Skip to main content

Bildiğimizden Farklı Bir Cin Hikayesi; “Menan Cinleri 5. Bölüm”

Bildiğimizden Farklı Bir Cin Hikayesi; “Menan Cinleri 5. Bölüm”

Menan Cinleri, yüce bir dağ başına bulut gibi indiler. Oradan aşağılan seyrettiler. Uçak pervanesi gibi, büyük bir şeyin şehir üzerinde dolaştığını gördüler. Bu pervane hangi evin üzerine geliyorsa, oradan feryat figan yükseliyordu. Neden böyle oluyor diye, merak ettiler.

Hayvan pazarında iki kişi birbirinin elini tutmuş, sallaya sallaya heyecanlı pazarlık ediyordu. Aslına bakılırsa alıcı, biraz fazla fiyat veriyordu. Satıcı ise daha fazla kâr etmek için direniyordu. Neticede gülerek konuşarak anlaştılar. İsmail Efendi, otuz tane kuyruklu koyunu önüne katıp götürdü. Öğleden sonra köylü dayı gidip parayı alacaktı. Öğle sonu gitti. Dükkândaki bir şahıs «İsmail Efendinin çok acele bir işi çıktı, yarınmgelecek» dedi.

Yarınlar, öbür günler birbirine eklendi. Aradan bir ay geçti. Köylü dayı parasını alamayınca, kocaman bıyıklarından, tıraşsız yüzünden, kalın bileklerinden utanmadan bir çocuk gibi gözyaşı döktü. Adamın yandığı her halinden belli idi.

Menan cinleri hemen alıcının yanına gittiler. İsmail Efendi, içkili bir lokantada arkadaşları ile gülerek sohbet edip, kadehini yudumluyordu. Arada sırada müziğin sesine sesini uydurup sarhoş ağzı ile, kelimeleri yaya yaya şarkı söylüyordu. Galiba masrafı görecek o olduğu için diğerleri ona iltifat edip, ses çıkarmıyorlardı. Kelimenin tam manası ile, adam hem ağa, hem paşa, hem de efendi idi. Ona yan bakanın vay haline.

Menan Cinleri, bir tarafta gözyaşı döken, beri yanda keyfinden içki içen ve birbirini dolandıran, bir bakıma da birbirini yiyen bu zıdlar âleminde, zıd insanların haline akıl erdiremediler. Dudak büküp, başlarını alıp, tepesinde kar eksik olmayan yüce bir dağın başına çıktılar. Korka korka aşağıdaki şehri seyrettiler. Gözlerinin önünde bir yanda ağlayan, bir yanda içki içenlerin tablosu vardı. Öyle korkmuşlardı ki, şehrin bir anda batacağını zannettiler.

Menan Dede:

— Torunlaaar, haydi ulu ağaçların bulunduğu büyük bir mezarlığa gidelim. Orası sakin. Bizi üzecek bir şey olmaz herhalde.

Hep birden gece karanlığında mezarlığa süzüldüler.

Cinler, duvarların ötesini de gördüklerinden mezarların içi onlara bir başka dünya gibi açıldı. Baktılar ki mezarlıklar dışardan göründüğü gibi sakin değil. Her biri apayrı bir rüya görüyor gibi… Kimisi korkunç bir hayalin pençesinde kıvranıyor, kimisi düşmekte olduğu uçurumun dibine bir türlü varamıyor, kimisi sevdiği bir işle meşgul olup onun zevkine dalmış gidiyor.

Torunlardan biri itiraz etti:

— Menan Dede, burası çok karışık. Benim başım döndü. İzin ver, yandaki köprünün altında biraz dinleneyim.

Menan Dede:

— Hayır torunlar, ben de şaştım. Bu insanların hayatı ne kadar karışık. Çarşıları karışık, evleri karışık, mezarları karışık. Gelin hep beraber insanlardan uzaklaşalım, denizlerin üzerinde kuşlar gibi uçalım. Herhalde bizi mavi deniz, mavi gökler kurtarabilir. însan eli değmeyen yerlere gidelim.

Menan cinleri, zamana bağlı olmaksızın dolaştılar. Aradan ne kadar zaman geçti, ne onlar biliyor, ne de biz. Çünkü Menan Cinlerinin takvimi de, saati de yoktur.

Bir gün yüce dağların arasından akan ulu bir nehrin ahengine hayran kaldılar. Dağlar yücelikte ne kadar heybetli idiyse, nehir de yerde yatmasına rağmen, sahnışıyla, bazan durgun, bazan homurdanarak akışı ile korkutucu idi. Bu heybetli manzarayı yaratan Allah’a secde edip O’nun kudreti karşısında bir daha eğildiler. Nehri takip ederek bir ovaya çıktılar. Tam bu çıkış noktasında güzel bir kaplıca vardı. Bir de maden suyu çıkıyordu. İnsanlar bu güzel yerlerde, büyük günahlar işliyorlardı. Menan Dede;

— Çocuklar biz bu insanlardan hem korkuyoruz, hem de bunların acayip hallerini görmeden edemiyoruz. Gelin bakalım şu güzel yerlerde insanlar neden günah işliyorlar? Kalabalığa yaklaştılar. Taksi ile bir kamyon çarpışmıştı. Ezilen takside sıkışan bir delikanlıyı kurtarmaya çalışıyorlardı. Menan Dede dikkatle baktı, hemen bağırdı:

— Torunlaaar, dikkat edin! Şu ayakları kırılmış adam, köylünün otuz koyununu alıp, parasını vermeyen İsmail Efendi değil mi?

Bir avuç yere, bin cin sıkıştı. Hepsi birden baygın olan İsmail’in yüzüne baktılar. Hepsi birden kollarını havaya kaldırıp bağırdılar: «Allah vardır, kimsenin, ahı yerde kalmaz. Dün köylü amca ağlıyordu, bugün İsmail Efendi ağlasın. İnsanlar bu kafa ile giderse, bahtlarına ağlamak düşer. Eğer beşerin gözyaşlarını toplamak mümkün olsaydı, o da bir ulu nehir olurdu. Fakat bu nehri hiçbir deniz kabul edemezdi.’ Çünkü gözyaşlarından yapılmış olan nehir yeşertmez kurutur, doldurmaz boşaltır.

Menan Cinleri, heyecanlanıp fezalarda tur atmaya çıktılar. Bir meteor taşı ile şakalaşıp, onun yanan yüzünü okşadılar. «Sana da uğurlar olsun» deyip bir başka kuyruklu yıldızın kuyruğunu çektiler.

Fakat onları yerde çeken bir şey vardı. Dönüp hastanenin civarında dolaştılar. Ameliyathanede İsmail Efendinin iki ayağı kesiliyordu. Yakınları da kapıda ağlaşıyorlardı. Sayılı günler hızla geçti. İsmail Efendi zenginliğin, şöhretin, eğlencenin kulesinden, fakirliğin, çaresizliğin ve sakatlığın ateşine düştü. Belediye ona acıyarak ameliyat olduğu hastanenin önünde bir büfe verdi. O da bu büfede içki satmaya başladı.

Köylü amca bu hadiseyi duyup, köy imamı ile beraber şehre indi. Bu büfenin önüne gelip İsmail Efendi’nin yüzüne baktı. «Bir paket sigara…» diyerek parayı önüne koydu. Biraz da başını uzatıp, olmayan ayaklarına baktı.

İsmail Efendi anlamamış gibi, tanımamış gibi bir hal takındı. Fakat içine öyle bir mazi oku saplandı ki yüzü karardı, gözlerinin altı ve alnı kırış kırış oldu. Köylü sigarasını alıp ayrılırken İmam Efendi köylüye diyordu ki:

— Bazan Allah’ın cezası dünyada da açıkça görülüyor. Adam her şeyini kaybettiği gibi şimdi de içki satarak âhiretini kaybediyor. Kusura bakma, bana kızma; bu soruma da cevap verme: Sen, ne gibi bir günah işlemiştin ki, otuz koyununu Allah elinden aldı? Düşün ve tövbe et.

Hekimoğlu İsmail

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 19 Ortalaması: 3.7]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir