Skip to main content

Mesnevi’den Seçme Hikayeler; “Mescidin Sırrı”

Mesnevi’den Seçme Hikayeler; “Mescidin Sırrı”

Rey şehrinin yakınında bir mescid vardı. Orada geceleyen herkes, sabah korkudan ölmüş olarak bulunurdu. Durumu kendi açılarından anlatmak isteyenler, türlü yorumlarda bulunuyordu.

Kimileri, “Kuvvetli periler var orada, geceleyenleri kör kılıçla kesiyorlar!” diyor; kimileri, “Kesinlikle bu bir sihir ya da tılsım olmalı!” diye bilgiçlik taslıyor; insaf sahibi kimi insanlar, “Mescidin kapısına bir uyarı yazısı asalım, diyelim ki: Ey konuk, canına kastın yoksa burada geceleme. Bilesin ki ölüm sana pusu kurmuştur. Çünkü geceyi burada geçirmeye kalkıp da sabaha sağ çıkan görülmemiştir!” diyerek düşüncelerini söylüyor; başkaları da, “Bunların hepsi iyi hoş da, eksikleri var; herkes yazı bilmez, karanlıkta görülmez de. Geceleyin kilit vuralım kapısına, olsun bitsin. Böylece bilmeden girilmesini de önlemiş oluruz,” diyorlardı.

Günlerden bir gün, mescidin şaşılacak ününü duymuş bir konuk geldi. Yiğit, yaşamaktan usanmış, biraz da maceracı biriydi bu. Gece mescidde yatıp, denemek istiyordu.

Dedi ki:

“Bu başa, bu vücuda pek aldırış etmem ben. Say ki, can hazinesi için bir zerre gitmiş, ne çıkar? Görünen ten gidiversin, ben var oldukça bedenim eksik olmaz zaten; çünkü ben o beden değilim ki! Ben hem Allah’ın iyiliğiyle, ‘Ben insana ruhumdan ruh üfledim’ sözlerinin sırrına ulaşmışım, hem de ‘Ey doğru kişiler, ölümü dileyin!’ ayetinin sırrına. Ben de doğrucuyum ve bu söze canımı veririm.”

Halk dedi ki:

“Sakın burada gecelemeye kalkma. Garip bir kişiye benziyorsun, bilemezsin… asla tesadüf değil bu. Biz nice ölenleri gözlerimizle gördük burada. Birinden duyup anlatmıyoruz. Peygamber, ‘Din öğüttür’ buyuruyor. Sana olan sevgimizden söylüyoruz bunları. Sakın akıldan ve insaftan ayrılma!”

Konuk dedi ki:

“Ey öğüt verenler! Yaptığımdan pişman değilim, hayata doydum. Hiçbir şeye aldırış etmeyen, ölümünü arayan bir tembelim. Sakın ola yiyecek içecek tembeli sanmayın. Yabancılara el avuç açan, para pul toplayan türden bir tembel değilim ben. Sıçrayıp varlıktan kurtulan ve bir madene ulaşan tembelim. Kuşa kafesinden çıkıp uçmak nasıl hoş gelirse, bana da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş ve tatlı gelir. Bahçeye, güllerin çimenlerin arasına konmuş bir kafesteki kuşu düşünün. Kurtulmak için neler yapmaz? Her delikten başını dışarı çıkarıp denemez mi kurtulmayı? Onun gönlü de canı da dışarıdadır. Kafesin dışında gezen kedilerden korkan kuşa benzer mi hiç bu? Öyleleri ister ki, kafesin dışında bir kafes daha olsun.”

Halk dedi ki:

“Gel etme, bu sevdadan vazgeç. Burada gecelemek uzaktan kolay görünür ama, sonuna varmak zordur. Nice böbürlenen kişiler imdat aradılar sonunda. Savaştan önce halka kolay gözükür savaşmak. Ancak işin içine girince rengi değişir olayın. Aslan değilsen, ileriye ayak atma. Ey canı pek adam! Zaten mescidimizin adı çıkmış, bizi daha fazla suçluluk duygusu altında bırakma; yiğitliği bırak, Zühre yıldızı arşınla ölçülmez. Senin gibi çoklarının sonu, sakallarını yolmak oldu. Aklını başına al. Kendini de günaha sokma, bizi de!”

Adam dedi ki:

“Dostlar, ben bir lâhavleden korkup kaçacak şeytanlardan değilim. Bakın size bir hikâye anlatayım:

Çocuğun biri ekin bekçiliği yapar, kuşlar yemesin diye ha bire elindeki tefi çalar dururdu. Günün birinde tarlanın yanına Sultan Mahmud’un ordusu kondu. Nöbet davulunu taşıyan deve çocuğun tarlasına girdi, başladı ekinleri yemeye. Çocuk da onu kaçırmak için tef çalmaya koyuldu. Ama boşuna… bu deve tef sesinden ürküp kaçmıyordu. Uzaktan olayı fark eden akıllı bir kişi gelerek çocuğa dedi ki: ‘Hey çocuk, senin bu tefin ona vız gelir. O deve var ya, ordunun nöbet davulunu taşır. Kocaman davul her gidiş ve dönüşte onun sırtındadır ve durmaksızın çalınır.’

İşte dostlar, ben de Allah sevgisine kurban olmuş bir âşığım. Canım ise, bela davulunun nöbet vurulduğu yer. Sizin bu tehditleriniz, o çocukcağızın tefi gibidir bana. İsmail’e bağlı olanlardanım, ölümden çekinmişliğim yoktur. Hatta onun gibi başından geçmişlerdenim. Peygamber ne diyor: ‘Bağışlanacak şeye verilecek karşılığı iyice bilen, bu dünyada bağışta bulunur.’ İnsan için candan iyi bir şey yoksa, can tatlıdır. Yoksa hor ve aşağıdır. Mal ile beden, hemen eriyip giden kardır; ama satılığa çıkarınca, alıcısı Allah’tır. Onun için ben bu mescidde kalacağım ve uyuyacağım!” dedi.

Çaresiz kalan şehir halkı birer ikişer çekildiler mescidden, evlerine döndüler.

Konuk, gece yarısına doğru şiddetli bir tılsım sesi duydu, kendi kendisine dedi ki:

“Bu ses bayram davulunun sesi, neden korkacakmışım? Korkacaksa, tokmağı yiyen davul korksun.”

Sonra da:

“Gönül, sakın titreme ve korkma! Ya Haydar gibi ülkeyi fethederim ya da canım bedenimden gider!” diye söylenirken, yerinden fırladı, bağırmaya başladı:

“Ey ulu adam! İşte buracıkta hazırım. Ersen gel!”

Bu sırada tılsım hemen bozuldu, yandan altınlar dökülmeye başladı. O kadar çok altın döküldü ki, her yer dolunca kapalı kapının ardında kalacağından korktu; sabaha kadar dışarı çuvallarla altın taşıyıp durdu.

Bu hikayeyi duyunca, altına tapan kişilerin aklına hemen gerçek altın gelir. Çocuklar da oynarken saksı kırıklarına altın adını verirler ya! Ama erlerin dediği altın ne o altındır, ne bu altın. Onlar, üstüne Hakk’ın adı basılmış gerçek altından söz ederler. Gönül o altından zenginleşir. Parlaklık ve aydınlıkta, her şeyden üstün olur. O mescid bir mumdu, adam da pervâne; ateş kanadını yaktı, ama daha güzel bir kanat bağışladı.

Oğul, sen de Allah erini görünce onda insanlık ateşi var sanıyor, onu insan görüyorsun… oysa o sıfat, sende.

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 34 Ortalaması: 3.3]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir