Skip to main content

Zıkkımın Kökü

Türk Edebiyatının değerli yazarlarından Sayın Muzaffer İzgü’ye Allah’tan rahmet, ailesine sabırlar dileriz.

Zıkkımın Kökü

Anam biz on beş yaşına basmadan Hürriyet Mahallesine göçmek istemiyordu. Oysa ki babam,

-Ulan avrat, ne var yani göçsek gitsek Hürriyet Mahallesine, kurtulsak şu ev kirasından, derdi.

Babamın ev dediği şey, kocaman bir avlu, avluda bir nar ağacı, bir okaliptüs, bir de küçücük oda… Odanın üstü çinkolarla kaplı, yanları bozulmuş ambalaj sandıkları ve çamur… çamur… Babamın eve her yıl bir pencere açma merakı yüzünden, bu mal sandıkları testereyle delinir, pencere bu yıl kuzeye bakıyorsa, gelecek yıl doğuya;

doğuya bakıyorsa, öbür yıl güneye bakıyordu… Felsefesi basitti babamın:

-Değişiklik gerek!..

Olsun babacığım, değişiklik olsun!.. Nasılsa, biz iki küçüğün dünyası, kuzeyde de aynıydı, güneyde de, doğuda da aynıydı, batıda da… Yalnız, yatağımıza yattığımız zamanlar, tavandaki kocaman sinema kağıdı zaman zaman dünyamızı değiştirirdi. Babam, tavanı tastamam örten bu sinema kağıdını yırtmadan çakmak için epeyce cambazlık etmiş, epeyce de haşlamıştı anamı…

-Ulan avrat, dibinden tutma, ortasından tut! Ulan avrat, ortasından tutma, yanından tut… Oğlum, keseri ver, oğlum çiviyi ver, ulan kör, çivi ayağının dibinde!

Kağıt tavana çakılıp da bitince, onun sevinciyle tüm aile sırtüstü yere yattık. Tarzan Ormanlar Kralı. Uzun saçlı bir adam, yarı çıplak bir kadın, yarı çıplak bir çocuk, bir de maymun… Ve ağaç ağaç ağaç… Ağaçların ardında, geceleri bizi korkutan, titreten koskocaman kükreyen bir aslan… İlk günler çok fısıldadık anama,

-Anaa, biz korkuyoruz, babama söyle kovalasın şu aslanı şuradan, diye.

Anacığım, gel git sonunda inandırdı bizi onun kedi olduğuna. Öyle bir kediydi ki bu, tarzandan bile büyük bir kedi.

-Olur mu, dedim ben abime.

-Olur, dedi. Niye olmasın, babamla Kanlızade Osman Emmiye baksana, babam onun yanında kedi gibi kalmıyor mu?

Sonraki günler mutlu etti bu kağıda bakmak bizi. Uyumadan önce gözlerimizi bu kağıda diker, ormanda tarzanla dolaşır, yarı çıplak kadının acıma duygusuyla bize uzattığı elmayı yer, maymunla uzuneşek oynardık…

Babam da mutluydu… Nedense çok ısındı o kış evimiz. Oysaki, yakıtımız yine aynıydı. Çok orijinal, çok bilinmedik, bulunmadık bir yakıttı bizimkisi. Ağustos ayında tek atlı bir araba, bizi kocaman bir fabrikanın kazan dairesine götürürdü. Babam, arabacının yanına otururdu, biz iki kardeş arka tarafa. Bu yaysız, bu insanın barsaklarını yerinden oynatan arabada bir tek şey çok hoşuma giderdi, babamın bıyıklarının sallanması… Sanki bıyık değil, kara yünden bir tutammış gibi tir tir titrerdi babamın bıyıkları… Araba durur durmaz, biz kovalarla yere atlardık. Babam, birileriyle konuşur, sonra bize.

-Hadi bakalım, derdi.

Birkaç ayak merdiven iner, kapkara bir kömür tozu yığınıyla karşılaşırdık. Zaten zayıf olan bacaklarımız titrerdi, helke dediğimiz kovaları doldurup üç beş basamak merdiveni çıkarken… Ama kışı; o çok sıcak bilinen Adana’nın kuru ayazı aklımıza gelince, bacaklarımızı daha çok oynatır, arabaya bir kova daha fazla kömür tozu atabilmek için çırpınırdık. Kendi kendimize, o çocuk dünyamıza bir de oyun yakıştırırdık oracıkta.

-Seninki kaç helke oldu?

-Otuz!

-Benimki kırk bir. Babamın sesi duyulurdu:

-Ulan doldurun, başında ders çalışıp adam olacaksınız!

Eh, madem adam olmamız bu kömür tozlarına bağlıydı, öyleyse ha çabala Muzo, ha çabala Sefa… Bir araba dolusuna pazarlık etmiş olmalılar ki, araba dolmaya başlayınca babam üzerine çıkar bir güzel çiğnerdi, biz yeniden doldurmaya koyulurduk. Araba, bir saatte mi dolar, yarım saatte mi bilemiyorum, ama araba yükünü alınca, biz de epeyce yükümüzü almış olurduk. Kapkara olmayan, bir tek alt yanımız kalırdı. Bakıp bakıp gülerdik birbirimize…

-Oh oh, derdi babam, aynı sizi kömür çualından çıkardığımız günkü gibi oldunuz! Nedense, bizim mahallenin yoksul çocuklarının hepsi kömür çuvalından çıkmıştı da, Yaşar’ı, Nedim’i, Rıfat’ı leylek getirmişti. Belki de, biz kışın dünyaya geldiğimizden leylekler burada değildi. Suç anamın, azıcık dişini sıkıp da bizi marttan sonra dünyaya getirseydi, leyleğe binme mutluluğuna biz de erişirdik…

Araba dolduğu zaman, geldiğimiz o uzun yolu yaya dönmek zorundaydık. Ağustos sıcağında kaynardı yer… Nereye bassan alev. Ama, bizim ayaklarımızın altı, daha yaşımıza girmeden toprakla içli dışlı olmaya başladığı için evelallah bağışıklığı vardı. Mademki babam, toprakla ayağımızın arasına bir deri parçası koyamıyordu, öyleyse bu görev yoksul dostu Tanrı’nındı. Allah baba, yere iyi tutunalım diye hem ayağımızı büyütmüş, hem de ayağımızla toprak arasına kapkalın bir deri parçası koymuştu.

Mutluluktu o yürüyüş… Adam olmamız için gerekli olan kömür tozu arabası önde, biz iki kardeş onun ardında, geleceğinden, kışından, soğuğundan güvenli yürü Allah yürü!.. Hele yolda bir de çeşmeye rastlarsan, isterse musluğundan akan su değil kan olsun, ne önemi var, daya ağzını, iç kana kana! Ayaklarının attı mı tutuştu, tut suya, tepen mi yandı, eğil musluğa… Su, cana can katan su, hele bir de bağrını dayadın mı çeşmeye, bulunmaz mutluluk be!..

Böyle saltanata kim olur da karşı çıkmaz… Eve varınca anam karşılardı bizi:

-Viiii, arap olmuşlar, arap, derdi. Babam yine bağırırdı:

-Hadi bırakın da lavgarlığı, kömür yığın! Eh, toz bu, şayet bir yere iyice yığmazsan uçar gider. Uçup gittiği bir şey değil, sonra mahallenin yüksek pencerelerinden,

-Rezil ettiniz odamızı!

-Daha yeni yıkamıştık tül perdelerimizi!

-Bu buluş da nerden çıktı, diye bağırırlardı.

Bilmezlerdi ki bu buluş en ucuz buluş, hem de ne buluş!.. Kömür tozunun ortasını iyice açar, kova kova su taşırdık. Tulumbaya basmak görevi, benimle kardeşimin, taşıma işiyse annemindi. Annem taşır, babam kürekle kömür tozlarını karardı. Harç yapardık, kömür harcı…

-Suu!

-Geldi herif!

-Dök, şu tarafa dök! Avrat, bas ayağını oraya, su akıp gidiyor. Ulan Sefa yetiş, sen de su tarafa bas!

Babamın heyecanına iki kardeş koşar, tozların altından çıkan suyun yolunu tıkamaya çalışırdık. Bu iş, hemen hemen yarım günümüzü alırdı. Bundan sonra buluşun son bölümü gelirdi. O bölümde, seri üretime geçerdik. Her birimizin elinde birer sahan, bu sahanların içine kömür harcını doldurur, sonra elimizle üzerine bir iki vurur, ters kapatırdık yere. Sahanın kalıbını alan kömürleri babam, tam bir asker gibi sıraya dizerdi.

-Ulan bu sıra üçlü olacak ha!

-Ulan kim boşalttı onu öyle bok gibi yere?

Kim boşalttıysa onu öyle, koşar hemen toplardı. Akşam, bu işler bittikten sonra, hemen yaz için kurulmuş (ki, onun da adı vardı bu yoksul evinde, taht) tahtın merdiveninin dibine gelirdik. Anam, ısıttığı suyla bizi bir güzel sabunlar, serin yatalım diye birer kova da soğuk su dökerdi başımızdan aşağı… İki kardeş koşturur, cibinliğimizin içine girer, adam olacağımızın mutluluğunu ta içimizde duyarak uyurduk…

Üç, dört gün sonra da yere dizdiğimiz kömür kalıplarını toplardık. Bu süre içinde o tozlar iyice kurur, birbirlerine yapışırdı. Sonra, onları teker teker içeriye taşır, kocaman bir sandığın içine özenle yığardık. Gerçi babam bu işe karışmazdı ama, akşam eve gelince sormadan da edemezdi:

-Hiçbirini kırmadınız değil mi avrat? Anam yanıt verirdi:

-Yok herif, kırmadık, bi güzel yerleştirdik.

-Kırmışınızdır kırmışınızdır!.. Bizim gözümüzün içine bakardı:

-Kırmadık baba!

-Ulan, benim bildiğim çocuklarsanız, kırmışınızdır.

Anam atılırdı:

-Kırmadık dedik ya herif!

-Yahu niye yalan söylüyorsunuz, doğru söyleyin kaç tane kırdınız?

Yahu herif, hiç kırmadık. Eder edemez, kendi kendine bir şeyler söylenir, başını kaşır, bulgur çorbasından bir Iokma daha alır,

-Kırılır bu bok kırılır, der, işin içinden çıkardı.

Sobamız mı diyeyim, mangalımız mı diyeyim, o da başka bir büyük buluştu… Hem de babamın en son buluşlarından. Önce bir gaz tenekesini alır, pencere meraklısı olduğu için bu tenekenin altından, bıçakla çekiçle çok güzel bir pencere açar,

-Kapağı bu, derdi.

Sonra, tenekenin tam ortasından teller sokar, bu telleri tenekenin öteki ucundan çıkarırdı. Sıvamak, zaten babamda büyük bir merak ve büyük bir istek… Hemen bahçenin bir köşesini kazar, birkaç dakika içerisinde çamurunu hazırlar, tenekenin içini dışını bir güzel sıvardı. Yalnız, orta yerinden küçücük bir delik, üst tarafından da şöyle bir kalıp kömür alacak denli boş yer bırakırdı. Ondan sonra, aşkolsun artık bu soba mı, mangal mı ne olduğu belli olmayan şeyi yerinden oynatabilene!.. Anam,

-Herif, geçen seneki belimi kırdı, bari bu yılki biraz hafif olsaydı deyince, babam,

-Ulan avrat, bunun ağırı iyidir, ağırı, derdi…

Meret, sanki altındır… Anam şöyle bir yüklenir,

-Ocağın batmaya herif, kurşun gibi olmuş, derdi.

-Hehey, neye erer ki senin aklın? Kışın o bi ısındı mı soğuma bilmez be soğuma… Hafif olsun da o bi koca sandık kömürü bi ay içinde tüketin, sona da ayazda kalın e mi? Avrat avrat, yenenle yanana dağ dayanmamış…

Üç gün içinde de bu kalorifer kazanı yavrusu kururdu. Eh, ondan sonra var mı Ahmet Efendinin aile bireylerine karada ölüm!..Ne gelirse soğuktan gelir avrat!

Onun için midir, nedir, kışları biz iki kardeş bir tabutun içinde yatardık. Yalnız, bu tabutun kapağı yerine yorgan örterlerdi üzerimize. Dar bir kerevet, gündüzleri oturmak, geceleri de bizim yatmamız için odanın baş köşesini süslerdi. Yatacak zaman, bu kutsal üşütmeme görevini babam üzerine alır, birimizin başını kerevetin bir yanına, ötekimizin başını öbür yanına koyar, sonra da yan tarafına upuzun bir tahta geçirirdi. Bu tahta işi de babamın son buluşlarından olup, yarı otomatik olduğundan. sabahları sökmesi, akşamları yerine takması bir dakikayı geçmezdi. Artık bir üstümüz kalırdı örtülmedik. Bir ince yorgan, onun üzerine de evde çul çaput adına ne varsa üstümüze…

-Yahu baba yandık be vallaha!

-Kesin sesinizi ulan keratalar: Kesin de dinleyin: Bi mezerci varmış, bu mezerci ağustosun sıcağında bile kaputnan mezer kazarmış. Adamın biri dayanamamış sormuş: Arkadaş, demiş, nedir bu hal, neden böyle bu yazın sıcağında kaputnan mezer kazarsın? Mezerci yanıt vermiş: Arkadaş, kazarım ki kazarım. Bunca senelik mezerciyim, her gelen ölünün sahibine sordum, neden öldü, soğuk algınlığından dediler. Ben de şimdi soğuk alıp ölmemek için yaz kış kaputnan gezer, çalışırım. Yaa, anladınız mı itoğluitler?

Anlamayıp da ne yapacaktık? Kış boyunca her gece anlatılırdı bu sıkıcı öykü… Artık, abimin yatağın bu başından dişlerinin gıcırdadığını duyardım. Elbette babama değildi bu diş gıcırdatmaları, mezarcıyaydı, şu hiç ölmeyen mezarcıya…

-Lan, derdi Sefa; şu mezerciyi bi bulup diri diri gömmeli deyyusu!

-Yok, derdim ben, kefen yerine paltoynan gömmeli puştu…

Bilmem, belki de hakkı vardı babamın. Yoksul evinde bir kişinin soğuk alıp hastalanması demek, tüm ailenin yiyeceğinden içeceğinden kesilip doktora ilaca verilmesi demekti.

Bir kez ben, sünmüş de sünmüştüm. Önce boğazım yanmıştı, sonra göğsüm. Arkasından bir ağrı gelip oturmuştu sırtıma. Soluk alırken, sanki hava değil kurşun yutuyormuş gibi oluyordum. Vücudumun alevi, sanki gözlerimden fırlayıp çıkmak istiyormuş gibi, patlak patlak olmuştu gözlerim. Babam,

-Soğuk almış soğuk, diyordu.

Anacığımsa kurşun döktü, belki nazar değmiştir diye. Bilmem, neremize nazar değecekti bizim? Bir kez, pek öyle akıllı çocuklar değildik, sonra yoksulun kuru ekmek tombulluğu da yoktu üzerimizde, yüzümüzde kanın zerresini bulmak için tam araç gereçli laboratuvarlar ister; iş böyle olunca neyimize nazar değecekti ki? Eh, ana bu, kuzguna yavrusu zümrütüanka görünürmüş… Kim bilir, biz de anamızın gözünde ne eşi bulunmaz, ne nazar değecek çocuklardık… Bin maşallah!..

Kurşun dökmenin bir yararı olmayınca, tüm duaları okuyup okuyup üzerime üfledi anacığım. İki gün de bu duaların etkisini bekledik durduk… Umut, ne iyi şeydi. Doktor parası, ilaç parası vermeden bir çocuğun iyileşmesi, yoksul evi için umutların en iyisiydi. Dualar da işe yaramayınca, babam bu kez, Çerçi Yusuf’a başvurmuştu. Ne de olsa Çerçi Yusuf’taki otlar, şunlar bunlar yoksul kesesine uygun…

-Avrat kaynat bu otu, şıp diye kesermiş! Zonklayan kafamla düşünmüştüm:

-Acaba neyi kesecek ki?

Acı, pis bir şeydi bu kaynattıkları otun suyu. Çerçi Yusuf, bir bardak demiş, sağ olsun babam, üç bardak içirdi üst üste, hem de burnumu sıka sıka. Aradan iki saat geçince de, beni inandırmaya çalıştı:

-Allah Allah, eyi oldu vallaha be!.. Vallaha eyi oldu avrat! Efendi neymiş şu Çerçi Yusuf’un ilacı, Allah yokluğunu göstermesin!

İşte babam böyle Çerçi Yusuf’u öven nutuklar çekerken, ben kendimi yitirmişim. Babam,

-Maşallah uyudu, demiş. Anam,

-Çocuk elden gidiyor, diye çırpınmış. Biraz sonra babam bakmış ki, biz hırıltılı mırıltılı bir ölüm marşına başlamışız, bindirmiş sırtına. Kendime geldiğim zaman, sırt değiştiriyordum. Babamın sırtından anamın sırtına aktarılıyordum. Anam,

-Soluk alıyor mu herif, diyordu. Babam da, hem üzgün, hem kızgın,

-Alıyor alıyor, diyor ve ekliyordu: Çocuk dediğin güle benzer, bugün solar, yarın açar… Ama babam bilmiyordu ki, bugün solan başka bir güldür, yarın açan başka bir gül. Ve bir gül, o gün ilk kez doktorun masasına yattı. Doktor Bahri Bey, oramı dinledi, buramı dinledi.

-Nerdeydiniz şimdiye dek, dedi.

-Evdeydik, dedi babam. Yoksul babasıydı Bahri Bey… Babamın, avcuna koyduğu şıngırtılı bozuk paralara ne baktı, ne de bir ses etti, yalnız,

-Yarın gene getirin, dedi.

Orada yediğim üç iğne, bir de kocaman kocaman güllaçlar, bir haftada ayağa kaldırdı beni. Ama o gece, ne anam uyudu, ne de babam. Doktor meğer sulu saplıcan demiş. Eee, sulu saplıcan da çocuk düşmanı o zamanlar. Terleyen vücuduma havlunun birini koydu, birini kaldırdı anacığım. Arada bir soluğumu dinlemeyi de unutmadı. Çünkü, soluk önemlidir yoksul evinde. Zavallı, benden bir yaş büyük olan ağabeyim bir hafta boyunca ayrılmadı başucumdan. Ne masallar uydurdu, ne şarkılar söyledi başucumda, yaşamla bağımı koparmayayım diye… oysaki ben, yaşamayı, o koşullar içinde bile seviyordum.Bir hafta sonra artık ne başım dönüyordu, ne de ateşim vardı…

Yılda bir kez ev sahibimizin evine giderdik. Adana’da ev kiraları muharremden muharreme toptan ödenir. Muharrem ayı da nedense hiç değişmez, hep eylüle denk gelir ve narların olgunlaştığı mevsimdir. Anam, bahçemizdeki çatlamayan narlardan kocaman bir sepet hazırlardı. Sonra, abimle benim elimizi yüzümüzü bir güzel yıkar, boyama pantolonlarımızı giydirir, bayramlık ayakkabılarımızı (varsa tabii) ayaklarımıza geçirir, ev sahibimizin yolunu tutardık. Narlar, ev sahibimize rüşvet, biz iki kardeş de acıma duygularını devinime geçirecek birer uyarıcı… Babam yolda uyarırdı:

-Ulan, boynunuzu iyice bükün ha, diye… Nah şöyle bükeceksiniz!

Biz artık, ev sahibimizin oraya dek iyice alışkanlık kazanalım diye, sokakta bile boynumuzu kırar yürürdük.

-Namussuz karı, ulan ne var sanki bizi evden çıkaracak be! Kaltak, yetmedi mi o konaklar sana? Baksana şu iki sabiye. N’ederim ben bu iki sabiynen sokaklarda? İnsan bunlara acır be!

Bilmiyorum, kaç liraydı bu bizim oturduğumuz toprak parçasının yıllık kirası! Toprak parçası diyorum, çünkü üzerindeki çerden çöpten odayı yüksek mühendis babam kondurmuştu.

-Ulan, derdi babam, baktınız kocagarı ıngır cıngır ediyor, ağlamayı unutmayın ha! Ağlayın, sulu sulu dökün!

Biz iki kardeş, bir tiyatronun dram aktörleri gibi sahneye yaklaştıkça, biraz daha boynumuza, gözyaşı ayarımıza çekidüzen verirdik. Kolay değil, biraz sonra büyük izleyicinin karşısına çıkacağız. Olur ki, rolümüzü iyi kesmezsek, eylül ayından sonra dışardayız… Ondan sonra Adana’nın on beş yirmi gün hiç dinmeksizin pisem pisem yağan yağmurları tepende… Kalekapısı semtinde, kocaman bir konağın kapısını çalan babam, bir kez daha,

-Ulan eyice kırın boynunuzu ha, demeyi unutmazdı.

Kırık boyunla, kıvrım kıvrım merdivenleri çıkar, geniş bir odanın orta yerindeki koltuğa kurulmuş şişman bir kadının elini öperdik. Nedense bu el her zaman keçi gibi kokmuştur bana. Ama, işin ucunda ölüm kalım olduktan sonra, evelallah öpmek değil ya, yala deseler yalardım bu kalın damarlı keçi keçi kokan eli… Babam, Münevver Hanım, derdi, sayenizde böyüyüp gidiyor işte sabiler. Göz kırpardı babam, Boynuzu biraz daha kırın! demekti.

-Size nar yolladı bizimki.

Kadın konuşmazdı hiç. Bir besleme hemen narları boşaltır, sepeti tutuştururdu elimize… Babam, bir çıkına sardığı parayı, bu kocakarının avcuna saydığı zaman, işte o anda başlardı hiç konuşmayan kadın konuşmaya:

-Amet Efendi, derdi, marol eksem daha çok kazanırım bu paradan!

-Doğru Münevver Hanım, çok doğru. Ama biliyon ki…

-Olmaz, şöyle birkaç lira daha ver bakalım!

-Vallahi yok hanım!

İşte o zaman tüm görev bizim omuzlarımıza yüklendiği için, babamdan görevi devralır, başlardık boyun kırıp ağlamaya…

-Deeze deeze atma bizi sokağa deeze… Eh, yürekler dayanır mı, boyunlar kırık, gözler yaşlı… Kocakarı konuşur,

-Hadi, bu yıl da çocukların hatırı için oturun. Amma seneye hiç karışmam ha Amet Efendi, derdi.

Kadın beslemeye seslenir,

-Kıız, çocukların karınlarını doyur, derdi. Besleme bizi, mutfağa bir köpek eniği gibi sokar,

-Ne yiyeceniz lan, diye sorardı.

Sanki, şunu isteriz, bunu isteriz desek, olacakmış gibi…

-Heç abla, derdik, ne verirsen.

-Ne verim lan ben size, et verim mi? Sorduğu şeye bak! Kocaman bir tabak et koyardı önümüze. Sonra, adını bilmediğimiz, adını duymadığımız tatlı ve kompostolar… Ceplerimize de erik kurusu. İki kardeş, tıkanana dek yerdik bunlardan.

-Şerbet de yapim mi lan size?

-Yap abla!

-Ne açgözlüsünüz lan siz?

Ne bilelim, sonradan öğrendik, meğer Teşekkür ederiz abla dememiz gerekirmiş bu çok kibar beslemeye…

Nemize gerek teşekkür, buz gibi kocaman bir bardak vişne şerbeti varken… Delimsirek kız,

-Ben evlencem ha, derdi.

-İyi abla, derdik.

-Kimnen biliyor musunuz?

-Kimnen abla?

-Ezzacı kalfasıynan. Büyükannem evlendirecek beni. Durun lan size çörek de verim. Oğlan beni deliler gibi

seviyor. Bu çörekleri ben yaptım ha!

-Eline sağlık abla:

-Size kalem verim mi?

-Ver abla!

-Amma iki dane yok!

-Olsun, biz ortadan böleriz. Dışardan kocakarının sesi duyulurdu:

-Kız, aşşadan o eski dolu bohçayı getir! Besleme, bize yan yan bakar,

-Büyükanne size eski verecek, der. Beslemeyle birlikte dışarı çıkardık. Hemen babamızın yanına diz çöker otururduk. Ama aradan zaman geçtiği için, ne abimin aklında kalırdı boyun kırmak, ne de benim. Babam, ters ters bakardı suratımıza. O dakika anlar, kırardık boyunlarımızı… Kocakarı bohçadan bir yığın eski şeyler seçer, başka bir bohçaya doldururdu. Pek mutlu ayrılırdık oradan, hem bir yılı daha garantilemiş, hem de bir yığın eski püsküyü sahiplenmiş olarak… Üstelik mideler tıka basa dolu, ceplerde erik kurusu. Ama babam, yine de yolda söylenir dururdu:

-Toprak doyursun gözünü, diye. Birkaç lira dahaymış. Kefin paran olur inşallah o birkaç lira… Bazen, bu eskilerin içinden bir palto, bir manto da çıkardı. Anacığım bunları keser biçer, elinde dikerek boyumuza uydurmaya çalışırdı. Çok dua almıştır bu kocakarı anamdan çok… Evin bir yıllık garantisi de böylece taraflar arasında imza altına alındıktan sonra, babam kış hazırlığına başlardı. Çamuru karar, içine samanı döker, üç gün dinlendirirdi. Ondan sonra girişirdi en meraklı olduğu işe. Evin dört bir yanını sıvardı. Biz de yardım ederdik.

-Su ver, çamur ver!

-Al su, al çamur!

Bu sıva günlerinde tüm eşyamız avluda kalırdı. Sanki hırsızlar eskiye püsküye meraklılar mış gibi babam, o üç gün üç gece çanakarın tabakların arasında yatar kalkardı. Anam,

-Bre herif, hırsızlar n’etsinler o eski püsküleri, dedikçe, babam,

-Ulan avrat, evimiz dediğin şeyler bunlar be, bir de bunlar giderse, ortada ne kalır, derdi.

Doğru, ortada ne kalırdı gerçekten evimiz diyebileceğimiz… Bir yatak, bir çul, iki tencere, altı sahan, üç sepet, bir tava, iki tepsi, bir maltız, yastık ve yorganları saymazsak evimize ev dedirten şeyler bunlardı…

Geceleri bir şangırtı duysak, hemen sıçrardık.

-Ana hırsız!

-Yatın ulan korkmayın, babanız bir yanından o yanına döndü!

Aşağıdan babamın sesi duyulurdu:

-Avrat! ..

-Hı…

-Diyorum ki, bu sene doğudaki pencereyi kapayıp, batıdan açak diyorum.

-Yahu herif sabah düşünek, şimdi gece yarısı.

-Şimdi düşünsek n’olur? Batıdan açarsak akşam güneşi..!

-Ben bilmem, ne halin varsa gör! Benim dizlerim titriyor çamur taşımaktan.

-Yok sanki bizimki titremiyor. Pekiy, batıdan açsak n’olur?

-Allah Allah, aç yahu. Nereden isterse canın oradan aç, istersen depesinden aç!

-Ulan avrat sen hep böylesin zaten. Sen demiyor muydun doğuyu ağaç kapıyor diye.

-İyi iyi, batıdan aç! Şindi uyu!

On dakika sonra babam yine aşağıdan seslenirdi:

-Avrat!

-Hı!

-Ben batı dedim amma, sen haklısın, nar ağacını unuttuk, bu sefer o kapar. En iyisi kuzeyden açak!.

-Sen bilin!

-Soğuk mu alır den?

-Ne biliym!

-Ne bilin sen?

-Allah Allah, yatsana yahu.

-İki tane açak mı?

-Dört tane aç!

-Demir, demir var mı sanki bunları kapayacak?

-Sen dedin iki tane diye.

-Amma ben dört demedim ki…

-Bre herif düşünmek için sabahlara kıran mı girdi be!

-Bre avrat, şindi karar verirsek, ben ona göre kafamdan sabaha kadar planlar yapacam da…

-İyi iyi, iki tane aç!

O sırada abimin sesi duyulurdu:

-Ana su!

Babam gürlerdi:

-Yemen’den gelmiş itoğluitler, Yemen’ den…

Anam kalkar, tahttan aşağıya iner, su soğusun diye tulumbayı biraz çeker, doldururdu tasa.

-Avrat, bana da ver!

Babam, su içerken gene açardı pencere sözünü. Üstelik ayağa da kalkarak:

-Avrat diyorum ki, işte birini şurdan, birini de burdan açak.

-İyi olur…

-Bakmadın ki…

-Karanlık bre herif !

-Ben nasıl görüyorum?

Abim yine bağırırdı:

-Ana suu!

Babam yine gürlerdi:

-Yemen’den gelmiş itoğluitler, Yemen’ den… Ver avrat ver, biraz daha içiyim o buz gibi sudan!

Anam, bana da sorardı:

-İçecen mi oğlum, diye.

-İçecem ana!

Babam yine gürlerdi aşağıdan:

-Hiç içmez olur mu? İyi ki lan su paraynan değilmiş…

Muzaffer İzgü

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 3 Ortalaması: 4]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir