Skip to main content

Resimdeki Dünya

Resimdeki Dünya

Öğretmenlik, öyle bir meslek ki, kendinizden yaşça küçük çocuklardan inanılmaz hayat dersleri alıyor ve bunu hiç yadırgamıyorsunuz. Üstelik, bazen yedi yaşındaki çocukların, yetmiş yaşındaki ” büyüklerden ” daha büyük olabileceğini görüyorsunuz ve hiç şaşırmıyorsunuz. Ömrünüzü aslında sadece öğreterek değil, öğrenerek de geçiriyorsunuz.
İşte bu büyülü nedenlerden dolayı yıllar önce öğretmen olmaya karar verdim. O minik zihinleri taze bilgilerle doldurmanın, onların büyülü dünyalarına konuk olmanın müthiş bir şey olduğunu düşünüyordum. Her çocuk yeni bir dünya, diyordum, öyleyse ben de keşfedebildiğim kadar çok dünya keşfetmeliyim. Bu amaç uğruna yıllarca çalıştım.
Artık öğretme ateşiyle parlayan gözlerimin üstünden çok zaman geçti. Yıllarca tüm sevgimi, tüm emeklerimi sarf ettiğim çocuklardan ayrıldım. Hızla geçen zaman her şey gibi beni de eskitti. Bir tek anılarım kaldı geriye, bir de kalbimdeki nostalji. Anılarıyla baş başa kalmış yaşlılar kervanına katıldım. Su gibi akan yıllar, sel olup beni beraberinde sürükledi. Hem eskidim, hem yenilendim.
Bir ömür süren öğretmenliğimde birçok olay etkiledi beni. Birçok anımı hatırlayınca gözlerim dolar hala. Ben yaşlandım, saçlarıma aklar düştü, dişlerim döküldü teker teker. Dünyadaki her şey gibi ben de çok değiştim. Ama bir şey var ki; asla değişmedi: Benim yaşlı yüreğim hala çocuklara karşı büyük bir hayranlık ile dolu. Sanırsam bu hayranlık, yaşadığım sürece beni terk etmeyecek.
Yine sıradan bir sabah. Pencere kenarındaki koltuğumda yerimi aldım, sararıp ağaçlardan dökülen yaprakları izliyorum. Birçok yaşlının hayatının büyük bir parçası olan düşüncelere dalmak eylemini uyguluyorum. Öyle ya, insan yaşlanınca, geçmişini gözden geçirmekten ve ıslak gözlerle anılara dalmaktan başka pek fazla yapacak şey bulamıyor.
Dışarıdaki sonbahara iç dünyam da uyum sağlıyor. Kalbimdeki anı ağaçlarının yaprakları dökülüyor birer birer. Unutuyorum her şeyi. Vaktim tükeniyor artık. Yavaşça geceye çekileceğim güne az kaldı, hissediyorum. Her şey unutulup koca bir hiçe dönüşmeden evvel yazmak istiyorum tüm geçmişimi. Çünkü geçmiş, ben unuttuğumda hiç yaşanmamış gibi olacak. Bu düşüncenin telaşıyla yaşlı zihnimin yorgun serzenişlerine aldırmadan hızla yazıyorum. Kim bilir, belki de anıları yazma telaşı değil de, kendime kaçmanın telaşıdır bu. Benliğim tamamen yok olmadan, varlığımın en kuytu köşelerini bile keşfetme telaşı… Çünkü biliyorum ki aslında mevcudiyetimin henüz keşfedilmemiş noktalarında, benden bile gizli cevherler var. Hiçbir insan, varlığı tamamen keşfedilmeden ölmemeli.
Yıllar önce bir kitapta okuduğum, beni derinden etkileyen o sözler geliyor aklıma: ” Bir idam mahkumunun son sözleri kadar eksikti kelimelerim, hep daha fazlasını söylemek isterken susmak durumunda kalmak ne acı. ” Bu satırı ilk okuduğumda o denli etkilememişti beni, ancak zamanla anladım ki, bazı sözcükler anlaşılmak için bazı yaşları bekliyormuş meğerse.
Dışarıdaki ağaçların güzelliği gözlerimi alıyor. Kim bilir, belki ölüm de böyledir; aslında doğmakta olduğumuz bu süreçte, bizim için doğan güneş sönmekte olan gözlerimizi alıyordur.
Akşam oluyor yavaş yavaş. Koca koca binaların arasından görülen bir parça gün batımı turuncusu ağaçlarla hoş bir uyum sağlıyor. Birazdan, görülmeye değer tüm renkli şeyler silinecek, geriye yalnızca belli belirsiz seçilen karanlık silüetler kalacak. Gece böyle, tüm iyi şeyleri içine çekiyor ve karanlık olarak yansıtıyor bize.
Gün batımına dalıp gitmişken, dışarıda yere düşen yapraklarla oynayan küçük bir çocuk ilişiyor gözüme. Çocuk neşeli, bilmiyor sonbaharın nasıl bir hüznü simgelediğini. Ömrü tükenmiş yaprakları havaya atarak hoplayıp zıplıyor.
Parmakları giydiği botun ucuna o kadar dayanmış ki, her an kaçmaya hazır narin bir kuş gibi görünüyor. Yüzündeki masumiyetin ne kadar güzel olduğundan hiç haberi yok.
Bir an için o küçük çocuk benim için dünyadaki tüm çocukların timsali oluyor ve onu izlerken, yıllar boyunca çocuklarla yaşadığım tüm anıları hatırlıyorum. Anılar film şeridi gibi gözlerimin önünden geçip gidiyor. Tüm ömrümü birbirinden bağımsız sahneler olarak izliyorum.
Bu şekilde hatıralarımın arasında kaybolurken, aralarından bir tanesi gözümün önünden geçip gitmiyor ve kendini hatırlatmak amacıyla öylece bekliyor.
Birden o günü, o çocuğu, söylediklerini tüm detaylarıyla hatırlıyorum. Detayların arasında kaybolurken, benliğimde dönüp duran kelimelerden toparlayabildiğim kadarını toparlayıp yazmaya çalışıyorum.
Çok iyi hatırlıyorum. Neşeli bir ilkbahar günüydü. Havalar yeni ısınıyordu. Güneş sert geçen kıştan sonra kendini affettirmek ister gibi tüm sevimliliğiyle göz kırpıyordu.
O sabah sınıfa başka bir hevesle girmiştim. Çocuklarla buluşmak için sabırsızlanıyordum. İlk ders resimdi ve bu benim en sevdiğim dersti. Çizdikleri resimleri teker teker anlattırırdım çocuklara. Onların hayal dünyalarını kendi ağızlarından dinlemeye bayılıyordum.
Gülümseyen bir yüzle girdim sınıfa ve en neşelisinden bir ” günaydın ” diledim çocuklara.
Defterlerini çıkarıp resim çizmelerini söylediğimde çok sevindiler ve neşeyle kağıda dökmeye başladılar hayal dünyalarını.
Resmini bitirenler gelip anlatmaya başlamıştı ki, sınıfımdaki en sessiz, en utangaç çocuğu buldum karşımda. Evde ailesinden şiddet gördüğü, bu yüzden çok sessiz olduğu gibi söylentiler duymuştum, bu yüzden sonsuz bir merhamet ile baktım ona.
Gülümseyip resmini gösterdi. Anlatmasını rica ettim. Hevesle anlatmaya başladı.
” Burada, çocukların öldürülmediği, annesiz kalmadığı, hep mutlu olduğu bir dünya var öğretmenim. Burada insanlar zalim değil. İnsanlar, her şeyden habersiz çocukları öldürmüyor. Bütün çocuklar şeker yiyebiliyor. Burada çocuklar mutlu, o yüzden tüm insanlar mutlu. Ağlamıyor çocuklar. Herkes birbiriyle kardeş. İnsanlar birbirlerini bombalamıyor. Çocuklar aç kalmıyor. Hiçbir çocuk, sırtındaki yara izleri yüzünden arkadaşlarının yanında üstünü çıkarmaktan utanmıyor. Hiçbir çocuk dayak yiyeceğini bildiği eve gitmemek için okuldan çıkmamak istemiyor, öğretmenim. Her çocuğun babası onu seviyor. Burada çocuklar benim gibi değil öğretmenim… Hepsi çok mutlu. ”
Bu sözcükleri söyledikten sonra minik başını öne eğdi ve omuzları hıçkırıklarla sarsılmaya başladı. O an tüm duyduklarımın doğru olduğunu anladım. Hemen elinden tuttum ve o sırada boş olan öğretmenler odasına götürdüm.
Bu çocuğun evde şiddet gördüğü gerçeğine inanmak istemiyordum. Kocaman, kirli ellerin bu minik vücuda hangi vicdanla vurabileceğine anlam veremiyordum. Bu ne biçim bir dünyaydı?
Gözlerimin önünden gitmiyordu, vicdansız bir adamın benim minik çocuğuma tekmeler savurduğu görüntüsü. Çok canı acıyor olmalıydı. Çığlıklar atıyordu herhalde. Bazı günler okula sesi kısık gelmesi bu yüzdendi.
Ben evde tüm rahatımla otururken birileri bu çocuğu öldüresiye dövüyordu demek. Bu çocuğun dünyaya, insanlara olan inancını her vuruşunda daha çok öldürüyordu.
Hiçbir çocuk hak etmiyordu bunu! Ne suçu vardı bu zavallının? Gözlerimde yaşlarla oturttum çocuğu ve nazikçe sırtını açtım. Yara izleriyle dolu hırpalanmış tenini görünce gözyaşlarımı tutamadım. Ağlayarak polisi aradım.
O gün dışarıdaki neşeli ilkbaharın hiçbir önemi kalmadı benim için. İnsanların içi bu denli kararmışken ilkbahar güzel olsa neye yarardı? Zavallı dünya. Üzerinde böyle insanları taşımaktan utanç duyuyor olmalıydı. Peki bu insanlar, hiç mi utanmıyorlardı? Kendileri için yaratılmış tabiat bu denli güzel iken nasıl böyle çirkin olabiliyorlardı? Aklım almıyordu.
Bundan yirmi beş yıl önce, o çocuğun sırtındaki yara izlerini gördüğümde benim insanlara olan inancım çoktan ölmeye başlamıştı.
Öleceğim yakında. Benimle baraber son umudum da ölecek. Son anılarım da ölecek. Ölü bedenimin üstüne atılan her toprak parçasıyla beraber biraz daha gömülecek varlığımın son izleri.
İnsanlar yarın ölüp yaptıkları tüm kötülüklerin hesabını soracaklarını bilmeden zalimliklerine devam edecekler. Benim ölümüm de hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Sadece dünyadaki ölen insanlar listesine bir kişi daha eklenmiş olacak. Ne gençliğimdeki dünyayı kurtarma idealimi, ne yaşlılığımdaki kendimi kurtarma ideallerimi gerçekleştirebileceğim.
Öleceğimi bile bile yaşıyorum. Hiçbir işe yaramayacağını bile bile yazıyorum. Kim bilir, belki de bu yazdıklarım insanlığın zalimliğine çare olamayacak ama tek bir zalimin yüreğini yumuşatacak.
Olsun, o da yeter bana. Bu yaşlı adamın söylediklerini dikkate alacak tek bir kişi çıksa ne mutlu bana.
Son mesajımdı bu insanlığa. Artık ölebilirim huzur içinde. İnsanlığın aynı insanlık, dünyanın aynı dünya olduğunu bile bile…

Meryem Sude Küçükbaş

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 2 Ortalaması: 3.5]

4 thoughts to “Resimdeki Dünya”

    1. Yorumunuz bana çok güzel duygular hissettirdi. Daha hevesli ve daha mutluyum şu an birkaç dakika öncesine kadar. Vakit ayırıp okuduğunuz ve yorum yaptığınız için asıl ben çok teşekkür ederim, sevgiyle dolu hayatlar dilerim.

  1. Emeğine, yüreğine sağlık. Senden bir şeyler okumak güzel. Yüreğindeki kalem hiç tükenmesin, sevgiyle kal.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir