Skip to main content

Muhteşem Bir Hikaye; “Geçmişin Gölgesi”

Muhteşem Bir Hikaye; “Geçmişin Gölgesi”

Otuzunu geçtikten sonra doğum günü kutlamanın o eski heyecanı kalmıyor. Çoğu insan kendi doğum gününü dahi unutuyor. Ben ise bırakın doğum günümü hatırlamayı, kaç yaşımda olduğumu bile unutacak kadar meşgulüm. Son zamanlarda kendimi tamamen yeni kitabıma vermiş durumdayım. Yazım aşaması bir kaç yıldan beri devam ediyordu. Hazırlık aşaması ise kırk yıldır, yani doğduğum günden beri. Tüm sözlerimin bütünü, tamamen bana ait olan eser. Bırakın kendi doğum günümü, canımdan çok sevdiğim kızımın doğum gününü bile unutacak vaziyetteyim. Yeni yıla girdiğimizi bile atılan havai fişeklerden fark etmiştim. Hal böyleyken, kendi doğum günümü unutmamı normal görmelisiniz.

İlk hediye, ben fark etmesem bile, zaman tarafından veriliyor. Her yıl olduğu gibi bu sene de yeni bir yaş hediye ediyor. Daha beşeri olanlar ise, karım ve arkadaşlarım tarafından, doğum günümün gecesinde bana hazırladıkları sürpriz partide veriliyor. Bir kaç kitap ve gömlek ve karımın zamanın farkına varmam için aldığı kol saati.

Doğum günüm de bile, tüm gün yeni kitabımın basım işleri ile uğraşmıştım. Aslında tamamen angarya olarak gördüğüm, tasarım, yayım tarihi gibi işlerdi. Bu tip teknik detaylar ile şimdiye kadar hiç ilgilenmemiştim. Şimdi de anlamadığım konularda, anlayanlara saçma gelen sorular sormaktan başka bir şey yaptığım söylenemez. Elimde olsa kitapları okuyucuya tek tek elden verecek kadar uğraşmak istiyorum bu kitapla. Abartmıyorum, en son kızımın doğumundan önceki dakikalarda bu kadar heyecanlıydım.

Eve geldiğimde, o filmlerden alışkın olduğumuz sürpriz doğum günü kutlaması ile karşılaşıyorum. Bir kaç yakın arkadaş, karım ve uyku saati çoktan geçmiş olan kızım “sürpriz” diye bağırıyorlar. Kızım uyumamak ve hediyesini hemen verebilmek için ufak bir yaygara koparmış. Kuru boya ile soyut çalışıldığı belli olan eserini babasına gurur ile verdikten, babasından karşılık olarak beklediği övgüleri aldıktan hemen sonra, uyumak için sallana sallana odasının yolunu tutuyor. Geri kalan bizler, oradan buradan ama en çok yeni çıkacak eserimden konuşarak bir süre daha oturuyoruz. Eve geç gelişim ile planlanandan çok daha geç başlayan parti, kısa süre sonra sona eriyor.

Herkes gittikten sonra, geriye bıraktıkları dağınıklığın toplanmasında karıma yardım ediyorum. Bardaklar bulaşık makinesine, bir kaç parça süs eşyası bir sonraki doğum gününde yeniden ortaya çıkarılmak için yatak odasındaki dinlenme kolilerine yerleştiriliyor.

Karımla birlikte yatak odamıza geçmeden önce kızımın odasına gidiyorum. Bir insan yavrusu, hatta bir şebek yavrusu bile böyle uyuyamaz. Sol kolu Viyana’da ise, sağ ayağı Yemen’de. Sanki bu ufacık vücut ile “en fazla ne kadar yer kaplayabilirim” diye düşünüp, öyle pozisyon almış da uyumuş gibi. Ne kadar olduğunu anlayamadığım kadar bir süre izliyorum onu uyurken. Eğilip, usulca yanaklarından öpüyorum. Bir kaç gündür kesmeyi unuttuğum sakallarım cildine değince eliyle yanaklarını kaşıyor. Ne olduğunu anlayamadığım bir şeyler mırıldanıyor. Girdiğim gibi sessizce çıkıyorum odasından.

Yatak odasına gitmeden banyoya uğruyorum. Kızımı rahatsız etmiş sakallarımdan karımı da rahatsız etmemeleri için kurtuluyorum. Erkekler sabahları işe gitmeden önce değil de, gece yatağa girmeden önce tıraş olsalar dünya çok daha huzurlu bir yer olurdu. Yatak odamıza girdiğim zaman karımı da uyumuş buluyorum. Kızımızın gibi dağınık olmasa da, en az onun kadar derin uyuyor. Bu güzel gece için, kızımız için ve bana verdiği tüm diğer harikalar için ona edeceğim teşekkür başka bir geceye, gecelere kalıyor.

Karım, güzel, akıllı ve sevecen karım. Onunla bir üniversitenin edebiyat sempozyumda tanıştık. Ben ilk romanı yayımlanmış genç yazar olarak oradaydım. O ise soru sormak yerine, sahnedeki konuşmacıyı yerin dibine sokmaya ant içmiş bir öğrenciydi. Henüz otuz yaşında olan, sadece bir romanı yayınlanmış olan ben, onun için ideal hedeftim. “Roman” kavramı üzerine sorduğu sorulara verdiğim cevapları sığ bularak bana yüklendi. Benim gibi yeni yetmelerin yeterli düzeye ulaşmadan roman yazdığımızdan, iyi bir reklam çalışması ile bir yerlere geldiğimizden bahsetti. Ya bireysel konular, ya da genel geçer toplumsal olaylar üzerine çalıştığımızı, asla evrensel konulara dokunamadığımız söyledi. O konuştukça sahnede boncuk boncuk terliyordum. Şimdiye kadar gittiğim her yerde övülmeye alışkındım, yerilemeye değil. Sesi o kadar güçlü, o kadar kendisinden emin çıkıyordu ki, ne söylesem benim sesim başka bir yerimden çıkacak gibiydi. Söylediklerine verebilecek tek bir mantıklı cevap gelmedi aklıma. Aklımın yetersiz kaldığı yerde, akılsızlığım yardımıma koştu. “Bir gün sizin de beğenebileceğiniz kadar iyi bir yazar olmayı çok isterim. Sizinle bir akşam yemeğine çıkmayı ise daha çok isterim” deyiverdim.

Teklifim tüm salonu, hatta onu bile kahkahaya boğdu. Teklifimde ciddi olduğumu anlaması için sempozyumdan sonra onu bulmam gerekti. Teklifimi kabul etti, yemeğe çıktık, sonra bir yemeğe daha ve altı ay kadar sonra insanlara düğün yemeği verdik. Evet, çok hızlı olmuştu. Evleneceğim birinde ne arıyorsam onda vardı. Onun aradıkları da bende olmalı ki, evlendik.

Doğru insanı bulduktan sonra, insan kaybedecek fazla zamanı olmadığını daha iyi anlıyor.

Evlendikten sonra kızımızı kucağımıza aldık. İki yıl sonra eşim yüksek lisans programına geri döndü. Bu yılın sonunda doktora tezini vermiş olacak. Annelik ve öğrenciliğin yanına iş hayatını da ekledi. Dört yıldır bir gazetenin kütür sanat departmanında editörlük yapıyor. Onun hayatı da en az benimki kadar yoğun olmasına rağmen, ne kızını, ne de beni ihmal ediyor. Tam bir planlama mucizesi yaratarak her yere zamanını ve enerjisini yetiştiriyor. Ancak onun bile enerjisi sonsuz değil, o yüzden bu gece olduğu gibi bazen vakitsiz sızıyor.

Ben de yorgun olsam da, uykunun çok uzağındayım. Eserim, karım, kızım… İçime öyle bir mutluluk doldurdular ki, insan bu kadar mutluyken uyuyamaz. Salona gidip televizyonu açıyorum. Kanallar arasında boş boş dolanıyorum. İlgimi çeken pek bir şey olmadığı için, akşam yayınlanan tartışma programının tekrarında bırakıyorum kanal değiştirmeyi. Bu tartışma programlarında konuşanlar başkalarından okudukları, öğrendikleri cümleleri doğru olarak kabul edip, karşılarındaki insanlarında bunu kabul etmelerini bekleyen insanlardır. Onları görmek bana garip bir zevk veriyor. Ben, onlar gibi başkalarının sözlerini kabul etmemiş, kendi sözlerimi yazmıştım. Doğru da benimdi, yanlış da. Bu yüzden benim hayat muhasebelerim de kısa sürer.

Ve şimdi, kırk yaşımı doldurup geride bıraktığım bu gecede, hayatımda yapmak istediğim hemen hemen her şeyi yapmıştım. İstediğim işi yapıyorum, harika bir karım, canımdan daha çok sevdiğim bir kızım var. Neredeyse tamam olduğumu hissediyorum. Bence bir insanın hayatındaki en önemli yaş kırktır. Kırk yaşına geldiğinde kendini tamamlama süreci sona ermiş oluyor. Bundan sonrası yapılan birikimlerin olgun meyveler haline getirilmesi, en güzel eserlerin üretilmesi zamanı oluyor. Ta ki, yaşlılık gelip insanı tekrar çocukluğuna döndürene kadar. Benim için bu olgunluk çağı harika başladı. Şimdiye kadar yazdığım en önemli eser basım aşamasında, bir kaç haftaya okuyucuya sunulacak. Sonrası eserimle ilgili aktif bir dinlenme süresi ve daha iyi bir eser yazmak için çalışma zamanı.

Şaka maka kırk oldum! Kırk yaşımdayım, bunun sanki bana bir şey anımsatması gerekiyor. Bir şeyleri atlamış gibi hissediyorum. Sanki evin ortasında bir ceset var ve ben onu göremiyorum. Ben onu fark ettiğimde çok geç olacak. Hafif ama rahatsız etmeye yetecek kadar güçlü bir his bu. Kırk? Kesinlikle bir şeyler hatırlatmalıydı bana. Ama ne?

Kırk?

Bir kaç gün boyunca angarya ile uğraşmaya devam ediyorum. Hiç bir angarya, İstanbul köprü trafiğinden daha büyük olmaz. Dur, kalk, iki santim ilerle, iki dakika dur. Sonra aynısını baştan yap. Biraz şarkı söyle, bolca küfür et. Telefonu karıştır, arabanın sağını solunu karıştır ve torpido gözünde bir mektup bul. Mektup?

Ah bir kaç gün önce yayın evine benim adıma gönderilmişti. Yeni bir kitabım çıkacağı zamanlar tebrik mektupları gelmesi gayet normaldi. Gerçi bu mektuplar daha çok elektronik olarak gelirlerdi. Birisi biraz nostalji yapmak istemiş olsa gerek. Benimle hemen hemen yaşıt olmasına rağmen kendisini teyze sanan bir kadın hayran ya da ilgimi çekmek, destek istemek amacı güden genç bir yazardır diye düşünüp açmamıştım bile. Yayın evinden alıp arabanın torpidosuna atmıştım. Eh, bu trafikte yapacak daha iyi bir işim yok. Sadece oyalanmak niyetiyle zarfı açıyorum. Beklediğimden çok daha özensiz ve kısa bir yazı ile karşılaşıyorum. Açtığım zarfı ters çevirip gönderenin adına bakıyorum. Serkan Yılmaz Tanıdık geliyor sanki. Nereden tanıdığımı anlamak için bir kaç cümle okumam yeterli oluyor.

“Sayın Oktay Çorbacı

Büyük ihtimal ile beni hatırlamayacaksınız ama daha önceden tanışmıştık. Lise çağınızda ablam ile bir birlikteliğiniz olmuştu. Vereceğim kötü haber için özür dilerim. Ablamı sekiz yıl önce kanserden kaybettik.

Ölmeden bir kaç gün önce, bana bir söz verdirtmişti. Eğer siz kırk yaşına geldiğiniz zaman sıradan bir hayatınız var ise, kafanıza bir odun ile vurmamı ve ablamdan selam söylememi istemişti. Siz nedenini anlarmışsınız. Öncelikle kafanıza vurmak zorunda kalmadığım için memnunum. Siz büyük bir acıdan, ben ise sonu karakolda bitecek bir olaydan kurtulmuş oldum. Size mektubu yazma nedenim, ablamın bunu fazlaca önemsemiş olması. Ne anlama geldiğini bilmiyorum ama önemli olduğunu düşünüyorum. Bilmeniz gerektiğini düşündüm.

Saygılar”

Korna sesleri, aynadan yansıyan selektör ışıkları, yanımdan geçen arabalardaki şoförlerin küfürleri ve garip bakışları… Hiç bir şey bu evrene ait değil sanki ya da ben çok farklı bir evrendeyim. Kanser? Ölüm? Sevin? Hiç bir şeyin anlamı yok gibi ama her bir harf hayatın anlamı.

Sevin. Lisenin son yılıydı, bir yıl kadar birlikte olmuştuk. Çoğu ilki beraber yaşamıştık. Şimdi bakınca, karşı cinse nasıl yaklaşması gerektiğini öğrenen çocuklardık sadece. İlk defa aşık olmuştuk. Sadece sevgi üzerine kurulu bir ilişkimiz vardı. Elimizde bir ilişki yaşamak için başka neden de yoktu zaten. Ürkek dokunmalarla, cesur öpücüklerle yaşanan bir ilişki.

Farklı şehirlerde kazanılan üniversiteler ilişkimiz için sonun başlangıcı olmuştu. Araya giren mesafe birbirimizi tüketmemize neden olmuştu. Sonra el birliği ile o temiz sevgimizi tükettik, geriye başka hiç bir şey kalmayana kadar. Yoluna konamayan ufak sorunlar büyüyüp sonunda sürekli kavgalara neden oldular. Belki ikimizden biri biraz daha olgun olsa, ilişkiyi bu kadar yara almadan bitirebilirdik. Arkadaş kalabilirdik ama yapamadık. Yürümeyen ilişkide, ikimizde bunu itiraf eden kişi olmak istemedik. Ne birbirimize, ne de kendimize…

Şimdi o ayrılık sürecini düşündüğümde aklıma gelen tek şey ne kadar yorgun olduğum. Hiçbir şey yapmamak bazen en iyi dinlenme oluyor. Bir zamanlar sadece mutluluk hissettiren kişi artık derin bir acı veriyorsa, ondan kaçıyor insan. Yokmuş gibi, hiç olmamış gibi yaşamak istiyor. Adını duyduğunda tepki vermemek için taş kesiyor. Ölmeden toprağa veriyor, hatta mezarını bile hatırlamıyor.

Mezar.

Unutmak istiyor insan, unutulmak istiyor. Bunun bir hata olduğunu görüyorda, gene de yapıyor bunu. Daha doğrusu, doğruyu yapıp acısını kabullenmiyor. En derin yaraları böyle alıyor insan, acısını kabullenemeyip onu yok sayıyor. Acının kaynağını yok sanıyor. Canı acımasın diye kahkahaları, sevgileri, sevişmeleri, yaşanan tüm güzellikleri bile siliyor.

Ne Köprü’nün trafiği rahatladı, ne kafamın trafiği. Yıllarca bir sandıkta sakladığım, varlığını bile unutmak istediğim, bugüne kadar da unutmayı başardığım anılar kafama hızlı bir hücum gerçekleştiriyorlar.

Geleceğe dair fantastik tahminler ve istekler ile ilgili o oyunu hatırlıyorum. Bir keresinde uzaylıların beni kaçırıp bana tecavüz etmeleri halinde, onun cinsiyet değiştirip bana tecavüz eden uzaylıya tecavüz etmesini istemiştim. Sevin bunu kabul edince bunu çok ciddi bir şeymiş gibi, sanki bir senetmiş gibi bir deftere yazıp altını imzalamıştık. Karşılık olarak benden eğer o ABD başkanı olursa benim de Rusya başkanı olmamı istemişti. “Dünyayı bizim sevgimizin halleri yönetir, çok daha mutlu bir dünyada yaşarız” demişti. Kabul edildi, deftere yazıldı. Sık sık aklımıza bunlara benzer fanteziler gelirdi ve deftere yazardık. Defter sürekli onun çantasındaydı. Verdiğimiz hiç bir sözü kaçırmak istemezdi.

Bir gece, beraber uyuduğumuz gecelerin birinde uykusundan irkilerek uyandı. Ne olduğunu sorduğumda sadece “kabus” dedi. Gördüğü kötü bir rüyadan dolayı ilk defa uyanmıyordu. Rüyalarından hep etkilenirdi. Sıkı sıkı sarıldım arkasından. “Ölmüştüm ve beni gömüyorlardı. Her şeyi dışarıdan izliyordum. Çok korkunçtu” dedi. Sonra yapmaması gereken bir şey yaptı. Kuralı bozdu, yapılması mümkün bir söz istedi.

“Eğer senden önce ölürsem, beni hiç bir dine ait olmayan bir mezarlığa gömer misin? Çünkü insanlar ölüleri üzerinden bile ayrım yapıyorlar. Hayatta kalanlar, ölülerin vücutları üzerinden, o çürüyüp gidecek et parçalarından bile iğrenç ayrıma devam ediyorlar. Bu dünyaya nefret veren o kurallardan ölü bedenimiz bile kaçamıyor. Ben bunun bir parçası olmak istemiyorum.”

Gözlerinden süzülen yaşlar kolumu ıslattı. Mümkünmüş gibi daha da sıkı sarıldım ona. Sanki içime sokabilecekmiş gibi sarıldım. Salak gibi de söz verdim, onu hiç bir dine ait olmayan bir mezara gömecektim. Biraz olsun rahatladı sanki. Sonra benden bir istekte bulunmamı istedi, onun gibi uzun vadeli olabilecek, yapılabilecek bir şey. Aklıma ilk geleni söyledim. Kırk yaşında sıradan bir hayatım, maaşlı bir işim ve anlaşamayıp gün aşırı kavga ettiğim bir karım olursa, kısaca herkes gibi olursam. kafama bir odun ile vurmasını, bana hayallerimi hatırlatmasını istedim.

Beni evime getiren kafamın otomatik pilotu oluyor. Beynim, vücudun hareketlerini otomatik pilotuna emanet etmişti ve ben kazasız belasız eve varmayı başarmıştım Bir sıkıntım olduğunu anlamanız için psikiyatr olmanıza gerek yok. Karım olmanıza da gerek yok. Eve girdiğimde mektubu okuduktan sonraki ruh halimi bir arpa boyu düzeltebilmiş değilim. Karım suratıma bakıp “ne olduğunu anlatmak ister misin, yoksa gene kendine mi saklamak istersin?” diye soruyor. Sesi cevabı bildiği için umutsuz ve sitemkar. Beni ondan iyi tanıyan biri var mıdır acaba?

Sevin olsa ne derdim olduğunu öğrenene kadar canımı çıkarırdı, diyorum içimden. Ne?

Karıma cevap verme nezaketi bile gösteremiyorum. Yatak odamıza doğru ilerleyip kıyafetlerimi bile çıkarmadan yatağın üzerine atıyorum kendimi. Yastıklara ulaşmak için yatakta yukarı doğru çekiyorum kendimi. İki yastığı alıp kafamı tam aralarına gömüyorum. Odanın kapısının aralandığını hissediyorum. Karım “iyi misin?” diye sesleniyor, “en azından sorun ne onu söyle” diyor. “Ölmüş” diye mırıldanabiliyorum sadece. Daha fazla konuşmuyorum, konuşamıyorum. Hiç de konuşmak istemiyorum. Odanın kapısı aralandığı gibi usulca kapanıyor, odada yalnız kalıyorum. Kafam hala iki yastığın arasında. Artık bir şeyler hissediyorum. Göğüs kafesimin altında civa kadar ağır bir şeyler birikiyor. Diyaframımın üzerine sanki bir dev oturmuş gibi bir his bu. Gözlerim yaşarıyor ama kendimi bırakmıyorum. Ağlamıyorum. Ağlayamıyorum, ağlamak istemiyorum.

Uyku beni almadan önce karımın beni anlayacağını düşünmek istiyorum. Bazen insan yalnız kalmak ister, sadece kendine anlatabileceği şeyler vardır. En azından benim için durum bu. Karım da bunu biliyor, daha önemlisi anlıyor. Anlıyor değil mi?

“Dertlerini, sıkıntılarını ve en önemlisi öfkeni içinde tuttuğun sürece böyle olacaksın sen. Kendini olduğundan daha güçlü sanıyorsun. Hiç bir sorununu paylaşmıyorsun ve her şey birikiyor. Çözdüğünü sandığın dertlerini aslında sadece baskılıyorsun. Tüm bu öfke nöbetlerinin tek nedeni bu. Böyle devam edemezsin. Bir gün tüm bu öfke ve nefretin seni yok edecek. Seni ve sevdiğin her şeyi.”

Eskinin masalı, sözleri… Yıllar önce duydum bunları, Sevin’in ağzından döküldü bu kelimeler. Sert bir kavganın ardından bile benim yerime beni düşünmek gibi gereksiz bir huyunun yansımaları. Ne demek istediğini hiç anlamamıştım.

Sabah yattığım gibi uyanıyorum. Kafam iki yastığın arasına gömülü halde. Vücudumda adale namına ne varsa kasım kasım kasılmış. Karım yanıma yatmamış, hatta büyük ihtimal bir daha odaya bile girmemiş. Üzerime bir şey örtülmemiş olmasından anlıyorum bunu. Eğer benim karım beni bu halde bıraktıysa, bunun nedeni dün gece bana fazlasıyla kızmış olmasıdır.

Siniri tepesine fırlamış ve hayatta olan kadın, bin tane ölü eski sevgiliden daha gerçekçi bir sorundur.

Yataktan kalkıp banyoya gidiyorum. Hemen soyunup duşun altına giriyorum. Kasılmış etlerimin sıcak suya ihtiyacı var. Kaynamış kafamın ise su altında beklemeye. Duş almak, uzun mesafeli ve hiç bir yere varmayan yürüyüşler yapmak benim meditasyon yöntemlerimdir. Duş almak dediysem, su kafamdan aşağıya akarken öylece durmaktan bahsediyorum.

Karımın gönlünü almalıyım. Beni anladığını biliyorum ama bu dün geceki kazmalığımı haklı çıkarmaz. Gönlünü almanın en iyi yolu, onu her şeyin normal olduğuna inandırmaktan geçiyor. Su hareketsiz bedenimden akarken, biraz sonra kuracağım cümleleri kafamda şekillendiriyorum. Her şeyi olduğu gibi anlatmak en doğrusu olacak. Bencillik yaptığımı itiraf etmek, kendimi biraz kötülemek, onun yüce gönüllü tutumunu övmek. Yumuşaması halinde üzerimi örtmemesi ile ilgili ufak bir şaka belki.

“Bu yaptığın bencillikten başka bir şey değil. İhtiyacın olmayan bir suyu harcıyorsun, suyu israf ediyorsun. Dünyada o suya muhtaç milyonlar varken hem de. Yakında daha çok insan suya muhtaç olacak. Sen ve senin gibi benciller yüzünden olacak bu. Yapma bunu!”

Ses kafamın içinde çınlıyor. O tanıdık ses, geçmişin gölgelerinden gelen fısıltı.

Duştan sonra tıraş olup dişlerimi fırçalıyorum. Kafamın içinden bir yerlerden Sevin’in sesini duymak, yine ufak bir sarsıntı yaratıyor bünyede. Dün geceki halimle kıyaslanamayacak bir sarsıntı tabii ki. Sesleri sonra düşünürüm, şimdi asıl önemli olan şey dün geceki eşekliğimi toparlamak.

Ketum kalabilenin en önemli şartı hatırı sayılır bir rol yeteneğinden geçer. Annenize dün sokakta misketlerinizi gasp edem Ömer’i ispiyonlamamak için hiç bir şey olmamış gibi davranmanız gerekir. Dersten aldığınız nottan memnuniyetsizliğinizi arkadaşlarınızla paylaşmamak için de, her şey yolunda gibi davranmanız gerekir. Sorunlarınızı başkalarının yanında küçük görmek, hatta sorunlarınız ile alay etmek size yönelecek “neyin var? ne oldu?” gibi istenmeyen sorulardan sizi korur.

Karımı salonda kahve içip bir şeyler okurken buluyorum. Su altında beklemek benim için neyse, kahve içmek de onun için aynı işlevi görüyor. Oyun oynarken sahibini biraz fazla dişlemiş bir köpek gibiyim. Özür dilemek istiyorum, ama sanki uygun cümleleri bulamıyor gibiyim. Karımın bana bakan gözlerinde öfkeyi görebilirsiniz. Biraz daha derine bakarsanız, bu gözlerdeki şefkati ve endişeyi de görebilirsiniz.

“Eski sevgilim, tee lisedeki, bir süre önce ölmüş” diye başlıyorum söze. Nasıl öğrendiğimi anlatıyorum, ne hissettiğimi, daha doğrusu nasıl hissizleştiğimi. Son aylarda duygusal bir çoşkunluk evresinden geçtiğimi, bunu zaten bildiğini, bu çoşkunluğun üzerine gelen kötü haberin normalde yapacağından daha fazla tepki yarattığını anlatıyorum. Söz vermek ile ilgili oyundan bahsediyorum. Dün gece için özür diyorum. Eşeklik yaptığımın farkındayım diyorum. Az önce bile Sevin’in sesini duyar gibi olduğumdan bahsetmiyorum.

İnanmıyor, şüphe ediyor, inanıyor. Sonunda bizim için en hayırlısı neyse ona sarılıyor. Sonuna kadar dinleyip anlattıklarımın muhasebesini yapıyor kafasında. Söylemediğim bir şey olup olmadığını düşünüyor. Bana güveniyor, güvenmek istiyor. Hala bana bozuk olduğunu gizlemiyor.

“Eeee, ne yapacaksın peki?” diye soruyor.

Neyi ne yapacağım ki? Ne demek istediğini anlamıyorum.

“Mezar konusunda ne yapacaksın? Nereye gömülü olduğunu biliyor musun? Söz vermişsin kadına”

Bilmiyorum. Ne yapabilirim ki? Bu konuyu kendi kendime bile hiç düşünmediğimi fark ediyorum. Neredeyse on yıl önce ölüp giden bir bedenden geriye ne kalmıştır ki? Cevabı bilmiyorum. Karım da bilmiyor. Sadece “kadın ölüm döşeğindeyken bile verdiği sözü tutmaya çalışmış” diyor. “Ayrıca unutamadığın bir eski sevgilinin olması da, bilemiyorum, garip hissettiriyor.” Daha önce ona Sevin’den hiç bahsetmemişim. Hayatıma giren çıkan, hatta giremeden çıkan herkesten bahsetmişim de, bir Sevin’i atlamışım. Belki de tamamen unuttuğum içindir, diyorum. “O da aynı kapıya çıkar. En azından senin için, çünkü sen insanları öylece unutabilen biri değilsin.”

Söz konusu kadın ölü dahi olsa, kadınlar için pek bir şey değiştiğini sanmıyorum. Sadece ona ait olduğumu ispatlamak ister gibi sokuluyorum ona. Boynunu, yanaklarını, dudaklarını öpüyorum.

İlerleyen günlerde evde zaman geçiriyorum. Yarı yıl tatiline pek iyi bir karne ile giren kızım ile zaman geçiriyorum. Vizyona giren yeni çizgi filme gidiyoruz. Borling oynuyoruz. Şimdiden bir alış veriş canavarı olmuş, yeni kıyafetler alıyoruz.

Boşta kalan zihnim her fırsatta Sevin’e kaçıyor. Kızımla sinemada film izlerken onunla izlediğimiz filmler geliyor aklıma. Borling oynamaya da gitmiştik değil mi? Bir cilt kremini almak için mağaza mağaza da dolaşmıştık. Kızımın ağzından onun sesi çıkıyor sanki bazen. Kimseye bir şey belli etmemeye çalışıyorum. Başarılı da oluyorum.

Yıllar sonra hayatıma etki eden Sevin’i kafamın içindeki bir deprem olarak görmeye çalışıyorum. Deprem olana kadar yerin altındaki gerilimi hissetmeyiz bile. Sonra bütün o gerilim enerjiye dönüşür ve yeri sallar. Depremin şiddetine göre belli bir süre artçıları yaşanır. Artçıların şiddeti zamanla azalır ve sonunda hissedemeyeceğimiz kadar şiddetsiz olurlar.

Zamanla! Anahtar kelime bu işte. Ayrıldığımız zaman nasıl her şeyi zamana bıraktıysam şimdi de öyle yapacağım. Bir süre sonra Sevin, geçmişten gelen bu gölge, geldiği gibi geri gidecek. Daha iyi olacağım. Tıpkı yıllar önce olduğu gibi.

Her şeyi oluruna bırakmak, kendi hayatınızdan kendi iradenizi çıkarmak gibidir. Eğer şanslıysanız, hayat sizi daha iyi bir yere sürükler. Şansızsanız, daha beter duruma sokar. Her iki ihtimalde de, sonuç sizin olmaz.

Bu yolla gelen bir mutsuzluk zaten sizin olmadığı için hep başkalarını suçlayabilirsiniz. Öyle ya, bizi yapmadıklarımız ile değil, yaptıklarımız ile yargılarlar. “Şöyle yaptın, böyle yaptın, iyi de neden öyle yaptın?” En azından bir şeyleri değiştirmeye çalışan, taşın altına elini koyanı eğer taşı eline düşürürse bir de biz yargılarız. Zaten canının ne kadar yandığına bakmadan.

Bu yolla gelen bir mutluluğu sahiplenmek ise, sizin olmayan bir çocuğu sahiplenmek gibidir. Farkında olmasanız bile, çocuğun sizden olmadığı gerçeği her zaman aklınızın bir köşesinde, gizli bir düşman gibi durur. Kendi kafanızın içine, kendi ellerinizle bir Truva Atı sokmuş olursunuz.

Yıllar önce yaptığım bir yanlışı tekrarlamak üzereyim. Zamanla hiç bir şey yoluna girmiyor. Sadece gömülüyor. Yaşamın en büyük mezarı zaman. İnsanları diri diri yutan bir çukur. En çok sevdiklerimizi gömdüğümüz ya da bizi sevenlerin bizi gömdüğü bir mezar. Bunu öylece zamana bırakamam. “En azından bunu yaptım lan” diyebileceğim bir şey olması gerek. Onun ne olduğunu da çok iyi biliyorum. Sadece mecazi olarak değil, gerçekten Sevin’i mezardan çıkarmalıyım.

Arabamın torpidosunda duran mektubun zarfına bakıyorum. Gönderenin adresinin yazdığı yerde yazanları, arabamın küresel konumlama sistemine giriyorum. Götür beni araba, ufak bir ziyaret yapmam gerekli. Yıllar önce yaptığım bir hatayı düzeltmem gerek. Daha doğrusu daha uzun yıllar önce yapmadığım doğrunun yarattığı hatayı düzeltmem gerek. Kafam da en az son cümleler kadar karışık durumda.

Adrese vardığımda arabayı apartmanın önündeki boşluğa park ediyorum. Ufak tefek farklılıklarına rağmen sokağı, apartmanı hatırlıyorum. Bir zamanlar her fırsatta ziyaret ettiğim yer burası. Nedense Serkan’ın ailesiyle oturuyor olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sadece Serkan olsaydı daha rahat olurdum. Genç yaşta kaybettikleri kızlarının lisedeki sevgilisini karşılarında görmek bu aileye ne hissettirir acaba? Zaten annesi benden pek haz etmezdi, uçarı olduğumu düşünüyor gibiydi. Sadece acılarını tazelemekle kalmayacağım, ayrıca onlardan alacağım yer bilgisiyle kızlarının mezarını soyacağım. Hazır mezarcılığa da başlamışken artık annesini babasını da Sevin’in yanına gömerim.

Yok, olacak iş değil bu. Arabanın az önce durdurduğum motorunu tekrar çalıştırıyorum. Mezarı bulmanın başka yolları da vardır canım. Hem buraya gelmek baştan kötü bir fikirdi. Kapıyı çalıp ne diyeceğim? “Merhaba, siz hatırlamazsınız ama ben kızınızın lisedeki sevgilisiyim. İlk aşkıyım desek daha doğru olur. Bir süre önce ölüm haberini aldım, gelip size başınız sağ olsun demek istedim. Belki onun hakkında konuşuruz biraz. Hay Allah bak konuşmaya daldık asıl konuyu unuttum. Ben kızınıza eğer olur da ölürse, onu hiç bir dine ait olmayan bir mezara gömeceğime dair söz vermiştim. Siz bana mezarın yerini söyleseniz de, ben de kızınızı, daha doğrusu ondan kalanları mezarından çıkarıp başka bir yere gömsem. Buralarda öyle dine ait olmayan mezarlık falan da olmadığı için düpedüz bir arsaya gömerim artık kızınızı. Sonra da imar planları değişir, kızınızın mezarının üzerine alış veriş merkezi dikerler. Sonuçta şehitlik altından otoyol geçen şehir burası, hangi mezarlık güvenli ki…”

Bu kadar saçmalamasam bile buna yakın şeyler olur herhalde. Saat de neredeyse on olmuş, yaşlı başlı insanlar yatmışlardır. Eve dönmek, daha usturuplu bir saatte gelmek ya da hiç gelmeden başka yollardan mezarın yerini öğrenmek en mantıklısı. Aslında en mantıklısı vazgeçmek. Sevdiğim bir karım, harika bir kızım var benim. Hayatım tam olmasını istediğim gibi gidiyor. Sevin olsa, o da şimdi mezarının açılmasını istemezdi canım. Ne gerek var şimdi bu hareketlere? Zaten sadece iki kişi arasında, daha doğrusu aşktan gözü kör olmuş iki ergen arasında saçma sapan bir oyundu bu.

“Neden bilmiyorum ama ölürken aklımda kalan son şeyin sen olacağına inanıyorum. Belki şu anda hislerim çok yoğun olduğu için böyle düşünüyorumdur. Ben seninle doğdum, hayata gözlerimi seninle açtım. Sen de benimle açtın. Her hikaye başladığı yerde bitmeli, eğer illa bitecekse. O yüzden, dünyaya gözümü seninle açtığım için, seninle kapamalıyım.”

Bunlar Sevin ile ayrılırken bana söylediği son sözlerdi.

Ne ara o motoru kapattım, ne ara arabadan çıktım, ne ara kapının ziline bastım da apartmana girdim? Kafamın içinde yankılanan sözler sanki bir büyünün gizemli sözcükleriydi de, farkına bile varamadan beni ele geçirip hareket ettirdiler.

Dairenin kapısına vardığımda Serkan olması gereken şey beni karşılıyor. Şey diyorum, çünkü karşımdakinin yıllar önceden hatırladığım bal rengi saçları olan neşeli veletle hiç alakası yok. Saç sakal en son ne zaman kesilmiş belirsiz. Otuzlu yaşlarının başında olmasına rağmen benden daha yaşlı görünebilecek kadar bakımsız. Sadece gözleri, o güzelim yeşil gözleri çok tandık bana.

Beni görünce ne şaşırıyor, ne de başka bir tepki veriyor. Konuşmadan içeri davet ediyor beni. Sözler olmadan salona yönlendiriyor. Tıpkı, yıllar önce ablasının sözlere ihtiyaç duymadan beni yönetebilmesi gibi.

Salona geçip oturuyorum. O ise mutfağa gidiyor. Ailesinin evde olmadığını, hatta bir süredir buralarda Serkan’dan başka birinin olmadığını hissediyorum. Oturduğum yerden etrafa bakınıyorum. Evet, burası Sevin’in bir zamanlar yaşadığı ev. Aslında sadece konum olarak… Salonun en son ne zaman bir temizlik gördüğü muamma. Duvarlar en son ne zaman temiz bir bez ile silindiklerini unutmuşlar. Kaldı ki badananın ne olduğu hatırlasınlar. Koltukların kılıflarının durumu da pek farklı değil. Halının üzerinde sadece dökülen yiyecek içeceğin izi yok, ayrıca mideden geri çıkan gıdaların da izleri var. Eşyaların dili olsa “kurtarın bizi buradan” diye yalvaracak gibiler.

Ben etrafa bakınırken Serkan elinde yarısı boş bir viski şişesi ve iki bardakla geliyor. Alkol hayatımın hiç bir anında bu kadar büyük ihtiyaç haline gelmemişti herhalde. Tekli koltuklardan birini karşıma sürüklüyor. Aramıza da bir sehpa çekiyor, nevaleyi ve bardakları sehpaya koyuyor. İki bardağı da dolduruyor. İçip içmeyeceğimi sormuyor bile ama sanki bir şekilde içmeye ihtiyacım olduğunu biliyor. Sormuyor, konuşmuyor ama anlıyor. Tıpkı…

Etrafı gözden geçirdiğimi fark ediyor. “Ha, dağınıklık için kusura bakma. Buralar bir süredir böyle. Ablam gittiğinden beri yani. Annem babam da ablamdan çok daha önce gittiler. Trafik kazası.”

“Mektubu okumayacağını umuyordum” diyor. Konuşmaya başlama işini üzerine alması en az getirdiği viski kadar rahatlatıyor beni. “Sadece, ben sadece bunu yapmam gerektiğini düşünmüştüm. Açıkçası sonucu hakkında da pek düşünmedim. Buraya geleceğini ise hiç düşünemezdim zaten.” Rahatsızlık vermek istemediğimi, sadece bir başsağlığı ziyareti yapmam gerektiğini düşündüğümü, söylüyorum.

“Rahatsızlık değil” diyor. “Acı veriyorsun. Yanlış anlama, seve seve kabul edebileceğim bir acı bu. Uzun zamandır ablam ile ilgili yeni bir şey yoktu hayatımda. Madem buraya kadar geldin, bana biraz onunla geçirdiğiniz zamanı anlatırsın. Ben o zamanlar neyin ne olduğunu anlayamayacak kadar küçüktüm.”

Karşıma çektiği koltuğa gömülüyor. Bana bakıp bir şeyler dememi bekliyor. Gömüldüğü koltukta bu evdeki herhangi bir eşyadan farkı yok. Bir zamanlar “büyüyünce çok canlar yakar” dediğim, Sevin’in ona karşı olan sevgisini, şefkatini kıskandığım çocuk bu. Ondan geri kalanlar. Bir evin köşesindeki boş saksıdan pek bir farkı yok.

“Başın sağ olsun” diyebiliyorum. Söyleyecek bir şey bulamıyorum. Çocukluğundan beri kıyamet çukurunda hayat sürmüş gibi duran bir adam var karşımda. Sanki suratı çektiği her acıyı kayıt etmiş. Ruhani bir yatalaklık içerisinde yaşıyor. En uç kurgularımda bile hayal edemeyeceğim kadar bitik, vazgeçmiş bir adam.

Ben bir yerden başlayamayınca sabrı tükeniyor ve ablası hakkında sorular soruyor. Ne yapardınız, en çok nesi hoşuna giderdi gibi sorular. Başlarda kendimi bir sınavdan geçer gibi hissediyorum. Doğru cevabı bulmak için düşünüyorum. Cevap vermeden önce viskiden bir yudum alıyorum. Sonra, belki alkol etkisini gösteriyor, belki alışıyorum konuşmaya, tam olarak nasıl olduğunu anlamadan çok doğal bir şey gibi geliyor anlatmak. Sanki yıllardır buraya, bu eve gelip Serkan’a ablası hakkında masallar anlatmışım.

Hafızamda hala yerleri olduğunun farkında bile olmadığım anıları anlatıyorum. Ablasının kaşının gözünün aldığı o garip ifadeleri anlatırken gülüyorum. İlk öpüşmemiz de ağzı kokuyordu, son paramızla sinemaya gitmiştik, yemek yemeye para kalmamıştı. Kavgalarımızı anlatıyorum, keyifli anlarımızı, kahkahalarımızı, saçmalıklarımızı…

Beni dinlerken, ablası hakkında anlatılanları dinlerken gözlerine parlaklık geri dönüyor. Sanki yeniden genç bir adama dönüşüyor. Biz konuşurken bardaklar boşalıyor, tekrar dolmuyor. Artık konuşabilmek için buna ihtiyacımız yok. Zamandan ve mümkünmüş gibi bu mekandan soyutlanıyoruz. Sevin’den konuşmak bir solucan deliğine atlamak gibi. Evrenin herhangi bir yerine, sadece keyifle dolu bir yerine sıçramak gibi.

Ancak ne kadar keyifli olsalar da, sözler biter. Sessizlik havayı ağırlaştırır. Solucan deliği sizi geri kusar, evrenin o mutlu noktası kaybolur. Buraya neden geldiğim aklıma gelir tekrar. Serkan’a mezarın yerini sormak için mantıklı bir cümle kurmak üzereyken, ablasının odasını görmek ister miyim diye soruyor. İster miyim? Cep telefonum titriyor, arayan karım. Saate bakıyorum, epey geç olmuş. Sevin’in odasını görmek ister miyim? Çok istiyorum. Başka hiç bir şeyin önemi kalmıyor aklımda. Meraktan deliye dönen bir eş ya da babasını özlemiş bir evlat. Hayır. Sevin’in odasına gitmek istiyorum. Ağzımı bile açmadan Serkan kalkıp odanın kapısına yürüyor. Takip ediyorum.

Kapıyı açıyor, içeriye girmiyor. Evin geri kalanına tam anlamıyla tezat oluşturan odaya giriyorum. Her şey düzenli, en küçük biblonun dahi tozu alınmış. İçeri girdiğimde tüm ağırlığım evin diğer kısmında kalıyor. Oradaki ağır havadan, havasızlıktan burada eser yok. Bir ibadethane gibi korunmuş bu oda.

Bazı şeyler değişmiş, bazıları değişmemiş. Bir kaç poster gitmiş, yatak örtüsü değişmemiş. Nelerin değiştiğinin ya da değişmediğinin bir önemi yok. Burası yıllar önce en mutlu anlarımın yaşandığı oda. Serkan kapıyı kapatıp gidiyor. Odada yalnız kalıyorum. Sanki kapı açılacak ve Sevin içeri girecek. Aradan geçen yıllar silinecek. İşim, arkadaşlarım, karım, kızım… Her şeyim hiç olmamış bir evrenin parçaları olacaklar. Bu oda yeni bir evren doğuracak. Her atom Sevin ve benden türeyecek.

O an doluyor aklıma. Bu odada vermiştik, o tek, gerçekçi sözü. Burada olma nedenim olan sözü. Amacım sandığım, aslında araç olarak kullandığım sözü. Ayakta duracak gücü bulmakta zorlanıyorum. İstediğim buydu. Farkında bile olmadığım, yıllarca istediğim şey buydu. Sevin.

“Sen yazmalısın, harika bir görüşün var… Topla şu cümleleri, ne özne yerinde ne yüklem… Sana inanıyorum… Bir bok olmayacak senden, tembel adamın teki olacaksın… Seni seviyorum”

Ufak, çok ufak adımlarla yürüyorum yatağa. Soluk borumdan aşağıya sıcacık bir sıvı kayıyor sanki. İnsan önce içine ağlıyor, göz yaşları sonra geliyor. Yüz üstü uzanıyorum yatağa. Örtüyü sıyırıp kafamı yastığa gömüyorum. Ah, bu koku! Yıllar geçmiş üzerinden ama kokusu hala yastıkta. Belki de zihnim bana bir oyun oynuyor? Fark etmez, önce konusunu hissediyorum, sonra tenini. Dokunuşunu… Deliriyor muyum? Fark etmez. Bu kokuyu içime çekebildiğim sürece hiç bir şey fark etmez.

Düşünemiyorum bile artık. Sadece hissedebiliyorum. Ağladığımı hissediyorum. Salya sümük ağlıyorum. İbadethanenin bir parçası gibi saklanmış yastığı batırıyorum. Olsun, batsın. Ne kadar özlemişim onu. Farkında bile değildim. Bir hainim ben. Unuttum, Ömrümü onu unutmuş olarak yaşıyordum. Unutulmaması gerekenleri unutarak. O ölmeden çok önce, ayrıldığımız zaman öldürmüştüm aslında onu. Bağırmak istiyorum. Özür dilemek, affedilmek istiyorum. Son bir defa seni seviyorum demek, ellerini tutmak, gözlerine bakmak istiyorum. Seni seviyorum diyen sesini duymak istiyorum. Hayali bile olsa bunları istiyorum. Bilincimi tamamen yitiriyorum.

Kendime geldiğimde güneşin doğmuş olduğunu fark ediyorum. Yastık hala nemli ve benden çıkan salya sümük karışımı ile lekelenmiş halde. Bir süre pek sanatsal olmayan eserime bakıyorum. Aklının yarısından fazlası başında olmayan Serkan’ın buna ne tepki vereceğini düşünüyorum. Yataktan kalkıp, kendime gelmeye çalışıyorum. Odadan çıkmadan önce biraz etrafı kurcalamak istiyorum. Raflara, çekmecelere bakıyorum. Kitaplarının sayfalarına göz atıyorum. Bitirdiği kitapların en arkasında ki boş sayfalara ne hissettiğini yazardı. Okuyorum. Bazı kitapların arasından ona gönderilmiş ya da onun yazıp da göndermemiş olduğu notlar, mektuplar çıkıyor. Benden sonra da sevmiş. Kıskançlık mı bu? Hakkım olmasa da garip bir kıskançlık duyuyorum. Zaten aşk pek hak hukuk dinleyen bir şey değildir.

Birlikte çektirdiğimiz tek fotoğrafı buluyorum. Annesi fotoğrafları çıkarttırana kadar çekildiğini bile unutmuş olduğumuz bir fotoğraf. Yanak yanağa vermiş, içtenlikle gülüyoruz. Çok yakından çekilmiş bir poz. Saf sevgi ile bakmışız makineye. Çerçevesinden çıkartıp arkasına bakıyorum. “Bizi seviyoruz” yazıyor. O sevginin hissi tekrar kalbime doluyor. Anlamsız gibi duran ama anlamın kendisinden bile ötede olan bir gülümseme yayılıyor dudaklarıma.

Bulduğum her şeyde eski bir arkadaşlar yıllar sonra karşılaşmış olmanın tadını alıyorum. Ona ait her şeyden sessizce özür diliyorum. Sanki onlar da beni affettiklerini fısıldıyorlar. Huzurlu hissediyorum. Sanki kanserli hücrelerim temizlenmiş gibi. Kalmam gerektiği kadar kalıyorum o odada. Bir şekilde artık gitmem gerektiğini anlıyorum. Sessizce, salya sümükten daha fazla iz bırakarak çıkıyorum odadan.

Serkan’ı salonda temizlik yapmaya çalışırken buluyorum. Koltuk kılıflarını sökmeye çalışırken ufak çaplı bir savaş veriyor gibi. Kış aylarında olmamıza rağmen, üzerinde kısa kollu bir tişört var. Evden önce kese ile kendisini temizlediğini cildindeki kızarıklıklardan anlıyorum. Ablasının teni de böyle hassastı. Ses etmeden gitsem mi? Yok olmaz, mezarın yerini öğrenmem gerek. Sahte bir öksürük sesi çıkarıyorum. Dönüp bana bakıyor. “Bunları sökmenin kolay bir yolu var mı?” diye soruyor. Saçını sakalını da kesmiş, gerçekten kendi yaşına geri dönmüş.

Dün gece paralel evrene geçmiş olma olasılığımı düşünüyorum. Serkan bir gecede böyle dönüşmesinin en mantıklı açıklaması bu gibi geliyor. Koltuk kılıfı sökmeyi bilemediğimi söylerken kekeliyorum. “Hayırdır ne oldu sana” der gibi bakıyor olmalıyım. Ağzımla sormamış olsam da, o ne sorduğumu gene anlıyor.

“Ailemizi kaybettikten sonra, ablam hayatını bana adamıştı. Bana ayırdığından geri kalan zamanda kendi hayatını yaşamaya çalışıyordu. İnsanlar ile ilişkisinde ben bir duvar gibiydim. Artık kardeşi değil, daha çok onun çocuğu olmuştum. Erkek arkadaşlarını bile bana ‘baba’ olabilecek insanlardan seçmeye başlamıştı. Böyle bir adamla neredeyse evleniyordu bile ama sanırsam gene benim yüzümden ondan ayrıldı. Adam benim onlarla yaşamamı istememiş mi ne, tam bilmiyorum. Bunları bana pek anlatmazdı.

Tam ben kendi ayaklarımın üzerinde durmaya başlayacakken, bu sefer ablam hastalandı. Pankreas, pek olayı uzatmayan, hızlıca ölüme götüren bir kanser türü. Hastalanmasaydı belki kendi istediği gibi biriyle evlenirdi, kariyerine odaklanırdı yada ne bileyim, dünyayı falan gezerdi. Kendisi için bir şeyler yapardı. Olmadı.

O öldükten sonra kendimi toparlayamadım. Kısa hayatının sorumlusu ben değildim ama, o kısacık hayatı bile yaşayamamasının sorumlusu bendim. Yani öyle hissettim uzun süre. Başlarda arkadaşları aradılar, artık bizim kardeşimizsin dediler. Bir zamanlar nişanlı olduğu o adamda sık sık geldi ilk günler ziyarete. Sonra herkes kendi işine döndü. Ablamın hatırası onlar için her geçen gün biraz daha soldu. Hani çok bilindik bir söz vardır. ‘İnsanlar aslında onu hatırlayan son kişi öldüğün de ölürler’ Ablamı hatırlayan bir ben vardım sanki artık. Nasıl o benim için hayatını yaşamadıysa, bende onun hatırasını diri tutmak için bu evde sadece onu anarak yaşadım.

Ama dün gece sen geldin. O odada saatlerce kaldın. Biraz kalır çekip gidersin sanıyordum ama tüm gece oradaydın. Kapıya kulağımı dayayıp ne yaptığını çözmeye çalıştım. Saatlerce ağladın. Kusura bakma ama senin ağlaman beni uzun zaman sonra mutlu eden ilk olay oldu. Ablamın bir başkası için de hala yaşıyor olduğunu anladım. Yasım böylece sona erdi.

Şimdi gördüğün gibi baya işim var.”

Neşe ile uzun uzun konuşuyor. Onun adına mutluluk duyuyorum. Temizlik için yardım isteyip istemediğini soruyorum. “Yeterince yardım ettin” diyor. Zaten nezaketten sormuştum. Ablasının nerede gömülü olduğunu soruyorum. Bulmamı çok kolaylaştıracak detaylı bir tarif veriyor. İznini isteyip ayrılmak üzereyken ablasının odasına gidip bana bir mektup getiriyor. “Asıldan diğer mektup yerine bunu postalamamı istemişti ablam. Yani kafana vurmak durumunda kalmazsam bunu yollamalıydım. Ona ait bir şeyin bu evden çıkması fikrine katlanamadım. Onun yerine kendim bir mektup yazdım.”

Peki, diyorum. Mektubu alıp evden ayrılıyorum. Cep telefonumda fazlaca cevapsız çağrı var, hepsi de karımdan gelen aramalar. Arabaya girdiğimde karımı aramadan önce Serkan’dan aldığım mektubu okuyorum. Bitirince ceketimin iç cebine koyuyorum.

Sevin, nefes bile almamasına rağmen beni gene kendi istediği yola sevk etmeyi başarmış. Kendi istediğimi yapma kuralımı, ben farkına bile varmadan kırabilen kadın. Tüm hikayede başrol olduğumu sanıyordum ama bana bıraktığı mektubu okuyunca aslında yan rol olduğumu fark ediyorum. Ufak bir aldatılmışlık hissi var ama pek bir şey değiştirmiyor. Tebessümü suratımdan silmiyor, hatta bu durum beni daha da eğlendiriyor.

Eve vardığımda canavarlaşmış bir kadın bekliyordum. Beklediğimden beterini buluyorum. Sadece hesap sormak isteyen bir yargıç gibi bakıyor bana. Her şeyi anlatıyorum. Nereye gittiğimi, neden gittiğimi… Geceyi ölmüş eski sevgilimin yatağında geçirdiğimi. Yaşayan bir fahişenin yatağında geçirseydim ilişkimize bu kadar zarar veremezdim. Kanserli hücreyi bünyeye yerleştiriyorum, canlı bomba olduğunu bildiğim yolcuyu uçağa alıyorum, radyasyon taşıyan madde ile oynuyorum. Kısacası ilişkimizin evlilik kısmını harcıyorum.

“Mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer. Mutsuz ailelerin her birinin mutsuzlukları da kendine göredir.” Tolstoy tek cümlede evliliğimin neden sona ereceğini açıklıyor bana. Bizim mutsuzluğumuz, ölü eski sevgilime aşık olmam oluyor. Söz konusu evlilik ise, bazen tek bir hata tüm doğruları götürüyor. Mutsuz bir evliliktense, mutlu bir ayrılık daha iyi oluyor.

Karım ile yavaş yavaş kopuyoruz. Satranç oynar gibi her adımı doğru atmaya çalışıyorum. Çözülmemiş hiç bir sorun kalmasın ki, arkadaş gibi kalabilelim. Kızımız için bunu yapmaya mecburuz.

Ve… Arekeolog bir arkadaşımdan kemik toplama sanatını öğreniyorum. İnternetten mezar kazmayı… Hazır konuya girmişken, hep istediğim gibi mitolojik temelli, fantastik bir roman yazmaya da başlıyorum. Asıl amacım ise Sevin’in geri kalan kemiklerini toplamak ve sözümü tutmak. Ayrıca yeni romanımdaki toprak tanrıçasına onun adını veriyorum. Fısıltı gazetesine Sevin’in gerçek kimliğini fısıldıyorum. İnternet bilgiyi yayıyor, onu bir şekilde ölümsüz kılıyor.

Mezardan çıkardığım kemikleri Kilyos’ta denizi gören ağaçlık bir alana gömüyorum. Alışılmışın aksine, mezar taşını da mezara gömüyorum. Taşın üzerinde Frig dilinde Toprak Tanrıçası’nın mezarı yazıyor. Üzerine alış veriş merkezi dikenin lanetleneceği yazıyor.

Günler, haftalar, aylar, yıllar geçiyor. Ömrüm geçiyor. İkinci defa evleniyorum, bir erkek çocuğum oluyor. Seviniyorum, üzülüyorum, şarkı söyleyip küfrediyorum… Sonunda herkesin hayatı gibi, benim hayatımda son anlarına geliyor. Hastanede yatarken, ölümün gelmek üzere olduğunu hissediyorum. Kızımdan evdeki çekmecemde duran bir mektubu getirmesini istiyorum. Sevin’in bana bıraktığı son mektup.

“Senin kadar iyi bir yazar olmadığımı biliyorum. Hala benden iyi olduğun konularda delice övünür müsün, onu bilmiyorum. Övünürsün sen yaa, bazı şeyler asla değişmez. Asla değişmeyecek olanlardansın sen. Neyse, bari şu ölüm döşeğinde didişmeyeyim seninle.

Hatırlar mısın bilmiyorum ama sana ölürken aklımda olan son şeyin sen olacağına inandığımı söylemiştim. Hikayenin başladığı yerde biteceğini söylemiştim. Benim hayatım pek uzun olmadı ama, sonu dediğim gibi oluyor. Ömürlerimiz farklı yollarda ilerlese de, bittiği yerde gene birleşiyor. En azından benim için…

Umarım güzel bir hayatın olur ve Serkan kafanı kırmak zorunda kalmaz. Eli biraz ağırdır, odunu kafana geçirirse kafan kırılabilir. Bizim söz oyunumuz senin kafanı dağıtıp, Serkan’ı da hapislere düşürmez inşallah.

Onu emanet edecek kimsem yok. Benden sonra ne hala gelir bilmiyorum. Kafanı da kırsa ona göz kulak ol. Bu mektubu aslında bu yüzden yazıyorum biraz da. Odunla vurmazsa mektubu sana yollayacak. Bu satırları okuyorsan, ona bir göz at. Kötü durumdaysa ona yardım et. Ne durumdadır bilmiyorum, nasıl yardım edebileceğini de bilmiyorum ama sana güveniyorum. Sen her zaman bir yolunu bulursun.

Umarım bu mektubu okursun ve umarım Sevin’irsin.

Yokluğunda seni kalbinde taşımış olan, SEVİN.”

Okuduğum son şey onun mektubu oluyor.

Ahmet Cenker YAMAN

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 22 Ortalaması: 4.1]

5 thoughts to “Muhteşem Bir Hikaye; “Geçmişin Gölgesi””

    1. Kalan yarısını da okumanızı tavsiye ederim. Beni etkileyen hikayenin başından çok sonuydu. Bu sitedeki yazarlardan bütün yazılarını okuduğum 4-5 kişi. Ahmet Cenker in yazılarının hepsini de okudum. hepsi birbirinden başarılı. Kesinlikle takipçisiyim. Yeni hikayesini sabırsızlıkla bekliyorum.

  1. Bana okurken yaşattığınız için çok teşekkür ederim. Kendimi hikayenin içinde buldum. Muhteşem ötesi bir anlatım duyguyu hissetim. Çok başarılı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir