Skip to main content

Genesis Ve Muhteşem Hikayesi, “Vampirin Mezarı (+18)”

Genesis Ve Muhteşem Hikayesi, “Vampirin Mezarı (+18)”

Sitemizin değerli yazarı Değerli Genesis’in Müthiş Hikayesini “Genesis Ve Muhteşem Hikayesi, “Vampirin Mezarı (+18)”” Mutlaka Okumanızı Tavsiye ediyoruz.
Ölümün yeni bir hayatın başlangıcı olduğu inancı hemen hemen tüm dinlerin ortak noktası olmasına rağmen doğası gereği insan, varoluşundan bu yana hayata sıkı sıkıya bağlanma eğilimi gösterdi. Bu içgüdüyle kimileri bedenin bozulmasını önlemek için çeşitli mumyalama teknikleri geliştirdi, kimileri ise güçlerinin elverdiği ölçüde anıt mezarlar inşa etti; ama bilmedikleri bir şey vardı, o da ölümsüzlüğün ölümden çok daha eski olduğu gerçeğiydi. İlk canlılar ölümsüzdü ve ölüm, üremeyi başarabilmiş yetişkin canlıların, yeni doğan bireylerin ihtiyacı olan yaşam kaynaklarını tüketmesinin önüne geçilebilmek için ölümsüzlükten evrimleşmişti.
Hazar Gölü kıyısındaki bir Urartu Kalesinin kalıntıları üzerinde çalışma yaptığım günlerde; kendisinin, bir maden arama şirketinin sahibi ve aynı zamanda da ünlü bir koleksiyoner olduğundan bahseden Dinçer Demiralp imzalı, iadeli taahhütlü bir mektup aldım. Dinçer Bey mektubunda, arkeoloji alanındaki başarılarımın takdire şayan olduğu ve kazılarımı yakından takip ettiği gibi son derece gurur okşayıcı bir giriş yaptıktan sonra esas konuya değinip; İngiltere’deki bir müzayedede yüklü bir meblağ karşılığında satın almış olduğu, karbon 14 testlerinin verdiği tarihten ve üzerindeki sembollerden anlaşıldığı kadarıyla Asurlular dönemine ait olan,ceylan derisi bir haritanın çözümlenmesi konusunda yardımıma ihtiyacı olduğundan bahsediyordu. Bunun karşılığında, herhangi bir kazıda bulacağım hazine için resmi kurumların bana ödeyeceği paradan çok daha fazlasının tarafıma ücret olarak ödeneceği konusunda beni temin ediyordu. Ücreti ve diğer detayları etraflıca görüşebilmek için yedi gün sonra beni İstanbul’a davet ediyordu; fakat tuhaf bir şekilde, mektupta herhangi bir irtibat numarası bulunmuyordu.
Urartu harabelerinden çanak çömlek dışında herhangi bir buluntu çıkacağa benzemiyordu ve Moğolistan’daki, yarıda kalan “Yada Taşı” arayışlarıma devam edebilmem için de güçlü bir finansmana ihtiyacım vardı. İşte tüm bu nedenlerden dolayı görüşmeye gitmeye karar verdim.
Mektuptaki buluşma adresi, yedi gün sonra beni Kanlıca’ya götürdü. Asırlık çınar ağaçlarının yemyeşil dallarının kol kanat gerdiği Arnavut kaldırımlarda yürüyerek sonunda, akşam güneşinin altın renkli ışıklarına boğulmuş bir sokağa ulaştım. Mihrabat Korusunu mesken tutmuş kuşların çeşit çeşit cıvıltılarının yerini artık yavaş yavaş, kıyıya usulca vuran dalgaların sesleri ve martıların cırtlak çığlıkları alıyordu.
Üzerinde, adresteki kapı numarasının yazılı olduğu büyük bir bahçe kapısının zilini çalıp, görüntülü diafondan kendimi tanıttıktan bir süre sonra kapıyı açan takım elbiseli, yaşlı ve beli bükülmüş bir adam “Hoş geldiniz Efendim, ben Dinçer Bey’in uşağıyım, adım İlyas. İzin verin de valizinizi alayım.” diyerek kendisini takip etmemi rica etti.
Her iki yanımızda da beyaz ve pembe renkte çiçek açmış manolya ağaçlarının bulunduğu bahçenin çim zeminindeki taş döşeli yolda yürüyerek, büyük bir havuzun yanından geçtik ve beyaz renkli, kocaman bir yalının kapısına ulaştık.
Uşak, parmakları avuçlarının içine doğru meyilli olan buruşuk elleriyle ceplerini yokladıktan sonra bulduğu anahtarı kilidin içinde döndürüp kapıyı açtı ve“Buyurun efendim, beni izleyin.” dedi.
Antika mobilya ve eşyalarla döşenmiş olan oldukça büyük bir salona girip, adımlarımızla gıcırdayan ahşap merdivenlerden yukarı çıkmaya başladık. Duvarlardaki yağlı boya tablolar en az yüz yıllık gibi görünüyordu ve ortama hakim olan kasvetin psikolojim üzerindeki etkisinden midir bilmem, tuhaf bir şekilde, portrelerin canlı gibi parıldayan gözlerinin bir an için beni takip ettiği hissine kapıldım.
Uşak üst kattaki bir odanın kapısını açarak “Buyurun efendim, bu sizin odanız. Yol yorgunusunuz, istirahat edin. Dinçer Bey sizinle akşam yemeğinde görüşecek.” diyerek gitti.
Valizimi, ahşap oymalı yatak başlığının yanına koyduktan sonra kalın, kahverengi perdeleri açtığımda karşımda gördüğüm boğazın eşsiz manzarası, bana yorgunluğumu kısa sürede unutturdu. Pencereyi açar açmaz yüzüme çarpan esintinin taşıdığı deniz kokusu, bana hayal diyarlarının kapılarını araladı. Yorgun güneş istirahatgahına çekilip, arkasında, turuncunun tonlarıyla bezeli bir ufuk ve gitgide koyulaşan benek benek bulutlar bırakırken; karşı kıyıdaki Emirgan’ın ışıkları üçer beşer yanmaya başladı. Şehrin bitmek tükenmek bilmez uğultusunun çalıp, çığırtkan martıların ve kıyıya vuran dalgaların söylediği, yüzyılların bestelediği o güzel şarkıyı, İstanbul’un şarkısını dinlerken havanın iyice kararmış olduğunu fark ettim. Fatih Sultan Mehmet Köprüsünün ışıklarının uysal dalgalar üzerindeki sarı, turuncu, kırmızı ve mor renkte yol yol titreşen yansımalarının üzerinde süzülen teknelerin usulca kayıp gitmeleri; bakışlarımı alıp, benden çok uzaklara sürükledi. Zihnim derin düşüncelere dalmışken kapının çalınmasıyla irkildim. İçeri giren uşak “Eğer hazırsanız, Dinçer Bey yemeğe teşrif etmenizi bekliyor efendim.” dedi ve ben de ona “gidelim.” diye karşılık verdim.
Uzun bir koridor boyunca yürüdükten sonra, eski ve iç boğucu eşyalarla döşenmiş, loş ışıklarla aydınlatılmış geniş bir salona girdik. Büyük, dikdörtgen yemek masasında, içlerinden biri altmış yaşlarında olan üç erkek ve bir bayan oturuyordu.
Beni görünce, elindeki bastonundan güç alarak ağır ağır yerinden doğrulan yaşlı adam “Hoş geldiniz Okan Bey, biz de sizi bekliyorduk. Buyurun, oturun.” diyerek, uşağın masadan çektiği boş sandalyeyi işaret etti.
Yanına oturduğum yaşlı adam “Bendeniz Dinçer Demiralp, Demiralp Madencilik Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi Yönetim Kurulu Başkanı’yım.” diyerek kendini tanıttı.
Sesi sık sık şiddetli öksürüklerle kesilen Dinçer’in saçları ve kaşları, tıpkı kemoterapi tedavisi görüyormuş gibi dökülmüştü. Bitkin hali yaşlılıktan ziyade ağır, hatta belki de ölümcül bir hastalığın pençesindeymiş gibi bir izlenim uyandırıyordu; ama tavırlarındaki ve masmavi gözlerindeki yaşama sevinci, hayata sıkı sıkıya bağlı olması gereken bir adama aitti.
Yerine oturduktan sonra “Sizi buraya, tarihin belki de en büyük ve en değerli hazinelerinden birini bulmama yardım etmeniz için davet ettim.” diyerek sözlerine devam etti.
Sonra eliyle; karşımda oturan, orta yaşlarında görünen, zayıf yapılı ve iyi giyimli adamı işaret ederek “Samet Bey, karbondioksiti karbonmonoksit ve oksijene dönüştüren porfirin çözeltisini geliştiren dahi bir kimyager; araştırmalarımıza oldukça katkısı olacağından hiç şüphem yok. Ayrıca şirketimiz, şu an prototip aşamasında olan porfirin maskelerini geliştirmesi için Samet Bey’e finansman desteği sağlıyor. Seri üretiminden sonra madenlerimizde kullanacağımız maskeler için Samet Bey; eğer üzerinde gerekli geliştirmeler sağlanırsa, bunların uzay çalışmalarında bile kullanılabileceğini söylüyor.” dedi.
Ardından, sol tarafımdaki genç ve alımlı bayana dönerek “Semra Hanım, alanında çok başarılı bir mikrobiyologdur.” diyen Dinçer’e Semra, dudaklarında nezaketen beliren zarif ve bir o kadar da utangaç bir gülümsemeyle karşılık verirken, yüzünün sağ tarafına dökülmüş kumral saçlarını kulağının arkasına attı.
Dinçer, Samet’in yanında oturan esmer ve iri yarı adama bakarak “Fırat Bey yetenekli bir medyum.” derken; birbiriyle en ufak bir alakası olmayan bu insanların, bir define arama faaliyetine ne gibi katkıları olabileceğini çözmeye çalışıyordum.
Dinçer, önünde duran kadehten bir yudum aldıktan sonra ağzını şapırdatıp, dudaklarını yaladı ve sonra bana doğru dönerek “Okan Bey, sizi bir arkeolog olarak mı, yoksa hırslı bir define avcısı olarak mı tanıtmalıyım?” diye sordu.
Benden “Siz nasıl istersiniz…” yanıtını aldıktan sonra sözlerine devam etti:
“Gizli mezarları gün yüzüne çıkarmakta oldukça iyisiniz. Yanlış hatırlamıyorsam iki yıl önce bulduğunuz, Pontus Krallığına ait o hazine oldukça değerliydi.”
“Evet, altmış dört parça mücevherden oluşan bir hazineydi.” dedim.
Sonra Dinçer sözlerine devam etti:
“Fakat Müze Müdürlüğüne teslim ettiğiniz hazine karşılığında kazandığınız paranın neredeyse tamamını, yıllarca yurtdışında ‘Yada Taşı’nı arayarak harcadınız ne yazık ki; ama merak etmeyin, eğer bu hazineyi bulmamıza yardım ederseniz, şirketimiz size ihtiyacınız olan finansmanı sağlayacaktır. Gereken desteği alınca ‘Yada Taşı’nı da bulacağınızdan kuşkum yok; çünkü kayıp hazineleri bulma konusunda oldukça başarılı biri olduğunuzu biliyorum. Sanırım bu başarınızı biraz da kullanmış olduğunuz o bilgisayar programına borçlusunuz, öyle değil mi?” dedi ve sonra “Neydi adı?” diye sordu gözlerini yumup, parmağını art arda şıklatarak.
O, hafızasını zorlarken “Horus” dedim ve bunu duyan Dinçer, kaybettiği oyuncağını bulan küçük bir çocuğun heyecanıyla “Tabi ya, Horus; bize onun hakkında biraz bilgi verebilirseniz minnettar kalırım.” dedi.
O an masadaki herkes gibi çatal bıçak şıngırtıları da aniden; yüzeyinde, sadece antika radyodan yayılan hicazkar bir müziğin cılız tınılarının dalgalandığı; derin bir sessizliğe gömülmüştü.
“Horus, kendi geliştirmiş olduğum bir bilgisayar programı. Malumunuz ki zaman içinde en az değişikliğe uğrayan gömü işaretleri, coğrafi yer şekilleridir. Horus, uydu fotoğrafları üzerinde tarama yapıp, kendisine verilen taslağa en yakın örnekleri kullanıcıya sunar.” dedim.
Dinçer dudaklarında beliren, samimi olmaktan uzak ve hatta yüzüne belli belirsiz sinsi bir ifade yerleştiren gülümsemeyle “Horus benim de işime yarayacak değil mi?” diye sordu.
“Elimden geleni yapacağım efendim.” diye yanıt verdim.
Duvardaki antika saatin akrebi gece yarısına yaklaşırken Dinçer, gömüden çıkacak hazinenin aramızda bölüştürüleceğini ve ertesi günün hepimiz için oldukça yorucu geçeceğini söyledi; sonrasında ise odalarımıza çekildik.
Ertesi sabah yataktan kalktığımda kendimi o kadar bitkin hissediyordum ki eğer uşak beni uyandırmasaydı sanırım ancak öğlen saatlerinde uyanabilirdim. Kahvaltıdan sonra hep beraber Dinçer’in, küçük bir konferans salonu kadar büyük olan çalışma odasına geçtik. Dinçer’in, görüntüsünü projektörle duvara yansıttığı harita oldukça yıpranmış görünmesine rağmen üzerindeki çizimlerin çoğu hala seçilebiliyordu. Nereden ve nasıl bulunduğu muamma olan haritanın karbon 14 testlerini yapmış olan Samet, milattan önce 630 sonucuna ulaşmış. Haritanın üzerindeki, Asur sembolü olarak da bilinen boynuzlu başlık simgesi, onun bir Asur Medeniyeti ürünü olduğu konusunda şüpheye yer bırakmıyordu; saban simgesi ise, haritada işaretlenen noktanın tanrısal bir niteliğe sahip olduğunun göstergesiydi. Noktayı işaretleyen, üç gövdeli bir ağaç sembolü; Babil ve Asur mühürlerinde sıkça rastlanılan, yaratılışın kaynağı olarak bilinen Hayat Ağacı’nın farklı bir versiyonu olması gerekiyordu. Bu gibi birçok sembol içerisinde benim en çok dikkatimi çeken ve hatta beni bir hayli rahatsız eden bir sembol vardı ki, o da hemen hemen her kültürde tehlike işareti olarak kullanılan şimşek sembolüydü; bu sembol, haritada işaretlenen noktanın tuzaklanmış olduğunu açıkça belirtiyordu. Kanatlı disk gibi birçok sembolden anladığım kadarıyla Dinçer’in aradığı şey bir tanrı mezarıydı. Asurlular anıt mezar inşa etmezlerdi; çünkü ölümden sonraki yaşama inanmıyorlardı ya da inanmadıkları şey ölümün kendisiydi.
Harita üzerinde gerekli ölçümleri ve hesaplamaları yaptıktan sonra, işaretlenmiş yeryüzü şekillerini baz alarak çıkarmış olduğum şablonu Horus’a girdim. Programın seçtiği binlerce uydu fotoğrafından, Asur sınırları dışında kalanları eledim. O gün Horus üzerinde akşama kadar çalıştıktan sonra, en benzer eşleşmenin, Mardin Kızıltepe’nin kuzeybatısında bulunan dağlık bir alan olduğunu tespit ettim. Ben tüm bunlarla uğraşırken Semra ve Samet de bir şeyler üzerinde çalışıyorlardı; fakat Dinçer’in onlara, hele ki tüm gün boyunca donuk bakışlarını etrafta boş boş gezdiren Fırat’a ne konuda ihtiyacı olduğunu hala kestiremiyordum.
Horus’un verdiği sonuçları ona sunduğumda; Dinçer, feri sönmüş gözlerini büyük bir hevesle uydu fotoğraflarına dikti ve bir süre sonra kırışık ellerini sabırsızlıkla ovuşturarak “Yarın sabah oraya gidiyorsunuz. O şeyi bir an önce alıp bana getirin.” dedi.
Karşı konulmaz bir hırsla gözü dönmüş Dinçer’den bu sözleri duyduğumda; kendimi, şeytani bir soluğun üflediği rüzgarda savrulan kuru bir yaprak kadar, iradeden yoksun bırakılmış hissetmiştim; çünkü ne amaca hizmet ettiğim konusunda, zihnimde belli belirsiz şüpheler uyanmaya başlamıştı.
“Yanlış hatırlamıyorsam, mektubunuzda sadece haritanın çözümlenmesinden bahsetmiştiniz. Benden, kazıya iştirak etmemi istemiyorsunuz değil mi? diye sordum.
Dinçer “Okan Bey, bunun, hayatınızda görüp görebileceğiniz en büyük fırsat olduğunu ikimiz de çok iyi biliyoruz. Bence boş yere tartışmanın lüzumu yok.” yanıtını verirken; gözlerinde, gerilmiş bir yayın kirişinden salıverilmiş bir ok kadar, geri döndürülemez bir kararlılık vardı. Bir şey söylemeden odama geçtim ve nedenini bilmediğim bir huzursuzlukla dönüp durduğum yatağımda, biraz olsun uyuyabilmek için kendimi zorladım. Göz kapaklarımı ağırlaştırıp, başımı döndüren yorgunluğun ya da rahatsızlığın vücudumu bir tüy kadar hafiflettiği esnada; bana yabancı bir varlığın zihnime sızarak düşüncelerimi, karanlık ve bilinmez yörüngelere çekmeye çalıştığını hisseder gibi oldum ve sonrasında kendimi gece vakti, kayalık bir dağın yamacında dururken buldum. Dağın içinden gelen belli belirsiz, ritmik ve gittikçe yükselen ses, tıpkı nabız ya da bir kalp atımına benziyordu. Ses şiddetini arttırdıkça yerin sarsılmaya başladığını ve yamaçtaki kumların ve çakılların, gittikçe daha fazla dökülüp yuvarlandığını fark ettim. Esmeye başlayan kuvvetli bir rüzgarla birlikte yüzüme ince ince çiseleyen şey, tıpkı kan gibi kokuyordu. Karanlık gökyüzünde birbiri ardına çakan çatallı şimşeklerin ışığı, kızıl renkli bulutları aydınlatıyordu ve o, anlık belirip kaybolan ışıkların aydınlığında, üzerime yağıp avuçlarımdan süzülen o şeyin kırmızı rengini gördüm. O an korkudan soluğum kesildi ve bir süre sonra düştüğüm yerde oksijensizlikten kıvranırken, dağın içinden gelen ve bir faninin ağız yapısının telaffuz edemeyeceği kadar yüksek ve ürkütücü bir sesin “Nefes al” dediğini duydum. Ardından, yamacın tepesindeki devasa kayalar büyük bir gümbürtüyle yerinden oynayıp yuvarlanmaya başladı. Sonra yavaşça şiddeti azalan sesler, sanki yumruklanıp sarsılmakta olan bir şeyin çıkardığı seslere dönüştü. Gözlerimi açtığımda yatağımdaydım ve ben derin derin solurken, pencereden vuran sabah güneşinin sıcak ışıkları gözlerimi kamaştırıyordu. Hala duymakta olduğum seslerin, şiddetle dövülen kapıdan geldiğini fark ettim ve kapıyı açtığımda karşımda gördüğüm uşak, aceleci bir sesle “Uçağınız 07:40’ta kalkıyor efendim, umarım hazırlanmışsınızdır.” dedi. Benden “hayır, henüz değil.” yanıtını aldıktan sonra, bana apar topar toplattığı eşyalarımı yerleştirdiğim valizimi alıp aşağı indirirken, zemin kattaki kahvaltı salonuna kadar bana eşlik etti.
Sadece masadaki oturma düzeni değişmiş olmakla birlikte, akşam yemeğindeki herkes oradaydı; ama giyimlerinin, daha öncekinden farklı olarak, resmi olmaktan uzak oluşu ve yüzlerindeki heyecan; çıkılacak olan, bilinmezlerle dolu yolculuğa kendilerini hazırlamış olduklarını gösteriyordu. Kahvaltıyı alelacele yaptıktan sonra Dinçer ve uşak, bizi yolcu etmek için bizimle birlikte kapıya kadar geldiler. Kapıda duran ve önünde, takım elbiseli iki adamın beklediği siyah bir VIP minibüs; bizi yalıdan alıp, hava alanına bıraktı. Bindiğimiz uçağın 09:40’ta iniş yaptığı Mardin Hava alanında bizi yine siyah bir VIP minibüs ve Dinçer’in adamı olduğu anlaşılan, uzun boylu, esmer tenli, siyah ve gür bıyıkları olan, Şehmus adında biri karşıladı. Biz, son derece konforlu minibüse geçip; krem rengi, deri döşemeli, rahat koltuklara oturduktan sonra, Horus’un verdiği koordinatları GPS cihazına girdim. Araç, henüz inşaat halindeki birkaç binanın yanından geçtikten sonra, kurumuş otsu bitki örtüsünün solgun renginin yer yer sarıya bürüdüğü, toprağı kızıla çalan düz arazi boyunca uzanan yolu izlemeye başladı. Asfalt yolun uzayıp gözden yittiği yerde; gölgeli yamaçlarına ve vadilerine mor renkli gizemler çökmüş olan turuncu dağ sıraları yükselmeye başlayıp, dümdüz uzanan ovayı ve bulutsuz gökyüzünü birbirinden ayırıyordu. İlerlerken kimi zaman, ötede beride çalışan köylülerin tek tük içinde görüldüğü yemyeşil sebze bahçelerinin; kimi zaman da küçük bir esintinin, olgunlaşmış başaklarını sarı bir deniz gibi hafif hafif dalgalandırdığı ekin tarlalarının arasından geçtik.
Çoğu zaman benim dahil olmadığım, minibüsün içinde geçen kısa konuşmaların birinde Samet’in Şehmus’a “Maskeler hazır, değil mi?” diye sorması üzerine Şehmus “Maskeler bagajda hazır. Diğer malzemeler de başka araçlarla birlikte, söyleyeceğimiz yere gelecek.” yanıtını verdi.
Bunun üzerine Samet “İnşallah paketlemeyi iyi yapmışlardır. Maskelerin hazneleri çok dayanıklı değil.” dediğinde; bahsedilen maskelerin, Samet’in porfirin maskeleri olduğunu anlamıştım; fakat binlerce yıllık galerilerde ve mahzenlerde birikmiş olabilecek zehirli gazlara karşı, halen geliştirilme aşamasında olan maskelerin ne kadar işe yarayacağı konusunda şüphelerim vardı.
Bir süre sonra sona eren asfalt yolun yerini; tekerlek izlerinin, üzerinde derin oyuklar ve balık sırtları oluşturmuş olduğu toprak yol aldı. Dağların eteklerine doğru uzanan yokuşu tırmanmaya başlayan araç, tekerlekleri çukurlara düştükçe sarsılıyor ve ardında kırmızı bir toz bulutu bırakıyordu. Şurada burada görülen; kiremit çatıları, kavak ağaçlarının yeşillikleri arasında kırmızı gül goncaları gibi göz kırpan ve üzerlerinde, beyaz minareleri incecik bir tığ gibi yükselen köyleri arkamızda bırakıyorduk. Vadilerini ve yamaçlarını öbek öbek meşe topluluklarının yeşillendirdiği dağların arasında kıvrılarak uzayan yolu takip ederek sonunda; milyonlarca yılın, yüzeyindeki toprağı aşındırıp ortaya çıkarmış olduğu sıra sıra kayaç tabakalarının, yamaçlarını taraçalandırdığı bir dağa ulaştık. GPS cihazının artık çok yakınlardan vermeye başladığı sinyal, yüksekliği pek fazla olmayan dağın birkaç zirvesinden birini işaret ediyordu. Fırat “Artık onu hissedebiliyorum.” deyince minibüsteki herkes dikkat kesilerek, onun ağzından çıkacak sözlere kulak kabarttı ve gözlerini sabit bir noktaya dikerek konuşan Fırat sözlerine devam etti: “Şu anda derin bir uykuda; ama bizi hissedebiliyor. Kendisine ulaşmamızı sabırsızlıkla ve ağzı sulanarak bekliyor.”
Fırat’ın bu sözlerinin benim yüzümde yaratmış olduğu şaşkınlık ifadesini, diğerlerinin yüzünde de görebilmeyi umarak etrafta gezdirdiğim bakışlarım, korkudan rengi benzi atmış yüzlerin korku dolu bakışlarını yakaladı; ama o bakışlarda kesinlikle şaşkınlıktan bir eser yoktu. Kendimi, sanki benden başka herkesin bilip de benden sakladığı bir bilginin kıyısına vurmuş gibi hissediyordum.
“Biz tam olarak nereye gidiyoruz?” diye sorduğumda, cevap veren tek kişi olan Semra “Merak etme, paramızı alacağız. Fırat, mezardaki cesetten bahsediyor sadece. Ölü biri seni korkutmuyordur herhalde.” dedi; ama bu cevap içimi rahatlatmamıştı her nedense.
Minibüs, yolun artık araçla daha fazla ilerlenemeyeceği kadar bozuk olduğu; ama GPS cihazının işaret ettiği noktaya fazla uzak olmayan bir yerde durmak zorunda kaldı. Araçtan inip etrafa göz attığımda; dağların, tepelerin, vadilerin şekillerinin ve uzanış yönlerinin haritadaki çizimlerle birebir uyuştuğunu fark ettim. Altımızda uzanan ve renk renk ekin tarlalarının kare ve dikdörtgen şekillerinin doldurduğu dümdüz ova; ufkun hemen üzerinde en açık tonlarda başlayan ve üzerimize doğru eğildikçe koyulaşan masmavi gökyüzüyle birleşiyordu. Çok uzaklardaki meralarda beyaz lekeler gibi görünen koyun sürüleri, ağır ağır, belli belirsiz şekil değiştiriyordu. Kuru otları hışırdatan ılık ve hafif bir esinti; çobanların, koyunlar dışında hiç kimse için belli bir anlam ifade etmeyen bağrışmalarının ve ıslıklarının tiz seslerini bize kadar taşıyordu.
Şimdi insanın içini huzurla dolduran bu manzaranın geçmişinin akılalmaz vahşetlerle dolu olduğunu düşününce; Antik Mısır’ın Memphis ve Teb şehirlerinin ışıl ışıl yüzlü çocuklarını yetim bırakıp, her köşebaşında ezen ve iğrenç saraylarında köle olarak çalıştıran barbar Asur krallarının ve onların cani tanrılarının, tüm pislikleriyle birlikte çürüyüp tarihin karanlık mezarlarına gömülmüş olmalarından büyük bir memnuniyet duydum.
Zaten, masum insanlara nefes aldırmayan, kana susamış Asur vahşetinin merkezi olan Ninova şehri; Yunus Peygamber’in beddua ettiği ve sonrasında da şehri gören bir tepede, geniş yapraklı bir bitkinin gölgesinde oturarak, kentin başına gelecek felaketi görmek için izlediği Ninova şehri değil miydi?
Yine bu, elleri kanlı Asur; Babil’in öldürücü darbelerini yediğinde, yazdırdıkları tabletlerde sapkınlıklarıyla övünen krallarının kendilerine sığınacak delikler aradığı; Asurlu ölülerle dolu sokaklarında, yürümeye çalışan Pers’li ayakların cesetlere takılarak tökezlediği Asur değil miydi?
Herhangi bir işaret taşı görebilmeyi umarak; tuhaf sesler çıkaran kargaların, üzerinde süzülüp pike yaptığı kayalık zirveye doğru tırmanmaya başladım. Yamaçtaki kaya yığınlarının arasında gözüme çarpan bir yapı, doğal süreçlerden ziyade insan eli tarafından şekillendirilmiş olduğu izlenimini veriyordu. Bir kısmı kırılıp parçalanmış kayayı biraz inceledikten sonra bunun “Oturup karşına bak.” anlamına gelen bir koltuk taşı olduğuna kanaat getirdim. Taşın göstermiş olduğu istikamette başka işaretlerin olması gerektiğini düşünerek, yamacın batısına doğru ilerledim. Birbirine geçmiş dikenli kuru otlar arasında, üst yüzeyi oval bir kaya gözüme çarptı. Yakından incelemek için yanına gidip, etrafını saran otları elimle araladığımda, bunun delikli bir taş olduğunu fark ettim. Dizlerimi ve ellerimi yere koyarak eğilip delikten baktığımda, taşın yaklaşık olarak yüz metre ilerideki yamaca yaslanmış olan kaya bloğunu işaret ettiğini gördüm. Yaklaşık üç metre yüksekliğindeki kaya, yamaçtan dökülmüş toprak ve taşlarla kısmen gömülmüştü ve sanki bir mağara girişini kapatmak için kullanılmış gibi duruyordu. Girişi bulmuş olabileceğimi haber vermek için aşağıya seslenirken; minibüsün yanında, kapalı kasa bir kamyonet ve binek tipte bir araç gördüm. Beş altı kişilik bir grup Şehmus’la hararetli bir tartışma halindeydi. Muhtemelen Şehmus’la irtibat halinde olan bu kişiler, bizi yol boyunca takip etmişti. Yukarı çıkmak için hareketlenen aşağıdaki kalabalığa seslenerek, malzemeleri yukarı çıkarmalarını söyledim. Sonradan, Şehmus için çalıştıklarını öğrendiğim adamlar malzemeleri getirdikten sonra; kayayı, bir çeşit sessiz patlayıcı tüp olan akfille parçalayabileceğimizi söyledim. Ben Şehmus’un adamlarıyla birlikte, matkap yardımıyla kayaya delik açmaya çalışırken; Samet, Semra ve Fırat tulumlarını giyiyorlardı. Batıya doğru kaymaya başlayan güneşin altın renkli ışınları, aşağıda, sonsuz dinginliği içinde uyuyan ovanın pastel renkleri üzerinde flu düş diyarları yaratırken; matkapla olan işimizi bitirdik ve kaya üzerine üç tane delik açtık. Akfil tüplerini deliklere yerleştirip, kabloları akünün kutup başlarına değdirdiğimizde tok bir patlama sesi ve hafif bir sarsıntıyla birlikte parçalanan kayanın olduğu yeri, gri bir toz bulutu kapladı. Ağır ağır aralanan tozun ardında, mağaranın karanlık girişi belirdi. Bana, giymemi istediği tulumu uzatan Samet; Şehmus ve adamlarının sadece nakliye için burada olduklarını ve onların ilk etapta içeri girmeyeceklerini söyledi. Esmer yüzü, boncuk boncuk terleyen ve korkuyla soluk alıp verirken basık burnunun delikleri genişleyip daralan Fırat sürekli olarak, acele etmemiz gerektiğinden ve fazla vaktimiz olmadığından bahsediyordu. Tulumumu giydikten sonra porfirin maskelerimizi taktık ve fenerlerimizi yakarak mağaraya girdik. Mağaranın nemli ve kaygan duvarları yer yer yosun bağlamıştı. Tavandan damlayan sular, taş döküntüleriyle dolu zemindeki küçük göletlere şıpırdayarak düşüyordu. Maskenin sağladığı oksijende bir problem yoktu; ama mağaranın, binlerce yılın biriktirmiş olduğu zehirli gazlarla dolu olduğunu bilmek bile soluk alış verişlerimi ara ara sekteye uğratmaya yetiyordu. Ürkütücülüğünü eskiliğinden alan duvarlarda, en küçük bir tıkırtı bile yankılanarak büyüyor ve irkilmeme neden oluyordu. Fenerlerimizin ışığı, mağaranın sol duvarının hemen dibinde duran, paslı metal bir sandığı aydınlattığında; Samet’in sesi, kendisinin büyük bir heyecana yapılmış olduğunu ele verdi. Sandığın kilit kısmında döndürülmeyi bekleyen bir kol olduğunu görünce, bunun bir tuzak olabileceğinden şüphelendim. Aradığı şey o değilmiş gibi, sandığı pek umursamayan Semra bir süre sonra fenerini mağaranın derinliklerine tutmaya devam etti; ama Samet’i, sandığa dokunmaması konusunda ikna etmem biraz zaman aldı. Sandığı geçip yaklaşık altı yedi metre ilerledikten sonra Fırat’ın yanımızda olmadığını fark ettim. Zaten başından beri mağaraya girme konusunda hevesli olmayan Fırat’ın, önce geri dönüp dışarı çıkmış olabileceğini düşündüm; ama fenerimi geri çevirdiğimde, onun sanki hipnoz altındaymış gibi donuk bir şekilde, sandığın yanında diz çökmüş bir vaziyette durduğunu gördüm.
Ona doğru koşarak “Sakın ona dokunma.” diye bağırdım; fakat ben ona yetişemeden Fırat sandığın üzerindeki kolu çevirdi ve birkaç saniye sonra sandığın arkasındaki dev kaya bloğu, gök gürültülüsünü andıran bir sesle hareket ederek Fırat’ın üzerine devrildi ve tavandan düşen başka kayalarla birlikte mağaranın çıkışını tamamen kapattı. Fırat’ı kurtarabilmek için çöküntüye doğru koştuk; fakat o çoktan, tonlarca ağırlıktaki kayaların altında kalmıştı. Telsizle Şehmus’a, girişi açtırmaya çalışmasını, gerekirse akfil kullanmasını söyledikten sonra devasa kayaları elimle yokladım; ama hiçbir şekilde yerinden kımıldamayan kayalar için bizim içeriden yapabileceğimiz herhangi bir şey olmadığını anladım. Fırat sandığın kolunu döndürerek, muhtemelen tuzak kaya bloğunun tabanını destekleyen kum haznesini boşaltmıştı ve böylece tuzak görevini yerine getirmişti. Çöküntünün havaya kaldırıp zifiri karanlık mağaranın içini doldurduğu yoğun toz kütlesinin, fenerlerimizin önünde ışığı emen kalın kumaşlı perdeler gibi dalgalanması bende bir anlığına boğulma hissi uyandırmış olmalı ki nefes almakta zorluk çekmeye başladım ve bir süre sonra beynimde karıncalanmalar, vücudumda uyuşmalar başladığını hissettim. Başım dönerek sırt üstü yere yığıldığımda ne sıklıkta soluk alıp verdiğimi bilmiyorum ama başımda durarak beni kendime getirmeye çalışan Samet sürekli olarak, maskenin içinde yeterli oksijenin olduğunu ve nefesimi kontrol etmem gerektiğini söylüyordu. Birtakım bölük pörçük, anlamsız hayaller görmeye başladığımda bilincimi kaybetmiş olmalıyım. Gözlerimi açtığımda başımda dikilen ve beni kendime getirmeye çalışan Samet ve Semra’nın yüzlerini gördüm. Bana ihtiyaçları olmasa, beni zerre kadar umursamayacakları gibi bir samimiyetsizlik okunuyordu gözlerinde. Başımı doğrultup tünelin devamına baktığımda, karanlığın derinliklerinde, tıpkı unutulmuş anıların bulanık denizinde kısmen su yüzüne çıkmış küçük bir hatıra gibi, belli belirsiz parıldayan bir ışıltı görür gibi oldum. Kendimi biraz toparladıktan sonra yavaşça yerimden doğruldum ve temkinli adımlarla ışıltıya doğru ilerlemeye başladım. Işıltı, ona yaklaştıkça, maddesel bir şeylerin şekillerinin genel hatlarını belli etmeye başlamıştı. Işıl ışıl parıldayan küçük tepeleri andıran yığınların; irili ufaklı heykeller, şamdanlar, sikkeler, takılar ve tabak çanak gibi, eskilerin gündelik hayatlarında kullandıkları gümüş malzemelerden oluştuğunu anlamamız fazla sürmedi; fakat bu yığınların içinde gümüş dışında bir malzeme olmayışı çok garipti. Koridoru, hilal şeklindeki bir set gibi kapatan yığınların ardında, malzemesi gümüşe benzeyen bir lahit duruyordu. Büyük bir heyecanla harekete geçen Samet ve Semra, gümüş yığınlarını düşe kalka aşarak diğer tarafa geçerken; aceleci ayaklarının altından dökülüp yuvarlanan gümüş sikkelerin şıkırtıları ve tabak çanakların şangırtıları, meşum duvarlarda yankılanarak dalga dalga büyüdü. Lahitin yaklaşık beş metre berisinde durduktan sonra benden, lahit civarında herhangi bir tuzak olup olmadığını kontrol etmemi istediler. Görünürde hiçbir tuzak emaresinin olmadığı lahite yaklaşıp, kapağın üzerini kaplayan kalın toz tabakasını elimle sıyırdığımda, kanatlı disk şekilleriyle süslü yüzeyini gördüm. Çevresi, insan başlı kanatlı boğa kabartmalarıyla bezeli gövdeye kapak, asma kilitlerle tutturulmuştu. Kilitler de gümüş olduğundan, kullanmam için Samet’in bana uzattığı levyeyle onları kırmam zor olmadı. Üçümüz birlikte iterken gürültüyle hareket eden kapak yarıya kadar açıldı ve içinde yatan cesedin buruşmuş ve neredeyse kemiklerine yapışmış, kahverengi derili bedeni göründü. Elleri ve ayakları, yine gümüş zincirlerle lahidin iç yüzeyine bağlanmıştı. Üzerindeki keten kıyafet çürümüş ve parça parça olmuştu. Cesette ilk dikkatimi çeken şey, bedeninin tamamen kurumamış olmasıydı. Daha önce pek çok mumyalama şekli görmüştüm ama bunların hiçbiri, bir cesedi bu denli iyi koruyabilecek kadar mükemmel değildi. Açık gözleri tıpkı canlıymış gibi bakıyordu ve irisin çevresi, sanki kan oturmuş gibi kırmızıya çalıyordu. O gözlerde; insanın bakışlarını uyuşturup içine çeken ve onlara bakan kişiyi bir süreliğine hareket kabiliyetinden yoksun bırakan, kötücül, sinsi, adlandırılamayan, görünmez bir etki vardı. Uzun, gür saçları; burnunun üzerinde birleşen kalın kaşları ve Antik Mezopotamya medeniyetlerine özgü dalgalı sakalları, yıldızsız bir gece gibi simsiyahtı. Anormal derecede uzun ve rengi sarıya çalan köpek dişleri, şeytani bir gülümsemeyle hafifçe aralanmış dudaklarından dışarı taşmıştı. Uçları kararmış, sarı renkli, uzun ve kıvrık tırnakları; keskin ve çelik gibi sert ayı pençelerini andırıyordu. Semra titreyen elleriyle çantasından çıkardığı bir enjektörle, cesedin zifir gibi kanını çekerken ona, ne yaptığını sorduğumda hayretler içindeydim. Semra, bana vereceği kaçamak cevabı daha ağzında gevelemeye başlamadan; Dinçer’in peşine düştüğü şeyin, aslında Semra’nın enjektörüne çektiği şey olduğunu anlamıştım; fakat Dinçer’in onunla ne yapmak istediğini kestiremiyordum. Zihnime üşüşen karmakarışık düşünceleri, uzaklarda patlayan bir silahın sesiyle havalanan kuş sürüleri gibi dağıtan, zayıf ve ritmik tıkırtıların kaynağını fark ettiğim o an; zihnimi terk eden düşünceler gibi, aklım da beni terk edip kaçmadığı için kendimi çok şanslı hissediyorum. O cesedin buruş buruş parmaklarının, seğirterek kendilerine kemirecekleri besinler arayan fareler gibi kıpırdadığını ve pas tutmuş zehirli hançerler gibi uzun tırnaklarının, lahitin iç yüzeyini tıkırtılar çıkararak yoklayışını umarım günün birinde unutabilirim. Birkaç metre öteden bizi izleyen Samet’in, lahitin içindeki o habis yaratığın canlanma kıpırtılarını görmüş olduğundan o an için emin değildim; ama Semra öyle yürek paralayıcı bir çığlık attı ki, sanki cehennem çukurlarının dehşeti, nesnel dünyanın sınırları tırmalayarak yırtıyor gibiydi. Keşke lahitin kapağını tekrar kapatmayı deneyebilecek kadar cesaretimiz olsaydı; ama kötülüğün o vücut bulmuş halini öylesine güçlü bir içgüdüyle geride bıraktım ki, gümüş yığınlarını nasıl aştığımı hatırlamak şöyle dursun; alnımdan süzülerek akan kanın, dış dünyayla bağlantımızı kesen o kaya yıkıntılarına kendimi can havliyle attıktan sonra başımda oluşan yaradan kaynaklandığını eğer Samet söylemeseydi sanırım hiçbir zaman öğrenemeyecektim. Mağaranın çıkışını kapatan kaya yıkıntılarında bir gedik açabilmek için diğer taraftaki hummalı çalışma hala devam ediyordu. Şehmus telsizle, kayaları akfille parçalamayı deneyeceklerini ve az sonra gerçekleşecek patlama için emniyette olacağımız bir yerde beklememizi söyledikten sonra kaya yıkıntılarından uzaklaşarak, gümüş yığınlarına yakın bir yerde beklemeye başladık. Gümüş yığınlarının ötesinde duran lanetli lahitin olduğu yöne bakmamak için büyük bir çaba sarf ediyordum; ama lahitten gelen korkunç bir inleme sesi ve devamında duyulan tırmalama gıcırtıları, tüm o çabalarımı boşa çıkardı. Elimdeki fenerin ışığıyla o yöne atmış olduğum, tamamen refleksin neden olduğu kaçamak bir bakışla; o şeytani yaratığın karaltısının, tüm gücüyle zincirlerini zorlayarak, lahidin kapağının aralanmış kısmından ellerini ve başını dışarı çıkarmaya çalıştığını gördüm. Bana sonsuzluk kadar uzun gelen bir bekleyişten sonra, akfillerin kayaları parçalama gümbürtüleri duyuldu. Patlamanın oluşturduğu toz bulutunun ardında, açılan gedik göründü; fakat gedik, görmeyi umduğum kadar aydınlık görünmüyordu. Kendimi, ardıma bakmadan gedikten dışarı attım ve koşarak mağaradan dışarı çıktım. Dağların ardına yeni batmış güneşin hala geride kalan cılız ışıklarının, çok yükseklerine koyu bir kızıllık verdiği kül rengi gökyüzünü görünce; mağaranın içinde sandığımdan daha fazla kalmış olduğumuzu öğrenmenin vermiş olduğu şaşkınlığı yaşadım. Maskemi çıkarıp sırt çantamın içine koyduktan sonra, rahatça soluk alabilmenin ne büyük bir nimet olduğunu anladım. Sonra dönüp de az önce içinden çıkmış olduğumuz dağa bakınca; onun, Kanlıca’da görmüş olduğum garip rüyadaki dağa ne kadar çok benzediğini fark ettim. Lahitin içindeki canavarın, insanın kanını donduran ve karanlık cehennemlerin lisanında yardım isteyen iniltileri; sanki hala kulaklarımda çınlıyordu.
Biz tulumlarımızı çıkarırken Samet Şehmus’a “Adamlar burada sabaha kadar beklesin, güneş doğduktan sonra gümüşleri kamyonete yükleyin ama lahite yaklaşmayın. Ne yaparsanız yapın, sakın mağaraya güneş doğmadan girmeyin. Gümüşleri dışarı çıkardıktan sonra da mağaranın girişini dinamitle patlatın.” dedi.
Eğer o an orayı bir an önce terk edip gitmekten başka bir şey düşünebilecek durumda olsaydım ya da az önce yaşamış olduğum dehşet, aklımı bir çeşit korku felcine uğratmış olmasaydı; Dinçer’in beni ne kadar şeytani bir işe bulaştırmış olduğu konusunda belki biraz olsun akıl yürütebilirdim. Minibüse bindikten sonra Şehmus bizi şehir merkezinde orta halli bir otele yerleştirdi. Yatağa uzandıktan sonra uyumam bir hayli zaman aldı; bunda, dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı insanın en savunmasız olduğu hal olan, uyku haline geçmekten duyduğum tedirginliğin ya da uykumda görebileceğim, o gün yaşamış olduğum olaydan çok daha korkunç kabuslarla boğuşabilecek cesareti kendimde bulamayışımın büyük etkisi olmalı.

Kendimi çok yorgun hissetmeme rağmen gözlerimi açık tutabilmek için büyük bir çaba sarf ediyordum. Duvarların ve odanın içindeki eşyaların sanki karanlığın etkisiyle hareketlendiği hissine kapılmam, ışıkları sabaha kadar yakmama neden oldu.
Yatağa uzandıktan ne kadar sonra uykuya daldığımı bilmiyorum; fakat Kanlıca’da görmüş olduğum o garip rüyanın aynısını o gece de gördüm. Beni kan ter içinde bırakan rüyadan uyanmamı sağlayan şey, sabah Samet’in kapımı adeta kırarcasına çalması oldu. Samet, saat 10:00’da kalkacak uçağa yetişebilmemiz için acele etmemi söyleyip gittikten sonra apar topar hazırlanıp dışarı çıktım. Şehmus kapının önünde minibüsle bizi bekliyordu. Ben minibüse bindikten sonra bir süre, Samet ve Semra’nın otelden çıkıp gelmelerini bekledik ve bu süre içerisinde Şehmus’a bir şeyler sorma fırsatı bulabildim. Şehmus’u yeterince tanımadığım için konuya gümüşlerden girdim.
Şehmus, gümüşleri araçlara yüklediklerini ve mağaranın girişini de dinamitle patlattıklarını söyledikten sonra “Keşke lahiti de dinamitle havaya uçursaydınız.” dedim.
Şehmus bu sözüme bıyık altından sinsice gülerek “Hiçbirimiz lahite yaklaşacak kadar aptal değiliz. Hem kalbine bir kazık saplamadığın sürece onu dinamitle bile öldüremezsin; çünkü o bir vampir.” dedi.
Bunu nerden bildiğini sorduğumda ise “İlk defa vampir mezarı görmüyorum.” dedi.
Şehmus sözünü bitirir bitirmez Samet ve Semra minibüse bindi ve sonra da havaalanına gittik.
Şehmus bizi uğurlarken Samet’e, gümüşleri gün içinde yola çıkaracağını söyledi.
İstanbul’a indiğimizde bizi yine Dinçer’in adamlarından biri karşıladı ve Kanlıca’daki yalıya bıraktı. Kapıyı açan uşak bizi odalarımıza çıkardı ve Dinçer’in bizimle akşam yemeğinde görüşeceğini söyledi. Odamda saatlerce dinlendikten sonra Semra’nın odasına gidip kapıyı çaldım. Ona, biraz konuşmak için yanına uğradığımı söyleyince beni kibarca içeri davet etti. Masanın üzerinde duran mikroskobu görünce meşakkatli bir çalışma içerisinde olduğunu anladım. Ona, Dinçer’in ne planladığını sorduğumda “Ne yapmaya çalıştığını gerçekten bilmiyorum; ama Mardin’den getirdiğimiz bu örnek karşılığında bana yüklü miktarda para teklif etti. Lahitin içindeki o şeye gelince, aslında ben de onun ne olduğu konusunda net bir bilgiye sahip değilim; ama buna, dünyanın ilk zamanlarda yaşamış ve her nasıl olmuşsa günümüze kadar evrim geçirmeden gelebilmeyi başarabilmiş bir çeşit virüsün neden olduğunu sanıyorum. Aslında virüslerin, içinde yaşayacakları bir organizma bulamadıkları zamanlarda kendilerini kristalleştirip yüzlerce yıl bu şekilde cansız bir madde gibi kalabildikleri ve daha sonra tekrar canlanabildikleri bilinen bir şey; ama böylesi daha önce hiç duyulmamıştı.” dedi.
“Ne yani? Virüsler aslında ölümsüz mü?” diye sordum.
Bunun üzerine Semra oturduğu koltuktan kalkarak mikroskobun başına geçti ve “Aslında virüslerin tam olarak canlı olduğunu da söyleyemeyiz; ama bu daha başka bir şey. Dünya üzerindeki ilk canlılar için ölüm söz konusu değildi. Ölüm çok daha sonraları, evrimsel sürecin bir ürünü olarak ortaya çıktı. Bu ölümsüzlük genlerini, nadir de olsa, yassı solucanlar ve denizanaları gibi bazı canlılar günümüze kadar aktarabilmeyi başarabilmişler. Bu şey hareket halindeki tek hücrelilere karşı oldukça hassas, ama karbondioksit yüklü alyuvarlara karşı da duyarlılık gösteriyor; sanırım karbondioksiti takip ediyor, tıpkı avının izini sürmek için ısıyı takip eden bir yılan gibi.” dedi.
Burada Semra’nın sözünü keserek ” Ya da tıpkı avının yerini tespit etmek için karbondioksiti takip eden bir sivrisinek gibi.” dedim.
Bunu duyan Semra’nın yüzünde en güzel gülümsemelerinden biri belirdi ve yağmur sonrası koyu renkli bulutların arasından süzülen bir güneş ışığı hüzmesi gibi kalbimi aydınlattı. Bir takdir ifadesi olarak, uzun aralıkları olan birkaç alkış çaldı ve “Aferin, bu çok daha iyi bir örnek oldu. Bunun üzerinde biraz araştırma yapabildim. Virüs ışıksız ortamda aktif oluyor ve sanırım ilk önce, oksijensizlikten etkilenmiş beyin hücrelerini enfekte ediyor; bu da gösteriyor ki virüs geçmişte, solunum sistemlerine saldıran başka bir virüsle simbiyotik ilişki halindeymiş. Enfekte ettiği organizmanın yaşlı ve hasar görmüş hücrelerini sürekli olarak yeniliyor. Ayrıca bu şey kendine göre bir tür biyolojik saat oluşturmuş olmalı; sadece geceleri aktif oluyor ve alyuvarlarla besleniyor, gündüzleri ise kendini kristalize ediyor.” dedi.
Semra’nın bu sözlerinden sonra kapıyı çalan uşak bizi akşam yemeğine çağırdı. Yemek salonundaki kısa bir bekleyişin ardından önce koridorda Dinçer’in bastonunun ahşap zemine vuran tıkırtıları ve ağır adımlarının sesleri yankılandı; az sonra da kapıdan içeri girip gelerek masaya oturdu ve “Hoş geldiniz dostlarım, oldukça yorgun olduğunuzun farkındayım; fakat yakında emeklerinizin karşılığını alacaksınız. Gümüşler buraya getirilmek üzere Mardin’den yola çıktı; ancak gümüşlerin nakite çevrilmesi biraz zaman alacaktır. Bu konuda biraz anlayış göstermenizi umuyorum. Fırat Bey’i kaybetmiş olmamız ne kadar acı; keşke şu anda o da aramızda olsaydı. Ne yazık ki bazı insanlar kaderini yaşamak zorunda kalıyor; işte ben onlardan biri olmamak için çalışıyorum. Uzun süredir akciğer kanseri tedavisi görüyorum. Doktorlar artık tıbbi olarak yapılabilecek pek bir şey kalmadığını söylüyorlar. Her öksürüşünüzde ciğerlerinizin parça parça olup ağzınıza gelmesinin ve dayanılmaz ağrılarla birlikte, nefes alamayarak yavaşça boğulmanın ne demek olduğunu yaşamadan bilemezsiniz. Ama en kötüsü de sevgili dostlarım, hekimlerin size biçtiği o kısa zamana doğru akrep ve yelkovanın kaygısızca birbirini kovalaması. Ben böyle bir kaderi reddediyorum ve ölümsüzlüğü tercih ediyorum. Sadık hizmetkarım ve aynı zamanda aziz dostum İlyas, siz yokken gerekli tüm hazırlıkları yaptı. Bu konuda sizin de elinizden gelen yardımı esirgemeyeceğinizden eminim.” dedi.
Açıkçası hangi konuda, kime, ne kadar güvenebileceğim konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Sanki herkes birbirinden bir şeyler saklıyor gibiydi. Daha da önemlisi, yalıya davet edilme nedenim gittikçe amacından daha da çok sapıyordu. Eğer Mardin’deki o şeyi gözümle görmüş olmasaydım, çevremdeki herkesin delirmiş olduğundan en ufak bir şüphe duymazdım.
Artık alacağım parayı da ikinci plana atmıştım; önceliğim, ne yapıp edip bu insanlardan yakamı kurtarabilmekti.
Dinçer’in, sonu hiç gelmeyecekmiş gibi görünen uzun konuşmasında araya girecek bir fırsat yakalayabildiğin bir an “Dinçer Bey, bana vermiş olduğunuz görevi yerine getirmiş olduğumu zannediyorum. Müsaadenizle ben bu akşam yalıdan ayrılmak istiyorum. Ücretimi de siz müsait olduğunuzda, vereceğim hesap numarasına transfer ederseniz minnettar kalırım.” dedim.
Dinçer, masmavi gözleri adeta yuvalarından çıkacakmış gibi bakarak konuştu ve “Yoo Okan Bey, çok yanlış düşünüyorsunuz. Öncelikle şunu belirteyim ki, hesaplarımız arasında gerçekleşecek böyle büyük miktardaki bir para transferi fazlasıyla dikkat çekecektir. Ayrıca Mardin’de ortaya çıkardığınız hazine muhtemelen yeraltı dünyasından bazı kulaklarca işitilmiştir. Başınızın mafyalarla derde girmesini de istemeyiz. Bu yalıda güvendesiniz. Bir süre ortalıkta görünmemelisiniz; bu süre zarfında da gümüşleri nakite çevirip tarafınıza ödemeyi gerçekleştireceğiz. Ama şu anda yalıdan ayrılmanız her halükarda sizin için olumsuz sonuçlar doğuracaktır.” dedi.
Dinçer’in özellikle de bu son cümlesinin açıkça bir tehdit içerdiğini çok iyi anlamıştım; bu yüzden bu konuda daha fazla ısrar etmek istemedim. Amansız bir tuzağın içinde olduğumdan artık hiç şüphe yoktu.
Yemek bittikten sonra Dinçer “Dostlarım, bu akşam sonsuz yaşama atacağım adıma tanıklık edeceksiniz.” dedi ve sonra Semra’ya dönerek “Semra Hanım, siz Mardin’den getirdiğiniz örneği damarlarıma enjekte edeceksiniz; bu yüzden vakit kaybetmeden odanıza gidip hazırlıklarınızı yapın.” diye sözlerine devam etti.
Yaşadığı şaşkınlık, dalından kopmuş bir yaprak gibi sararan yüzünden ve bir şeyleri yanlış anlamış olabileceği ihtimalinin verdiği belirsizlikle dikkat kesilen gözlerinden anlaşılan Semra “Ama nasıl olur efendim?” dedi.
Yüz ifadesi, tek bir itiraza dahi tahammülü olmadığının sinyallerini veren Dinçer “Lütfen Semra hanım, kararlarımın sorgulanmasından hiç hoşlanmam.” diye yanıt vererek, bundan sonra bu konuyla ilgili söylenebilecek başka hiçbir söze, herhangi bir zemin bırakmadı.
Odasına gitmek üzere masadan usulca kalkan Semra’nın kahverengi gözlerinde fark ettiğim, o ne yaptığını ya da ne yapacağını bilememezlik duygusunun sürükleyerek derin uçurumlara atmış olduğu, o boşluklara düşmekte olan umutsuz bakışların aynısını Samet’in gözlerinde göremeyişim dikkatimi çekmişti.
Semra odayı terk ettikten sonra, Dinçer bastonundan güç alarak “Buyurun dostlarım, buyurun.” dedi ve ardından uşağa “İlyas bey, konuklarımıza yolu gösterelim.” diye seslendi. Hep beraber masadan kalkarken, zaten başından beri karanlık işlerin adamı olduğundan şüphelendiğim Samet’in belinde, ceketinin altında, tıpkı tabanca kabzasını andıran bir kabarıklık olduğunu fark ettim. Hep birlikte, önden yürüyen uşağı takip ederken, Samet adımlarını yavaşlatıp benden geride kalarak, sanki görüş alanımda kalmamaya özen gösteriyor gibiydi. Ahşap merdivenlerden aşağı inerken, duvardaki yağlı boya portrelerin bana acıyan gözlerle baktığını hissettim. Uşak zemin kattaki bir odanın kapısını açıp ışıklarını yakınca görmüş olduğum şey, bir oda ya da herhangi bir gündelik yaşam alanında bulunmasına alışık olunmadığından olsa gerek, adeta kanımı dondurdu. Cilalı yüzeyi sanki ıslakmış gibi parlayan ve ceviz ağacından yapılmış damarlı gövdesinin kenarları boydan boya, sarmaşık motifli oymalarla süslü tabut; odanın ortasında bulunan, yaklaşık bir buçuk metre derinliğindeki bir mezar çukurunun yanında duruyordu. Dinçer üstünden çıkardığı ceketini uşağa verdikten sonra koltuklardan birine oturup gömleğinin kollarını çemirledi ve uşak odadan ayrıldıktan sonra gözleri, çukurun yanında duran toprak yığınına takılıp sessiz ve düşünceli bir ruh haline daldı. Çok geçmeden uşakla birlikte içeri giren Semra, Dinçer’in gözlerine uzun uzun baktıktan sonra, Dinçer’in küçük bir baş hareketiyle verdiği sessiz onayın ardından çantasından çıkardığı örneği enjektöre çekti ve ağır, kararsız adımlarla Dinçer’e doğru yürüdü. Semra, Dinçer’in kolunda bulduğu damara örneği enjekte ederken, uşak da tabutun menteşesiz kapağını güçlükle kaldırarak yere koydu. Semra’nın işi bittikten sonra yerinden kalkan Dinçer, bastonundan güç alarak tabuta doğru yürüdü ve ayakkabılarını çıkarıp tabutun içine uzandı. O esnada, çevremdeki herkesin çıldırmış olduğunu düşünmemin harekete geçirdiği bir endişe patlamasıyla “Ne yapıyorsunuz? Siz aklınızı mı kaçırdınız?” diye bağırdım. Dinçer’i içinde uzandığı tabuttan kaldırıp, tüm bu saçmalıklara bir son vermek için daha bir iki adım atmıştım ki başımın arkasından gelen, fişeği namluya süren mekanizma sesiyle donakaldım ve ardından Samet’in “Sakin ol.” diyen tehditkar sesini duydum. Başımı yavaşça geriye doğru çevirdiğimde karşımda; Samet’in başıma doğrulttuğu, ateş almaya hazır tabancanın namlusunu gördüm. Yaşadıkları, narin hislerine fazlasıyla ağır gelen Semra’nın hıçkırıkları odayı doldururken; olan biteni çaresizlikle izleyen gözlerinden akan yaşlar sanki öngörülemez bir felaketin karanlık uçurumlarına süzülüyordu. Samet silahını beline yerleştirdikten sonra bağırarak “Haydi bize yardım edin, elinizi çabuk tutun.” dedi. Dördümüz tabutu kaldırıp çukura koyduktan sonra Samet tabutun kapağını kapattı ve ardından uşak, odanın bir köşesinden aldığı keserle, cebimden çıkardığı büyük boy çivileri tabuta çakarak kapağı sabitledi. Samet ve uşak çukurun yanındaki toprak yığınını küreklerle tabutun üzerine atarlarken oldukça aceleci davranıyorlardı.
Tabut tamamen gömüldükten sonra Samet odadaki koltuklardan birine, bitkin düşmüş bir şekilde kendini bıraktı ve uşak “Buradaki işimiz bitti efendim, buyurun, sizleri odalarınıza çıkarayım.” dedi.
Samet’i gömü odasında bırakıp, ahşap merdivenlerden yukarı çıkarken; Semra, önümüzde basamakları ağır ağır tırmanan uşağa “Katiller, siz hepiniz çıldırmışsınız! Bize ne yapacaksınız? Bırakın bizi gidelim.” dedi.
Uşak, her zamanki sakin ve kibar üslubunu koruyarak “Dinçer Bey için endişelenmeyin efendim, kendisi eskisinden daha sağlıklı olacak. Sizi bir süre burada misafir etmek istememizin tek sebebi ise şu anda dışarı çıkmanızın sizin için tehlikeli olacağını düşünmemiz.” dedi ve odalarımızın bulunduğu kata ulaşınca “Hayırlı istirahatler; bir şeye ihtiyacınız olursa, odalarınızdaki telefondan sıfırı tuşlayarak beni aramanız yeterli.” diye sözlerine devam etti. Odama geçer geçmez, telefonumu çıkarmak için elimi cebime attım; fakat telefonumu bulamadım. Diğer ceplerimi de yokladıktan sonra odayı baştan başa aradım; ama telefonum yoktu. Zaten Samet ve uşağın bunca olaydan sonra bizi telefonlarımızla odalarımıza göndermeleri, onlar için büyük bir aptallık olurdu. Muhtemelen yemekten önceki birkaç saatlik uykum sırasında odama biri girmişti. Pencereler aşağıya atlayabilmek için oldukça yüksekti. Kendimi biraz olsun güvende hissedebilmek için kapıyı kilitledim ve sonra, kendimi savunacak herhangi bir şey bulabilme umuduyla etrafta göz gezdirdim; fakat bir şey bulamadım. Elbise dolabını açtığımda, biraz olsun işime yarayabileceğini düşündüğüm bir şey gördüm. Bu antika dolapta askı borusu yerine yaklaşık iki metre uzunluğunda bir sırık kullanılmıştı. Sırığı dolaptan çıkarıp bir ucunu yatağın üzerine, diğer ucunu da yere koydum ve ortasına ayağımı basarak tüm gücümle yüklendim. Birkaç denemeden sonra sırık çatırdayarak ortasından kırıldı ve kırıklar; herhangi birini yaralayabileceğine kanaat getirdiğim düzensiz, sivri çıkıntıları olan uçlar oluşturdu. En güçlü sivri çıkıntıyı ayırarak diğerlerini kırdım ve hayati bir hedefe saplandığında ölümcül olabilecek, yaklaşık bir metre uzunluğunda bir kazık elde ettim. Şafağın sökmesine birkaç saat kala ışığı söndürüp yatağa uzandım ve ben uyur gibi yaparken odama girmesini beklediğim davetsiz misafir için hazırlamış olduğum kazığı yatağımın başucuna gizledim; fakat bir süre sonra yorgun gözlerim uykuya yenik düşmüş olmalı ki sabah dövülen kapının sesiyle irkilerek uyandım. Yapmış olduğum kazığı, odanın girişine en yakın perdenin arkasına gizledikten sonra kapıyı açtığımda karşımda gördüğüm uşak “Günaydın efendim.” dedi ve içeri girip elindeki tepsiyi masanın üzerine koyarken “Kahvaltınızı odanıza getirdim efendim. Dinçer beyin aramıza döneceği güne kadar birlikte yemek yemeyeceğiz; siz de takdir edersiniz ki aksi halde ev sahibine saygısızlık etmiş oluruz.” diye sözlerine devam etti.
O an, oradan kaçmanın bir yolunu bulabilmek dışında ne yalının garip gelenekleri ne de Dinçer’e ne olduğu umurumdaydı. Uşağın dikkatini üzerimden çekip bir an önce kaçış planı yapmaya başlayabilmek için “Tabi, siz nasıl uygun görürseniz…” dedim.
Uşak odayı terk ettikten sonra kapanan kapının ötesindeki koridorda, giderek benden uzaklaşan seslere kulak kabarttım. Sayılarını net olarak kestiremesem de birden fazla kişiye ait mırıltılar ve ayak sesleri, işitme menzilimin dışına çıkıp tekinsiz bir sessizliğin içinde kaybolduktan bir süre sonra kapıyı aralayıp etrafa göz attım. Kimseciklerin görünmediği koridorda temkinli adımlarla yürüyerek, koridorun sonunda bulunan, Semra’nın odasına gittim ve kapısını çaldım. Ürkek elleriyle kapıyı aralayan Semra, ağlamaktan kızarmış gözleriyle bana uzun uzun baktıktan sonra beni içeri aldı. Ne cevap vereceğini biliyordum; fakat yine de ona telefonunu sordum ve tahmin ettiğim gibi “Telefonumu bulamıyorum.” yanıtını aldım. Çarşafları birbirine bağlayıp aşağı sarkıtarak inebilir miyiz diye kontrol etmek için pencerelerden birini açmaya çalıştım; fakat başaramadım. Dikkatlice bakınca pencerelerde kilit mekanizmaları olduğunu fark ettim. Cam kırıldığında fazla ses çıkarmaması için üzerine birkaç kat havlu sardığım ufakça bir sehpayı cama vurmaya başladım; fakat aldığı darbelerle gümbürdeyerek sarsılan camda en ufak bir çatlağın bile oluşmadığını görünce, boş yere çaba sarf ettiğimi ve yalıdan tek çıkışın zemin kattaki ana kapı olduğunu kısa sürede anladım. Camı kırma çabalarımın çıkardığı tok seslerin, zemin kattaki sinsi kulaklarca işitilmiş olabileceği ihtimaline karşı, daha fazla dikkat çekmemek için odama dönüp düşünmeye karar verdim. Semra’nın odasından çıkarken ona, bir şekilde yalıdan kaçmanın bir yolunu bulacağımı ve gece saatlerinde beni beklemesini söyledikten sonra odama geri döndüm. Uşak akşam saatlerinde, yemek getirmek için tekrar odama geldi. Başından beri beyefendi tavırlarının altında belli belirsiz kendini hissettiren sinsilik ve gözlerindeki şeytani ışıltı, bu sefer biraz daha kendini belli ediyordu. O gittikten sonra, uykusuzluğun düşmanlarımın dikkatini dağıtacağını umduğum gece saatlerinin gelmesini beklemek için biraz uyumaya çalıştım.
Rüyamda yine üzerinde kan fırtınaları esen o dağı gördüm. Dağın içinden gelen o iniltili ses bana bu sefer “Ölüm gözlerini açtı, sen de ölüm için gözlerini aç.” dedi.
Yattığım yerde yavaşça gözlerimi açtığımda gecenin sonsuz sükunetine uyandım; ama kısa süre sonra, daha yatağımdan doğrulmadan, o tekinsiz sessizliği bozan belli belirsiz takırtılar duyar gibi oldum. Yatağın yanı başında duran kazığı aldım ve odanın çıkışına doğru yöneldim. Kapıyı hafifçe araladığımda seslerin zemin kattan geldiğini fark ettim. Semra’yı uyandırmak için, sarı renkli duvar lambalarının cılız ışıklarla kısım kısım aydınlattığı uzun koridor boyunca sessiz adımlarla yürüyerek, onun odasına gittim. Kapıyı uzun süre ısrarla tıklatmamın ardından kapıyı yavaşça araladı ve kapıdakinin ben olduğumu görünce derin bir nefes aldı. Ona, bir şekilde uşağın anahtarlarını alıp dış kapıyı kontrol edeceğimi ve zemin katın güvenli olduğundan emin olduktan sonra geri dönüp onu alacağımı söyledim.
Semra umutsuz bakışlarını gözlerimden çekip yere eğerek “Faydası yok Okan, bu yalı mezarımız olacak; bunu hissedebiliyorum.” dedi.
Ona “Hayır! Ne yapıp edip bu yalıdan kurtulacağız. Burada kal ve beni bekle” diyerek odadan ayrıldım.
Odamdayken duyduğum sesler artık kesilmişti ve merdivenlerden aşağı inerken, tırabzanlardan sarkarak baktığım zemin kattaki salonda herhangi bir hareketlilik görünmüyordu. Aşağı indiğimde loş ışığın, ortasını belli belirsiz aydınlatıp, uzak köşelerini karanlıkta bıraktığı geniş salonun ahşap yer döşemeleri; sakınımlı adımlarımla gıcırdayarak inliyordu. Ana kapıya doğru yürürken yanından geçtiğim gömü odasının kapısının aralık olduğunu gördüm. Samet’in hala içeride olup olmadığını; eğer içerideyse, anahtarlarını ya da tabancasını o fark etmeden alabileceğim bir durumda olup olmadığını kontrol etmek için başımı yavaşça kapı aralığından uzatıp içeri baktığımda, hiç ummadığım bir manzarayla karşılaşmış olmanın şaşkınlığını yaşadım. Samet’in hareketsiz bedeninin, mezarın birkaç metre berisinde, yerde yattığını görünce; durumunu kontrol etmek için, elimdeki kazığı ona saplamaya hazır pozisyonda tutarak, yavaşça ona doğru ilerledim. Yaşadığı dehşet, yuvalarından fırlayacak gibi olmuş, hareketsiz bakan gözlerinden okunan Samet’in yüzü bana dönüktü. Boynunda bulunan ve çevresi morarmış küçük bir yaradan sızan siyahımsı kan, yerde küçük bir gölet oluşturmuştu. Samet’in cansız bedenini incelerken, onun az ötesinde bulunan mezarın toprağının eşelenmiş olduğunu fark ettim. Yakından baktığımda, toprakta açılmış deliği ve toprağın altındaki tabutun, içten dışa doğru kırılmış gibi duran tahta parçalarını gördüm. Çürük yumurta kokusuna benzeyen iğrenç bir kokunun etrafta yayıldığı delikten görüldüğü kadarıyla, Dinçer tabutun içinde değildi. O an, tahmin ettiğinden çok daha şeytani bir tuzağın içinde olduğumu anladım ve tabancasını alabilmek için, elimle Samet’in üzerini yokladım; fakat belinde boş bir tabanca kılıfı dışında bir şey bulamadım. Etrafta göz gezdirdikten, odanın sol duvarına yakın bir yerde duran siyah bir cisim dikkatimi çekti. O yöne doğru birkaç adım atınca, onun Samet’in tabancası olduğunu anladım. Muhtemelen bir boğuşma sırasında elinden o yöne doğru fırlayan tabancayı, Samet kullanma fırsatı bulamamış olmalı ki o ana kadar ne bir silah sesini duyulmuştu ne de yerde herhangi bir boş kovan vardı. Elimdeki kazığı yere attım ve tabancayı alıp fişekleri kontrol ettim. Samet’in ceplerini iyice yokladım; ama anahtarları bulamadım. Kendimi o kadar korkmuş ve çaresiz hissediyordum ki tam odadan çıkarken, Şehmus’un söylediklerini hatırlamam; geri dönüp kazığı attığım yerden almama neden oldu. Odayı terk ettikten sonra, dış kapıya ulaşmak için salonun sonundaki karanlığa doğru ilerlerken, o yönden gelen hafif çıtırtılar ve şıpırtılar duymaya başladım. Elimdeki silahın namlusunu o yöne doğrultup, seslerin geldiği yere doğru yavaş adımlarla ilerlerken gözlerim karanlığa daha fazla alışmış olmalı ki bir süre sonra karanlığın içinde bir şeyin belli belirsiz hareket ettiğini gördüm. Kapıya yakın bir yerde, sırtı bana dönük olarak çömelmiş bir şeyin karaltısı, hareketlerinden ve çıkardığı ağız şapırtılarından anlaşıldığı kadarıyla bir şey yiyor ya da içiyordu. Elleriyle kavradığı şeyin bedeni yerde yatıyordu ve zor duyulur derecede cılız iniltileri, titreyen uzuvlarının parkelere vurma takırtılarına karışıyordu. Yerde can çekişen kurbanının başında çömelerek beslenen o şeytani varlığa beş altı el ateş ettim ve namlunun ağzında birbiri ardına beliren alevlerin ışığı, yerde yatan uşağın titreyen bedenini ve çömelerek onun kanını emen Dinçer’in iğrenç vücudunu aydınlattı. Yüzünü o an görememiştim ama onu kıyafetlerinden tanımıştım. Tabuttan çıkarken yırtılmış giysilerine bulaşmış toprak, üzerine sıçramış kanlarla birleşerek çamurlaşmıştı. Uzamış saçı ve sakalı, çamura bulanmış bir keçeyi andırıyordu ve kurbanının kanını boynundan somurduğu esnada kuvvet aldığı ayakları parkeler üzerinde kayarken, uzun ve çelikten pençeleri andıran ayak tırnakları, saplandığı ahşap yer döşemelerini tiz gıcırtılar çıkararak yarıyordu. Üzerinden yayılan leş kokusu bir anda ciğerlerimi yaktı ve yaşadığım dehşetten olsa gerek, bir anda nefesim daraldı. Sırtına isabet eden kurşunlara aldırış etmeden, uşağın kanını emmeye devam ediyordu; ama ben ateş etmeyi kestikten birkaç saniye sonra aniden durdu ve dişlerini kurbanının boynundan çekerek başını yukarı kaldırdı. Sanki havayı koklar gibi, başını yavaşça sağa ve sola çevirirken kan süzülen ağzını açtı ve dişlerini hızlı hızlı birbirine vurarak takırdattı. Karanlıkta parlayan kırmızı gözlerini ve kısım kısım morarmış tenini görünce korku iliklerime kadar öyle bir işledi ki Semra’nın odasına giderken merdivenleri nasıl çıktığımı hatırlayamıyorum. Telaşlı ve korkmuş bir şekilde bana sürekli olarak aşağıda ne olduğunu soran Semra’ya “Dinçer korkunç bir vampire dönüşmüş.” demeye çalıştım; fakat bu sözleri dile getirmeye çalışırken ağzımdan ancak anlamsız seslerin çıkabildiğini fark ettiğim an, korkudan dilimin tutulmuş olduğunu fark ettim. Semra’ya, odanın diğer köşesinde beklemesini işaret ettikten sonra; kilitlemiş olduğum kapının yanında durarak dışarıdan gelen seslere kulak kabarttım. Bir süre, zemin katta devrilip yere düşen eşyaların takırtıları duyulduktan sonra, ahşap merdivenlerin gıcırtılarını duyar gibi oldum ve o sırada tabancayı, şarjöründeki fişekleri kontrol ederek, atıma hazır hale getirdim. Namluyu kapıya dayayıp beklerken, bulunduğumuz kattaki koridorda yürüyen düzensiz adımların ayak seslerini duymaya başladım. Bazen hasta bir insan kadar yavaş, bazense telaşlı bir böceğin ayak hareketleri kadar hızlı adımlarla yürüyen o habis yaratığın ayak seslerinin yanı sıra, pençeleri andıran ayak tırnaklarının parkelere vurma seslerini de duyabiliyordum. Sesler iyice yaklaşınca, kapının ağzında durmanın iyi bir fikir olmadığını düşünüp, birkaç metre geri çekildim ve silahı kapıya doğrultarak beklemeye başladım.
Ayak sesleri kapının önünde kesildikten bir süre sonra kapı tırmalanmaya başladı. Hırıltılı soluk alıp verişini duyunca dizlerim titremeye başlamıştı; ama buna rağmen namluyu hedefte tutmaya çalışıyordum. Zemin katta yediği kurşunlarla yaralanan bedeni kan kaybederek güçsüzleşmiş olmalıydı ve doğru anı yakaladığım anda şarjördeki tüm fişekleri üzerine boşaltarak işini bitirmeyi planlıyordum. Şehmus’un, vampirleri öldürme konusunda söylediklerini hatırlıyordum; fakat bunların bir hurafeden ibaret olduğunu düşündüm. Dinamitle bile öldürülemeyen bir varlığın, sadece tahta bir kazıkla öldürülebileceği düşüncesi kadar akıl dışı bir inanış olamazdı herhalde; ama tüm bu yaşadıklarımın da mantıkla bağdaşır bir tarafı yoktu.
Tırmalamalar devam ederken aniden; kıvrık ve uzun tırnaklı eli, kapıyı büyük bir çatırtıyla delerek içeri girdi. Buruşuk ve morarmış parmakları, omurgasız bir yaratığın dokunaçları gibi birbirinden bağımsız hareket ederek avını arıyordu. Eline ve gövdesinin olması gereken yere, şarjördeki tüm fişekleri boşaltarak, toplamda sekiz dokuz el ateş ettikten sonra elini yavaşça geri çekti ve ardından ortalık, Semra’nın hıçkırıkları dışında, adeta bir ölüm sessizliğine gömüldü. Bir süre bekledikten sonra, kapıdaki kırığın oluşturduğu delikten dışarı bakabilmek için ilerledim ve başımı eğerek, kapıdaki deliğe doğru uzattım. Loş ışığın aydınlattığı, kasvetli koridorda herhangi sıra dışı bir şey görünmüyordu. Semra’nın sinir bozucu ve iç karartıcı ağlamasına karşı algılarımı kapatarak, dışarıyı dinlemeye çalışıyordum. Aniden karşımda beliren; kırmızılığını, cehennem çukurlarının amansız alevlerinden almış gözleri görünce; ruhumu felç eden korkunun kırbaçladığı kalbim, her çırpınışında göğüs kafesimi zorlamaya başladı ve durduğum yerden kaçmak isteyen beynimin komutlarına tepki vermeyen bedenim, olduğu yerde donakaldı. Birkaç saniye sonra, gök gürültüsünü andıran bir sesle parçalanan kapının, yüzüme savrulan tahta parçalarıyla birlikte ben de birkaç metre geriye savruldum. Duyduğum çürümüş et kokusuyla birlikte, üzerimde bir ağırlık ve omuzlarımda tarifi imkansız bir sızı hissettim. Ellerime ve yüzüme saplanan kıymıklardan korumak için refleksle kapadığım gözlerimi, yere düşüp başımı sertçe yere çarpınca açtım ve Dinçer’in dönüştüğü o şeytanın, tırnaklarını omuzlarıma geçirmiş vaziyette, üzerimde durduğunu gördüm. Karanlıkta parlayan kırmızı gözleriyle odanın her noktasını tararken; hırıltılı sesler çıkararak soluk alıp verdiği ağzını her açışında, yırtıcı dişlerinin arasından süzülen siyahımsı ve koyu kıvamlı kan yüzüme akıyordu. Sanki beni görmüyormuş gibi davrandığını hissettiğim an, korkudan soluğumun kesilmiş olduğunu fark ettim. O an, daha önce rüyalarımda duymuş olduğum, bana “Nefes al.” diyen sesi beynimin içinde tekrar duydum; ama bu sefer sanki üzerimdeki iğrenç yaratık konuşuyormuş gibiydi. Bu bana, zihnimin karanlıklarında çakan bir kıvılcım gibi, o ana kadar unutmuş olduğum bir şeyi; virüsün karbondioksite karşı olan duyarlılığını hatırlattı ve o andan itibaren nefesimi tuttum. Dinçer başını kaldırıp havayı sinsice kokladıktan sonra, zehirli bir ok gibi fırlayarak Semra’nın çığlıklarının duyulduğu yöne doğru sıçradı. Çığlıkların yerini hırıltılı böğürtüler alınca, yattığım yerden doğrulmaya çalıştım; fakat başaramadım. Başımı çevirip geriye baktığımda; yerde titreyerek çırpınan Semra’nın boynuna dişlerini geçirmiş olan Dinçer’in, avını yeni yakalamış vahşi bir hayvan gibi başını hızlı bir şekilde her iki yana sallayarak, can çekişmekte olan kurbanını sarstığını ve onu, belirli aralıklarla ağzıyla havaya kaldırarak, ahşap yer döşemelerine çaldığını gördüm. Bir süre sonra Semra’nın çırpınışları son buldu ve zarif bedeninden canı çekildi. Dinçer, iğrenç şapırtılar çıkararak onun kanını boynundan somururken; Semra’nın ıslak gözleri, hala canlıymış gibi bir parıltıyla bana bakıyordu. Dinçer avıyla olan işini bitirip, etrafı son kez kolaçan etmek amacıyla odada gezindikten sonra kapıdan çıkarak loş koridorda gözden kayboldu. Ahşap merdivenleri gıcırdatan ayak seslerinin zemin kata indiğinden emin olduktan sonra sürünerek odadan çıktım ve Mardin’de sırt çantama koyduğum porfirin maskeme ulaşabilmek için koridorda ilerleyerek odama gittim. Beynimde karıncalanmalara ve dayanılmaz bir mide bulantısına neden olan oksijensizlik, kaslarımın işlevini yitirmesine de neden olmuş olmalı ki kapıyı açmak için kapı koluna uzanırken oldukça çaba sarf ettim. Açılan kapı gıcırtıyla aralandıktan sonra odama girdim ve elbise dolabına doğru süründüm. Uzandığım sırt çantamdan çıkardığım maskeyi yüzüme taktıktan sonra bilincimi kaybetmiş olmalıyım. Ne kadar sonra kendime geldiğimden emin değilim; ama gözlerimi açtığımda, sökmeye başlayan şafağın ilk ışıkları, kül rengi gökyüzünü aydınlatmaya başlamıştı. Güçlükle ayağa kalktıktan sonra sendeleye sendeleye yürüyerek koridora çıktım. Karbondioksiti ayrıştıran maske hala yüzümde olduğu için kendimi Dinçer’e karşı bir nebze de olsa güvende hissediyorum; ama daha da güvende hissedebilmek için Semra’nın odasına gidip, yerde duran kazığı aldım ve odadan çıkarken Semra’nın buğulu gözlerine son kez baktım. Ahşap merdivenlerden inerken, duvardaki portreler sanki beni şaşkın gözlerle izliyordu. Zemin kata indikten sonra, önünde İlyas’ın cesedinin yattığı ana kapıya doğru yürürken bir an durup geriye baktığımda, beni şaşkına çeviren bir manzarayla karşılaştım. Gömü odasının kapısının önünde, yerde hareketsiz yatan kişinin Dinçer olduğunu gördüm. Vücudunun pozisyonu, sanki odaya girmeye çalışırken olduğu yere düşüp kalmış gibiydi. Belki de milyonlarca yılın virüse kazandırmış olduğu bir içgüdü, Dinçer’i şafak sökmeden toprağın altına gizlenmeye yönlendirmişti; ama görüldüğü kadarıyla Dinçer bunu başarabilecek zamanı bulamayıp, olduğu yere yığılıp kalmıştı. Semra’nın anlattıklarına göre, gece sonra erdiği için virüs kendini kristalize etmiş olmalıydı ve Dinçer’in dönüştüğü şeytanı, ait olduğu cehenneme yollayabilmek için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Elimde tuttuğum kazığı daha bir sıkı kavrayarak, temkinli adımlarla ona doğru yürüdüm ve yüz üstü düşmüş Dinçer’in kokuşmuş bedenini, ayağımla iterek çevirdim. Uzayıp birbirine karışmış saç ve sakalıyla ve o an cansız olmasına rağmen hala nefretle bakan gözleriyle tam bir Asurlu’ya benziyordu. Kurbanlarından emdiği siyahımsı kan, ağzından sakallarına süzülerek boynuna kadar akmıştı. Şeytani bir gülümsemenin olduğu dudaklarının arasından, sarı renkli uzun köpek dişleri dışarı fırlamıştı. İki elimle sımsıkı kavradığım kazığın ucunu tam kalbinin üzerinde hizaladıktan sonra havaya kaldırdım ve tüm gücümle kalbine indireceğim anda duyduğum iki el silah sesiyle birlikte sola doğru savrularak yere düştüm. Koşar adımlarla yanıma gelip, uzun namlulu silahlarını bana doğrultan polisleri görünce vurulmuş olduğumu anladım.
Gözlerimi açtığımda kendimi hastanede buldum ve hala konuşamadığım için, bana olay hakkında soru soran polislere, bu yazmış olduğum satırlarla olayı anlattım.

CİNAYET BÜROSUNUN RAPORU

2 Ağustos 2017 tarihinde saat 04:35’te ihbar hattına, Kanlıca’daki malum yalı içerisinden gelen silah sesleriyle ilgili ihbarda bulunulması üzerine; asayiş ekipleri olay yerine intikal etmişlerdir. Yalının kapısı zorla açıldığında; Okan Karadeniz isimli şahsın, elinde tuttuğu kazığı, yerde yatan Dinçer Demiralp isimli şahsın kalbine saplamak üzere olduğunun görülmesi üzerine; cinayet şüphelisi şahıs omzundan ve göğsünden vurularak etkisiz hale getirilmiştir. Kaldırıldığı hastanedeki sağlık kontrolünde, şahsın ilk olarak hayati tehlikesinin bulunmadığı belirtilmişse de sonradan durumu giderek kötüleşmiştir. Yapılan muayenede, beyninin uzun süre oksijensiz kalmasından dolayı başta konuşma yetisi olmak üzere, vücudunun bazı işlevlerini yitirmiş olduğu anlaşılmıştır. Başta raporumuza eklediğimiz ifade, şahıs yoğun bakıma girmeden önce, kendi kaleminden yazılarak elde edilmiştir. Dinçer Demiralp dışındaki üç maktulün de boyun bölgesinde yaklaşık beş santimetre çapında yara izi tespit edilmiş olup, bu yaralardan vücutlarına enjekte olmuş ve henüz bileşimi çözülememiş bir kimyasalın, üçünün de iç organlarını eriterek pelteleştirmiş olduğu anlaşılmıştır; ama bu kimyasalın, alanında uzman bir kimyager olan Samet Engin tarafından hazırlanmış olduğu ihtimali üzerinde duruyoruz. Samet Engin’in cesedinin bulunduğu odada, içinde kırık ve boş bir tabutun gömülü olduğu bir mezar bulunmuştur. Ayrıca yalıda yapılan aramada, üzerinde Okan Karadeniz’in parmak izleri bulunan, ruhsatsız bir tabanca ele geçirilmiştir. Dinçer Demiralp’in cesedindeki tırnak, saç ve diş anormalliklerinin, bir mikrobiyolog olan Semra Gündoğdu tarafından yapılmış olan deneylerin bir sonucu olduğunu düşünüyoruz. Şu ana kadar elde edilen somut deliller, Okan Karadeniz’in ifadesiyle örtüşüyor; fakat adlı tıp uzmanları, ifadedeki fantastik ögelerin, şahsın oksijensizlikten etkilenmiş beyninin hayal ve gerçeği birbirinden ayırt edememesinin bir sonucu olduğunu düşünüyorlar.
Şahıstan alınan koordinatlar üzerinde yapılan incelemelerde, ifadede bahsi geçen antik mezara ulaşılmış ve mezardaki lahit ve içindeki cesedin, sergilenmesi amacıyla müzeye taşınması için, görevlilerce gerekli çalışmalar başlatılmıştır. Fırat Bulut’un ezilmiş cesedi, tıpkı ifadede belirtildiği gibi, mağaradaki kaya yıkıntılarının altında bulundu ve cesedin İstanbul’a nakli için Mardin’le gerekli yazışmalar yapıldı. Ayrıca Şehmus Arslan ve onun yönetimindeki gümüş yüklü kamyoneti ya da kamyonetleri arama çalışmaları devam ediyor; ama henüz bu konuyla ilgili kayda değer bir bilgiye ulaşılamadı.
Şu an hala morgda bekletilen Semra Gündoğdu, Samet Engin, İlyas Kaya ve Dinçer Demiralp’in cesetleri üzerinde yapılacak olan detaylı otopsilerden sonra elde edilecek bilgiler ışığında, büromuz tarafından ikinci bir rapor daha yayınlanacaktır.

Genesis

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 27 Ortalaması: 4.6]

12 thoughts to “Genesis Ve Muhteşem Hikayesi, “Vampirin Mezarı (+18)””

    1. Selam Yasmin, teşekkür ederim. Fırsat buldukça bir şeyler yazıyorum. Sıradaki hikaye bir bilim kurgu olacak; ama hikayeyi ne zaman yayınlarım, bilemiyorum.

      1. Umarim alternatif gelecek uzerinedir ama ipucu verme surpriz olsun 🙂 daha oncede soylemistim muhtemelen, yaraticiligina faydasi olacagina inaniyorum mutlaka okumalisin yasli adamin savasi birde morganville vampirleri. Fantastik tarz yazmayi dusunursen Miyazakinin birkac filmini izlemeni tavsiye ederim, yuruyen şato ve ruhlarin kacisi ilham verebilir. Buarada it in yeni versiyonunu ancak izleme firsati buldum berbatti kitapla alakasi kalmamis, izlemediysen hic tavsiye etmiyorum..

        1. Yürüyen şatoyu ve ruhların kaçışını yıllar önce izlemiştim ve çok beğenmiştim. İt’in yeni versiyonu benim de pek hoşuma gitmedi. Bahsettiğin kitapları ise fırsat bulunca mutlaka okuyacağım

  1. Genesis sen olmasan hikayede olmaz Kral Adamsın Diğerleri hep saçma ama seninkiler şaheser GENESİS REİS

  2. Teşekkür ederim Yasmin, beğenmene çok sevindim. Sen olmasaydın bu hikaye de olmazdı; bana vampir hikayesi yazma fikri verdiğin teşekkür ederim. Sana da iyi seneler

  3. Muhtemelen coktan bitirdi ama yilbasindan 1gun once yeni hikayesini yayinlar diyordum sasirtmadin:) okurlarina guzel bir hediye oldu. Yazim tarzin cok akici konuyu ele alisin enteresan olmus, okurken macera filmi izler gibi gozonunde canlaniyor hersey cunku tasvirlerin gayet dozunda. Yalida hapis kalmalari bram stocker dan esinlenme gibi olmus o yonde mi gidecek derken sonunda sasirtarak bitirmissin, ellerine saglik cok begendim. Simdiden iyi seneler 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir