektrik fenerleri parlıyor, koşuşmalar, bağrışmalar birbirine karışıyordu.
Oysaki saat henüz akşamın sekiz buçuğuydu. Gözlerini kapamış ve başını Lavinia’nın omuzuna dayamış olan Francine:
– Ocak ayındaymışız gibi bir süetere ihtiyacım var, dedi. Polis:
– Siz artık gidebilirsiniz madmazeller, dedi. Yalnız yarın sabah komiserliğe bir kere uğramanızı ve gerekli sorulara cevap vermenizi rica edeceğim. Lavinia’yla Francine polisin yanından uzaklaşırken sel çukurunda çimenler üzerinde yatan ve şimdi üstüne bir örtü örtülen cesede bir kere daha baktılar. Lavinia kalbinin hızlı darbelerle vurduğunu hissediyordu. O da üşüyordu. Hemde kara kış ortasındaymışlar gibi titriyordu. Sırtından kar taneleri süzülüyordu adeta. Parmakları ve elleri balmumu beyazlığındaydı. Polisin sorduğu bütün sorulara kendisinin cevap verdiğini hatırladı. Francine durmadan hıçkırıyordu çünkü. Arkalarından bir polis:
– Sizi evinize kadar götürmemizi ister misiniz? diye sordu.
– Hayır, lüzum yok, dedi Lavinia. Ve yollarına devam ettiler.
– O ana ait fazla bir şey hatırlıyamıyorum, diye Lavinia düşündü. Hatta cesedin neye benzediğini bile bilmiyorum. Böyle bir şey olabileceğini ve onu gözlerimle görebileceğimi zannetmezdim. Ama hemen hemen, şimdiden onu unutmaya başladım. Kendimi büsbütün unutmaya zorlayacağım. Francine:
-Hiç ölü görmemiştim, dedi.
Lavinia kol saatine göz attı.
– Dokuza yirmi var henüz. Helen’e uğrar, oradan da sinemaya gideriz.
– Sinemaya mı?
– Öyle ya… Bize şimdi lâzım olan bu.
– Lavinia! (Onu) düşünmüyor musun hiç?
– Unutmamız lâzım. Hatırlamak hiç bir işe yaramaz.
– Ama Eliza orada, yatmış ve…
Gülmeye ihtiyacımız var. Hiç bir şey olmamış gibi sinemaya gideceğiz.
– Fakat, Eliza senin arkadaşındı…
– Artık onun için bir şey yapamayız ki! Asıl kendimiz için bir şeyler yapmalıyız. Fikrimde ısrar ediyorum: Eve dönmek niyetinde değilim. Eve
dönmek ve ağlayıp sızlamak… Onu artık düşünmek istemiyorum. Bir çok şeyler yapmak ve düşünmek istiyorum, ama onu değil. Karanlık içinde patikayı tırmanmaya başladılar. Az sonra, işittikleri seslerle durdular. Altlarında, şırıltılarla akan su sesine karışan erkek sesleri vardı:
– Ben Vampirim! Ben Vampirim! Güzel kadınları öldürürüm.
– Bende Eliza Ramsell’im. Bana iyi bakınız, ben bir ölüyüm. Ağzımdan dışarı sarkan dilime bakınız!
Francine:
– Ahlaksız oğlanlar! diye bağırdı. Çukurdan çabuk çıkınız da evlerinize gidiniz. Beni işitiyor musunuz? Evlerinize dönünüz, evlerinize dönünüz, evlerinize dönünüz! Çocuklar oyunlarını bırakarak dağıldılar. Sıcak gece içinde gittikçe uzaklaşan kahkahaları işitiliyordu. Francine yeniden ağlamaya başlarken yollarına devam ettiler.
Helen Greer, ayaklarını verandanın tahtalarına vurarak:
– Hiç gelmeyeceksiniz zannetmiştim madmazeller, diye bağırdı. Bir saat geç kaldınız, haberiniz var mı?
– Biz… diye Francine başladı.
Lavina kolunu çimdikleyince sustu. Sonra yeniden:
– Korkunç bir olay işittik, dedi. Biri Eliza Ramsell’in cesedini sel çukurunda bulmuş.
Helen sıçradı.
– Kim bulmuş?
– Bir şey bilmiyoruz.
Üç kızda bir an sustular. Ne söyleyeceklerini bilmeden birbirlerine bakıyorlardı. Nihayet Helen:
– Niyetim, bu gece evimden dışarı çıkmamak, dedi.
Sonra bir şal almak için içeri girdi Onun yokluğundan faydalanan Francine boğuk bir sesle:
– Ona hakikati niçin söyletmedin? diye sordu.
– Onu da heyecanlandırmaya ne lüzum var? Bizim gördüğümüzü söyleseydik daha fena olurdu. Yarın söyleriz.
Şalını alıp dönen Helen:
– Fikrimi değiştirdim çocuklar, dedi, haydi sinemaya gidelim. Biraz eğlenelim. Ağaçlarla çevrili loş yolda üçü ilerlemeye başladılar. Kapanan
kapılar, üst üste sürülen sürgüler, anahtar sesleri duyuluyordu. Panjurlar çekiliyor, ışıklar birer birer sönüyordu pencerelerde. Çekilmiş perdeler arkasından kendilerine merakla bakan gözler hissediyorlardı.
– Ne kadar garip, diye Lavinia Nebss düşünüyordu. Böyle güzel bir yaz gecesinde, henüz bu erken saatte çocukların sokaklarda oynaması, dondurma yemeleri gerekirken, hepsi evlerine kapatılıyorlar, Toplar ve oyuncaklar bahçelerde terkedilmiş. Hâlâ sıcaktan yanan kaldırımlarda tebeşirle çizilmiş sek sek oyunu kareleri nasılda kimsesiz kalmışlar!
– Böyle bir gecede dışarda olmamız için, deli olmalıyız, dedi Helen.
– Vampir aynı gecede üç kadını birden öldürecek değil ya, diye Lavinia cevap verdi. Üç kişi olmamız bizi kurtarıyor. Üstelik, henüz erken.

Cinayetler bir kaç ayda bir olur. Hiç bir cani her an adam öldürmez. Önlerinden bir gölge geçti. Az sonra iri yarı bir erkek birden bire karşılarında durdu. Üç kadın bir ağızdan bağırdılar. Dükkânlardan dökülen hafif ışıklara yüzünü çeviren adam kendini gösterdikten sonra kahkahalarla gülmeye başladı.

– Tom Dillon!
– Tom!
– Sizleri korkuttum değil mi? Vampir benim!
– Tom, dedi Lavinia, bir daha böyle çirkin şakalar yaparsanız sizi hakikî tabancayla öldürürüm. Francine ağlamağa başladı. Tom “Dillon artık gülmüyordu.
– Böylesine korkacağınızı bilmiyordum, dedi. Affedersiniz.
-Eliza Ramsell ne oldu biliyor, musunuz? diye Lavinia ekledi. Öldü. Ve sizde kadınları korkutarak eğleniyorsunuz. Utanmanız lâzım. Bizimle artık konuşmayın.
– Oh!…
Tom onlarla beraber gelmek istedi. Lavinia sert bir sesle:
– Olduğunuz yerde kalınız mösyö vampir, dedi. Korkutacak başka kızlar bulursunuz belki. Yahut gidiniz ölü Eliza’nın yüzünü seyrediniz. Onu daha eğlenceli bulursanız, gelip bize haber verin.
İki arkadaşını kollarından çekerek yıldızlarla aydınlanan’ yola doğru çekti. Francine mendilile hâlâ gözlerini siliyordu.
-Francine sus, diye Helen rica dolu bir sesle yalvardı. Sadece bir şakaydı Tom’un yaptığı. Ne diye bu kadar çok ağlıyorsun?
– Sana her şeyi olduğu gibi söyliyeceğim artık Helen. Tahammül edemiyorum çünkü. Eliza’nın cesedini biz bulduk. Ve bunu görmek hiçte güzel bir manzara değildi. Onu unutmak istiyoruz. Zaten sinemaya her şeye rağmen gitmek istememizin sebebi de bu. Ondan hiç bahsetmek istemiyoruz. Haydi, bilet paralarını hazırla, sinemaya yaklaştık. Yarı büfe, yarı lokanta olan küçük salonda vantilatörler dönerek boğucu havayı serinletiyorlardı. Lavinia tezgahtaki görevliye yaklaşarak:
– Bana on sentlik naneli pastil veriniz, dedi.

Adamın yüzü geç yatan ve çok çalışan insanlara mahsus bir sarılıktaydı. Son derecede yorgun bir görünüşü vardı. Zaten bu gece yarı yarıya boş caddelerden geçenler, dükkânlardan çıkanlar, yüzleri bu çeşit olan insanlardı nedense… Bir kese kağıt dolusu naneli pastili alan Lavinia:

– Bunları bu gece sinemada yiyeceğiz, diye izahat verdi.
– Ama bu gece siz çok güzelsiniz madmazel Lavinia! Hoş gündüzde aynı güzellikteydiniz ya! Öğleyin çukulata almaya geldiğiniz zaman bir mösyö sizin hakkınızda bilgi istedi benden.
– Ah, öylemi? Kim?
– Adamı tanımıyorum. Bir yabancıydı. Koyu renk elbise giymiş, ince, uzun boylu, soluk yüzlü biri. Size dikkatle baktı, sonrada yanıma gelerek kimdir diye sordu. Bende ona: «Kasabanın en güzel bekâr kızı Lavinia Nebss’dir» dedim. Çok güzel kız dedi. Nerede oturuyor? Satıcı bu sözleri söyledikten sonra sustu. Başını çevirdi. Francine inler gibi bir sesle:
– Umarım ki ona adresi vermediniz değil mi? diye sordu. Ha, vermediniz değil mi? Hem bir yabancıya ne diye Lavinia’nın adresini veresiniz!…
– Öhö, bilmem. Birden bire düşünemedim, adresi verdim. Park Street, de sel çukuruna yakın oturuyor dedim. O an aklıma hiç bir kötülük gelmedi. Ama az önce cesedi bulduklarını işitince kendi kendime: (Ne halt ettim!) diye kızdım.
Gözleri yaşlarla dolan Francine:
– Budala! diye bağırdı.
– Çok üzgünüm. Ama bu belkide büyüttüğünüz kadar önemli değildir.
– Öylemi zannediyorsunuz!

Lavinia arkadaşlarının sabit bakışları karşısında hareketsiz duruyordu. Neler hissettiğini söylemeye gücü yetmiyordu. Aslına bakılırsa boğazında garip bir gıcıklanmadan fazlada bir şey hissettiği yoktu. Mekanik bir hareketle şeker parasını uzattı. Görevli başını önüne eğmiş, parmaklarını tahta üzerinde asabiyetle oynatıyordu. Dükkândan çıkınca Lavinia şekeri arkadaşlarına uzattı.

– Buyurun, size şeker ikram ediyorum!
– Şekeri bırak, ne yapmamız gerekeceğini düşünelim, dedi Helen. Doğru eve gidelim. Hiç kimsenin avı olmak istemiyorum. Ama Vampir bu gece seni arıyor Lavinia. Çünkü senin hakkında bilgi toplamış. Bu yabancının Vampir olduğuna eminim. Sel çukuruna uzanan bir kurban olmak istiyor musun Lavinia?
Lavinia ağır bir sesle:
– Bak, dedi, o da diğer erkekler gibi meraklının biri olsa gerek…
– Tom Dillon gibi değil mi? Ama Tom Dillon’un Vampir olmadığını kim iddia edebilir?
– Zannedersem hepiniz sinirden ne söylediğinizi bilmiyorsunuz bu gece, dedi Lavinia. Ben sinemaya gidiyorum. İkinci kurban olacaksam, olayım…

Aldırdığım yok. Benim gibi otuz yedi yaşında olan yaşlı bir kızın hayatta hiç bir ihtirası yoktur. Yalan mı? Ne sevdiğim var, nede istediğim. Belki de cesaretim buradan geliyor. Siz isterseniz evlerinize dönünüz, ben yalnız başıma sinemaya gidebilirim. Biraz avunurum orada. Hem Vampirin bir ikinci cinayeti bu kadar erken işleyeceğini hiç sanmıyorum. Biraz makûl düşünürseniz sizde bana hak vereceksiniz. Ama bir ay sonrası için bir şey söyleyemem. Polis araştırmalarını biraz gevşetirse, Vampirde yeni bir cinayet arzusu ile dolabilir. Katil ruhlu olanlar bir cinayet işledikten sonra biraz ruhları tatmin olur. İkinci cinayeti işleme arzusu bir açlık gibi daima aralıkla doğar. Şimdilik dinleniyordur. Ne olursa olsun bu gece sinemaya gideceğim.

– Sel çukurunda yatan Eliza’nın yüzünü hatırlamıyor musun artık?
– Ona zaten iki kere bakmıştım. Sandığınız kadar meraklı değilim. Aklı başında bir kızım. Onu kati olarak unutmaya karar verdim. Hem canım bu münakaşamız komik bir şey. Vampir çok güzel kadınları öldürüyor. Eliza şahane bir güzeldi. Bana yapılan komplimanlarsa palavra. Ben hiçte güzel bir  kız değilim.
– Güzelsin Lavinia. Kasabanın, Eliza’dan, sonra, en güzel bekâr kızısın. Eğer biraz daha yumuşak başlı olsaydın, şimdiye kadar çoktan evlenmiştin!
– Bu saçma sözleri bırak Francine. Bak sinemaya geldik işte. Ama siz Helen ile isterseniz evlerinize dönünüz. Ben filmi yalnız seyrederim, evime de yalnız dönerim.
– Delimi oldun Lavinia! Seni burada tek başına bırakamayız…

Birkaç dakika daha çekiştiler. Nihayet üçü birden biletlerini alarak sinemaya girdiler. Salon loştu. Kırmızı perde henüz çekilmemişti. Filim başlamadan az evvel sinema müdürü sahneye çıkarak:

– Sayın seyirciler, dedi, bu gece sinemamızı erken kapatmak için polisten emir olmuş bulunuyoruz. Herkes evine erken saatte dönebilecek. Onun için dünya haberlerini ve gelecek programa ait parçaları göstermeden doğrudan doğruya filim göstermeye başlayacağız. Filim saat on bir de bitecek. Hepinize doğruca evlerinize dönmenizi ve sokaklarda eğlenmemenizi tavsiye ederim. Çünkü ne yazık ki kalabalık bir polis kadrosuna sahip değiliz. Kasabanın polisleri bir kaç sokağa dağılmışlardır.
– Bu nutuk bize hitap ediyor Lavinia. Sadece bize. Lavinia yeniden boğazında bir gıcıklanma hissetti. Perde açıldı. Işıklar söndü, filim başladı. (Yaşasın Tehlike) yi seyrediyorlardı şimdi. Helen:
– Lavinia, diye mırıldandı.
– Ne var?
– Salona girdiğimiz zaman peşimizden koyu renk elbiseli bir adamda girdi. Şimdi tam senin arkanda oturuyor.
– Oh! Sahimi Helen!
– Evet. Ama birden bire dönüp bakma. Lavinia sahneye bakıyordu. Helen yavaşça arkasına dönerek kendilerini izleyen yabancının yönüne kaçak bir bakışla baktı. Sonra birden bire ayağa kalktı.
– Işıkları yakınız, diye bağırdı. Filimi durdurunuz. Sinema müdürünü istiyorum!
Gözlerini kapatan Lavinia:
– Helen, otur Allahaşkına! Delimi oluyorsun! diye mırıldandı.

Boş çukulata bardaklarını masa üzerine koydukları zaman üçünün de dudakları üstünde çukolatadan siyah bıyıklar çizilmişti. Gülerek dillerini bu çizgiler üzerinden geçirdiler.

-Yarattığın skandal gülünçtü, dedi Lavinia;
Bir hiç yüzünden hepimizi maskara ettin. Gazinonun saati onbir buçuğu geçiyordu. Sinemadan çıktıktan sonra üçüde gülüp eğleniyorlardı. Hatta Helen bile davranışına gülmekteydi.
– Sen ayağa kalkıp (Işıkları yakın!) diye bağırdığın zaman utançtan öleceğimi zannettim, dedi Lavinia.
– Zavallıcık!
– Şüphe ettiğin adam müdürün kardeşiymiş.
– Özür diledim sonra. Ne yapayım, heyecanlandım birden.
– Sözlerinin bir paniğe sebep olabileceğini hiç düşünmedin mi?
Büyük vantilatörler sıcak havayı değiştirebilmek amacıyla durmadan dönüyorlardı. Vanilya, çilek, çukolata kokusu tatlı bir şekilde genzi okşuyordu.
– Buraya çikolata yemeye girip boşu boşuna vakit geçirmeseydik keşke. Filim biter bitmez ne diye evlerimize dönmedik yani? Polisin sözlerini
unuttunuz mu!
Lavinia gülerek:
– Polisin sözleri cehennemin dibine gitsin! dedi. Ben hiç bir şeyden korkmuyorum. Vampir şimdi buradan binlerce kilometre uzaktadır. Haftalar evvel de dönmez. Göreceksiniz döndüğü zamanda polis onu yakalayacaktır. Filim çok eğlenceliydi değil mi? Gülüşerek sokağa çıktılar. Caddeler tertemiz ve bomboştu. Ne araba, ne kamyon, ne bir ses, ne bir nefes… Görünürlerde yaşayan bir tek yaratık yoktu sokaklarda… Vitrinlerinde balmumu mankenler duran dükkânların ışıkları hâlâ yanıyordu. Bu balmumu mankenlerin boş gözleri yolda yürüyen üç kadını izler gibiydi.
– Bağıracak olsak bize bir yardımları olur mu dersin?
-Kimlerin?
– Vitrinlerde duran mankenlerin!
– Oh, Francne!…
– Başka kimseleri göremiyorumda.
Vitrinlerde yüzlerce bebek ve manken vardı. Hepsi sert, sessiz ve cansızdılar. Ama kaldırımlarda topuklarından çıkan sesler bu sessiz gecede bir tüfek aksi ile çınlıyarak ilerliyen üç kadındı sadece. Otomatik kızıl ışık binlerce hayali yolcuyu kısa bir süre durdurdu. Yeşil ışık yandı. Yine binlerce hayali yolcu arasında üç genç kadın karşı kaldırıma seke seke geçti. Önlerinde sıcak ve beyaz asfalt boylu boyunca uzanmaktaydı, İki yanlarında sıralanan yüksek ağaçların yapraklarını kıpırdatacak ufak bir meltem bile esmiyordu. Kadınlar yürüyorlardı.
– Önce seni evine bırakacağız Francine.
– Olmaz, ben sizi evlerinize kadar götüreceğim.
– Saçmalama. Evi en yakında olan sensin. Eğer beni evime götürmeye kalkarsanız sel çukurunu yalnız başınıza geçmeniz gerekecek. Üstünüze bir yaprak düşecek olursa da derhal korkudan düşüp ölürsünüz.
– Geceyi senin evinde geçiririm, dedi Francine. En güzelimiz sensin.
– Hayır, değilim.
* **

Üçü de beyaz elbiseler giymişlerdi. Onları gören neşeli bir partiden dönüyorlar sanırdı. Lavinia’ya göre etraflarındaki, yolu çevreliyen ağaçlar
konuşmalarını dinliyorlardı sanki. Gece bekçileri onlardı. Yavaş yavaş yürüyorlardı ama, içinde koşuya benzeyen bir kaçış hissi dalgalanıyordu. Geç vakit yükselen ay, her yere garip bir ışık serpmişti. Sıcak, fakat karlı bir alemdeydiler. Garip olan da bu sıcak kardı!.

– Şarkı söyliyelim, dedi Lavinia.
Arkalarına bakmadan, kol kola alçak sesle şarkı söylemeye başladılar. Ayakları altındaki kaldırımlar kıpırdıyor, kıpırdıyor, yavaş yavaş sıcaklığını kaybediyordu.
– Dinleyiniz!

Sıcak yaz gecesini dinlediler. Cırcır böceklerinin sesine belediye saatinin uzak sesi boğuk darbelerle karışmaktaydı. On ikiye çeyrek var!… Bazen solda, bazen sağda hafif pembe ışıklar gözüküyordu. Yürüdükçe, bunlarda birbiri arkasından sönmeye başladılar. Evlerdeki, mağazalardaki, kimi büyük, kimi küçük, kimi mum, kimi elektrik olan ışıklar birer birer söndüler. Her ev bronz, yada demir kapılarla güven altına alınmıştı sanki. «Bizden başka her şey, herkes güvende» diye Lavinia düşündü. Gözünün önüne yataklarına yatmış, panjurlardan süzülen romantik ay ışığı altında uykuya dalan insanlar geliyordu. Bunlar mutlu insanlardı. Eşleri olanlar… İçini çekti. Yeniden: «Sadece biz, sıcak kaldırımlarda topuklarımızın çıkardığı münzevi sesleri dinleyen ihtiyar kızlar tehlikede. Binlerce gece böceğinin yalnızlığımızı arttıran hazin musikisinden başka beraberimizde gelen yok.» diye düşündü.

– İşte, nihayet sen evine geldin Francine. Gözün aydın ve iyi geceler.
– Lavinia, Helen! Bu gece benim evimde kalınız. Çok geç oldu. Hemen hemen gece yarısı. Madam Murdock’un size verecek fazla bir odası vardır. Size sıcak çukulata yaparım. Bir arada ne güzel vakit geçiririz.
Francine arkadaşlarının kollarını tutmuştu.
– Hayır, teşekkür ederiz, buna lüzum yok, dedi Lavinia.
Francine yeniden ağlamaya başladı.
– Oh! Çok rica ederim yeniden başlama Francine !
Francine hıçkırıklar arasında:
– Sizleri ölmüş görmek istemiyorum! diye inledi. Öyle güzel ve öyle naziksinizki… Yaşamanızı istiyorum. Rica ederim, yalvarırım bu geceyi benim evimde geçiriniz.
– Francine, senin bu kadar korkak olduğunu bilmiyordum. Eve gider gitmez sana telefon edeceğim.
– Sözmü?
– Söz. Ve sağ salim evime döndüm diyeceğim. Yarın kırlara piknik yapmaya gideriz. Tamam mı? Sizlere kendi elimle hazırlayacağım jambonlu sandviçler yedireceğim. Hoşuna gitti mi? Haydi, bak göreceksin, ebediyete kadar yaşayacağım. Uzun ömürlü bir insanım ben.
– Telefon edeceksin değil mi?
– Söz vermedim mi?
– İyi geceler öyleyse.
Francine kapıyı yavaşça arkadaşlarının yüzüne kapattı. Sürgüyü sürdüğünü ve kilidi üst üste çevirdiğini işiterek gülümsediler.
Lavinia:
– Şimdide seni evine kadar götüreceğim, dedi.
Belediye saati on ikiyi vurdu. Sesler bomboş, ölü bir şehirde gittikçe boğuklaşan akislerle yayılıyordu. Bu ses boş sokakları, boş avluları, boş
meydan ve bahçeleri dolaşıyordu. Helen’in koluna asılarak yürüyen Lavinia:
– On bir, on iki, diye saydı.
– Garip bir şeyler hissetmiyor musun?
– Ne gibi?
– Ağaçlar altında bu boş yolda ilerleyen ikimizden başka kimse yok. Herkes uykuda, yada güvende, evlerinde, kilitli kapılar arkasındalar. Bahse girerim ki bu gece bizden başka kasabanın hiç bir sokağında dolaşan insan yok. Eterin, sıcak ve karanlık sel çukurunun sesi yaklaşıyordu. Köprü altında akan suların uğultusu…
Bir kaç dakika sonra Helen’in evi önüne geldiler. Birbirlerine uzun uzun baktılar. Hafif bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Kesilmiş ot ve leylâk kokuları taşıyordu bu rüzgâr. Bulutların birikmeye başladığı semada ay bir hayli yükselmişti.
– Bende, geceyi benim evimde geçirmeni istesem kabul etmezsin değil mi Lavinia? diye Helen sordu.
– Yoluma devam edeceğim.
– Düşünüyorum da, bazen…
– Neyi düşünüyorsun? Bazen ne?
– Bazen insanların ölmek istediğini… Bu gece garip bir davranışın var senin.
– Korkmuyorum, hepsi bu. Garip filanda değilim, makul bir insanım. İyi düşünebilirim. Vampirin bu gece bu civarda dolaşması imkânsız bir şey. Hem etraf polis dolu…
– Polis, polis!… Bizim manasız polislerimizin lâfını etme kuzum. Onların çoğunun evlerine girip uyuduklarına eminim şu an.
– Sizlerin merakı beni eğlendiriyor. En küçük bir tehlike hissetseydim ne diye senin evinde kalmayacak mışım? Demek böyle bir şeye ihtimal vermiyorum.
– Belkide, şuur altında, kendininde farkında olmadığın bir hayattan bıkma kompleksi içindesin! Onun için böyle konuşuyorsun.
– Sen de, Francine de çok komiksiniz doğrusu!
– Sen yalnız başına yoluna devam edersen kendimi suçlu hissedeceğim.
Saniyeleri sayacağım. Sel çukurunu geçinceye kadar sıcak kahve içeceğim. Belki biraz sinirlerim yatışır.
– Bir fincanda benim için iç. İyi geceler Helen.
Sıcak yaz gecesinin sessizliği içinde Lavinia Nebbs şimdi yalnız başına ilerliyordu. Evlerin karanlık pencerelerine bakıyor, uzaktan uzağa akseden bir köpek sesini tüyleri ürpererek dinliyordu.
– Beş dakika sonra evimde olacağım, diye düşündü. Güvende olacağım bende. Beş dakika sonra aptal Francine’e telefon edeceğim. Ağaçlar altında, karanlıkta bir adamın şarkı söylediğini işiterek adımlarını sıklaştırdı. Esrarlı bir ışıkla aydınlanan yolda bir adam ona doğru ilerledi.
Adamın sakin ve rahat adımları vardı.
– Çevremde bir çok evler var, diye Lavinia düşündü. İcap ederse her hangi birinin kapısını çalabilirim.
Adam şarkı söylemeye devam ediyordu. Elinde salladığı kalın sopa ile biraz daha yaklaşınca:
-Bu ne sürpriz madmazel Nebbs! diye bağırdı. Gecenin bu geç saatinde sokakta ne işiniz var?
– Müfettiş Kennedy!
Bu müfettiş Kennedy’di hakîkaten. Gece nöbetini yapmaktaydı.
– Sizi evinize kadar götürsem iyi olacak madmazel Nebbs.
-Lüzumu yok. Ben her işimi tek başıma yapmaya alışığımdır.
– Sel çukurunun ilerisinde oturuyorsunuz ama!
– Olsun, ne çıkar…
Aslındaysa, içinden, bu çukuru bir erkekle dünyada geçmem diye geçirmekteydi. Vampirin kim olduğu belli değildi ki! Müfettiş Kennedy’nin
Vampir olmadığını kim bilebilirdi…
Yeniden:
– Teklifinize teşekkürler, ama istemem, dedi.
– Ben buralarda dolaşıyorum. Bir yardıma ihtiyacınız olursa bağırınız. Koşar yanınıza gelirim.

Kennedy’yi bir gece feneri altında ıslık çalar bıraktı, yürüdü. İşte çukurun yanına geldim, dedi, kendi kendine.  Yolun taflanlarla kaplı yüz on üç basamağının üstünde duruyordu. Park Street’e varmadan önce bu gölgeli bayırı inmesi, asma köprüyü aşması gerekiyordu. Yolu bir tek fener aydınlatmaktaydı. «Üç dakika sonra anahtarımla kapımı açacağım. Yüz seksen saniye sonra başıma hiç bir felâket gelmeyecek.» diye içini çekti. Çukurun karanlık ve sessiz gecesine doğru, otlarla kaplı merdivenlerden inmeye başladı. ‘
«Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz» diye basamakları sayıyordu. Kendisini koşuyormuş gibi hissetmesine rağmen, koşmak istemesine rağmen bir türlü koşamıyordu. Adımları ağırlaşmıştı. Yüksek sesle:

– Onbeş, onaltı, onyedi, onsekiz, ondokuz diye saymaya devam etti.
– Yolun beşte dördünü katettim.
Çukur derin, koyu karanlıktı. Ve dünya kaybolmuştu. Güvende uyuyanların dünyası…
Kilitli kapılar, şehir, kabareler, sinema, ışıklar her şey kaybolmuştu!…
Mevcut olan sadece sel çukuruydu. Büyük, siyah ve onu boğan sel çukuru…
– Hiç bir şey olmadı mı? Hiç kimse yok mu burada? Yirmi dört, yirmi beşinci basamaktasın. Eski hayalet hikayesini hatırlamaya çalış. Sana çocukken anlatılan hayalet hikayesini!…
Basamaklar üzerinde hasıl olan kendi ayak sesini dinliyordu.
– Siyahlar giyen ve evlerin yatak odalarına giren adam. Şimdi yatak odasına giden merdivenin birinci basamağında. Şimdi ikinci, üçüncü, dört ve beşinci… Bu hikâyeyi her anlatışlarında gülerdim.
İşte odaya girdi, yatağa yaklaştı… Tamam. Avcundasın. Elinde olmayarak bağırdı. Bütün hayatı süresinde böyle bir çığlık işitmemişti! Böylesine ummamıştı hiç!

Tahta trabzana tutunarak, dehşetle, buz gibi, donmuş, durdu. Kalbi göğsünü çatlatacakmış gibi vuruyordu. Bu dehşete kapılmış kalbin çarpıntısı bütün dünyayı kaplıyordu. İçinden: «Aşağıda, aşağıda basamakların en altında, fenerin altında bir adam bekliyor, diyordu. Hayır, şimdi gitti, Biraz daha ötede bekliyor.» Dinledi. Sessizlik, Köprü boştu. Kalbi sıkışarak:

– Bir şey yok, diye mırıldandı. Kimse yok. Aptalca şeyler düşünüyorum hep. Kendi kendime anlattığım hikaye gibi… Gülünç oluyorum. Ama, acaba ne yapmam gerekiyor? Yürek çarpıntısı biraz hafifledi.
– Müfettişi, çağırsam mı? Çığlığımı işitmiş midir? Ama aslında bağırdım mı hakikaten? Yeniden etrafa kulak verdi. Hiç, hiç bir şey işitmiyordu.
-Helen’e döneyim. Geceyi onun evinde geçireyim.
Bunları düşünmesine rağmen inmeye başladı.
– Hayır, kendi evime, Helen’in evinden daha çok yakınım şimdi. Otuz sekiz, otuz dokuz… Kaç basamak kaldı ki… Dikkat! Düşme. Oh, deliyim ben! Kırk, kırk bir, kırk iki. Şimdi hemen hemen yolun tam ortasındayım. Yeniden, dehşetten buz gibi olduğunu hissetti. Durdu. «Bekle.» dedi kendi kendine. Sonra, bir adım attı. Bir akis işitti. Bir adım daha attı. Bir ikinci akis daha hasıl oldu. Bir dakika sonra kuru bir dal sesi işitti. Kara, cır cır böceklerinin, koyu yeşil kurbağaların ve karanlık sislerin birikmiş olduğu sel çukuruna ürpererek baktı.
– Biri beni izliyor, diye mırıldandı. Merdivenlerden, arkamdan inen biri var.
Geri dönmeye de artık cesaret edemem.
Bir adım daha. Bir akis daha.
– Benim her adımımla o da bir adım atıyor.
Bir adım. Bir akis.
Zayıf bir sesle sel çukuruna seslendi:
– Siz misiniz müfettiş Kennedy?
Sert bir şekilde cır cır böcekleri susuverdi. Cır cır böcekleri de dinliyorlardı.
Gecede dinliyordu…

Bir an, yaz gecesi kokular ile dolu bütün kırlar, hafif bir meltemle sallanan ağaçlar sessizleşiverdiler. Yapraklar, çalılar, hatta gökyüzündeki yıldızlar bile kıpırdamayı keserek Lavinia Nebbs’in kalbinin atışlarını dinlediler. Belkide, oradan binlerce kilometre uzakta, ıssız, terkedilmiş trenlerle dolu biri garda, yalnız kör bir ampulün ışığında gazetesini okumakta olan bir gece yolcusu da başını kaldırarak dinlemişti. Kendi kendine: «Bu nedir?» diye sormuştu. Bir dalı kemirmeğe çalışan dağ sıçanıdır her halde.
Ama aslında, işittiği gürültü Lavinia Nebbs’in kalp çarpıntılarıydı!… Daha çabuk, daha hızlı, daha hızlı merdivenlerden inmeye başladı. Koşuyordu.
***

Bir müzik sesi işitti. Her yeri ve onu kaplayan çılgınca bir müzikti bu. Birden bire, koşarken, bu müziğin kendi kafasında çalındığını hissetti. Müzik beyninde çalmıyordu. Bir kasırga halinde beyni içinde dönüyor, dönüyor ve onu sel çukuruna doğru çekiyordu..
– Bir kaç adım daha atacak kuvveti bana ver Tanrım! diye yalvarmaya başladı. Yüz on, yüz onbir, yüz on iki, yüz on üç! Tamam son basamağa indim…Şimdi sel çukurundayım, en dipteyim. Haydi koş artık, koş ve köprüyü geç. Kollarına bacaklarına, korku ile kaplanan bütün vücuduna ayrı ayrı ricalar ederek koşuyordu. Tahtaları korku ile dolu adımları altında sallanan köprünün gıcırtısı uğuldayarak akan sular sesine karışmaktaydı. Arkasında, onu izleyen ayak sesleri ve müzik uğultusu vardı.
– Beni takip ediyor. Başımı geri çevirmemem lâzım. Bakma. Onu görecek olursan artık ilerlemenin imkânı kalmaz. Çok korkarsın. Dehşetten buz kesilirsin. Koş… Koş… Koş… Köprünün ortasına kadar koştu.
– Oh Tanrım… Oh Tanrım, köprü bitmek üzere. Ama daha önümde tırmanılacak tepe ve patika var. Ne kadar da karanlık ve uzak! Şimdi bağıracak bile olsam hiç bir işe yaramaz. Ama bağıramam ki, buna gücüm yetmez ki… Oh… Köprüyü geçtim! Patikayı tırmanayım… İlerliyorum, ilerliyorum. İşte patikada bitti. Caddeye çıktım. Şükürler olsun sana Tanrım. Koşabilirim, koşabilirim… Ölmek istemiyorum Tanrım. Kaçmama yardım et. Evime sağ salim bir girebilsem, bir daha geceleri yalnız başıma sokağa çıkmayacağıma yemin ediyorum. Deli idim. Evet deli bir kızdım ben zaten. Korkunun ne olduğunu şimdiye kadar bilmiyordum. Onu düşünmek bile istemiyordum. Evime bir girebilsem, Helen, siz, yada Francine’ sissiz hiç bir yere gitmeyeceğim. Caddeyi geçti, kaldırıma çıktı.
– Şükürler sana Tanrım! İşte Peron… İşte evim!
Bir kaç saat evvel veranda parmaklığına bırakmış olduğu boş limonata bardağını gördü. O zaman her şey sakin, huzur dolu ve harikuladeydi. Yine aynı zamana dönmek, uzun sandalyesine uzanmak, eline limonata dolu bardağını almak ve yeni başlayan yaz gecesini içine sindirmek arzusuyla kabardı. Ama geçen zamana dönmenin imkânı varmıydı hiç? Aradan geçen dört beş saat içinde yıllarca yaşamış gibi çöküvermişti.
– Oh! Kapıyı açacak, eve girecek, sürgüyü sürecek kuvveti bana ver Tanrım! Sarsak adımlarla sokak kapışma vardı. Kapıya elini süre süre kilidi buldu. Kalp çarpıntıları hâlâ dışardan işitilecek bir hızla göğsünü acıtmaktaydı. İçinden hâlâ korkuyla bağırmaktaydı. Anahtarı kilide soktu.
– Çabuk açıl kapım, çabuk, çabuk açıl! Kapı açıldı.
– Şimdi içeri gir, kapıyı kapat.
İçeri girdi, kapıyı kapattı, acınacak bir sesle:
– İki kere kilitle kapıyı, diye kendi kendine söylendi. Hatta üç kere… Kapıyı üst üste üç kere kilitledi. Müzik, durdu. Kalbini dinledi. Onun çarpıntıları da artık işitilmiyordu. Nihayet evine gelmişti. Sağ ve salim evine girmişti! Güvendeydi… Kurtulmuştu!…
– Dinle, en küçük bir gürültü bile yok. Kurtuldun, kurtuldun. Tanrım kurtuldum. Oh evinde olmak ne güzel şey!
Sevinçle karanlık odanın ortasında, ışığı yakmadan döndü.
– Bir dakika, dedi, pencereden bakmalı. Kimse beni takip etmiş mi… Hiç kimse yok. Kimse beni takip etmemiş. Arkamdan kimse koşmamış.
Kahkahalarla gülerek kendisi ile alay etmeye başladı.
– Korkudan neler geçti aklımdan! Eğer biri beni takip etseydi, yakalardı. Çünkü hiçte iyi bir koşucu değilimdir. Ne peronda, ne avluda kimse yok. Ne kadar aptalmışım meğer. Kendi kendimden korkup kaçmışım meğer! Sel çukuru güven dolu tehlikesiz bir yermiş! Ama ne olursa olsun insanın kendini en mutlu hissettiği yer evidir. Çünkü güvenin en büyüğü oradadır. Evinde insana kimse dokunamaz! Elektriği yakmak için düğmeye elini uzattı. Birden durdu. Boğazına ılık parmaklar dolanmıştı!
– Ne oluyor?… Kim… Kimsi…
Daha fazla konuşamadı. Karanlıkta, oturma odasından çıkan koyu renk elbiseler giyen bir adam boğazını gittikçe artan bir kuvvetle sıkıyordu.
Alfred Hitchcock

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 4 Ortalaması: 4]

2 thoughts to “Korku Hikayesi; “Vampir””

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir