Skip to main content

Mezar Notları VII

Mezar Notları VII

mezarŞehir ve içindekiler beni sıktı.

Gazetelerin sayfalarına bakarken cehennemin sıcaklı­ğını hissettim.

Sokaklar ve caddeler fuhşiyat vitrinleri gibiydi.

Meyhaneler doluydu.

Marketler, bakkallar, yarışırcasına içki satıyorlardı. Bankalar köşe başlarında modern eşkiya olmuş, avlarını bekliyordu. Avlayan memnundu, avlanan memnundu!.

Çocuğuma aldığım bisküvi parasını verirken, üretici­nin kullandığı kredinin faizi de benden alınıyordu.

Yürüdüğüm asfaltın bilmem yüzde kaçında faiz vardı. Sinemalar batının ve batılın sergileyicisi olmuştu. İnsanların yüzüme bakışlarından rahatsız oluyordum. Bu kentte yabancıydım. Bu kentte yalnızdım.

Televizyon beyinlere Allah’ı unutturan, Allah’tan uzaklaştıran zehiri şırınga ediyordu. Her şey sanki şeyta­nın işini kolaylaştırıyordu.

İnsanlar uyuşturuluyordu, uyutuluyordu.

Sözler anlamsızdı, bakışlar anlamsızdı bu kentte.

Sevgiler sahteydi.

İlişkiler menfaatlere göre ayarlanıyordu.

Belediye otobüsüne binemedim.

Yürüdüm, düşüncelerimin yoldaşlığında yürüdüm.

Bir, kenar mahallenin sokaklarından, yüzleri kirli, elbiseleri eski, kalpleri temiz olan, cıvıl cıvıl oynaşan çocukları gözlerimle seve seve ilerliyordum.

Ev önlerine oturmuş kadınlar sohbet ediyorlardı.

Sohbet!.. Dedikodu..

Bir kadın, kocasının istediklerini almadığından yakındı.

Bir kadın, kocasının her gün eve sarhoş geldiğini söyledi.

Bir kadın, televizyonlarının hala siyah beyaz olduğunu ama aybaşında artık renkli alacaklarını gururla anlattı.,

Bir kadın, kocasının kendisini her sabah erkenden namaza kaldırdığından dert yandı.

Bir kadın kasıla kasıla övünerek üç yaşını doldurmuş kızına hazırladığı çeyizleri gösteriyordu.

Bir kadın kızına dünürcü gelenlerden bahsetti. Evi yokmuş, maaşı çok azmış.,

Bir kadın, Emine hoca hanıma babası için okuttuğu Mevlude tam lira ödediğini ve bu parayla birlikte geliş gidiş ücretini de pazarlık gereği verdiğini söylüyordu.

Bir kadın televizyondaki filmi anlatıyordu.

Başroldeki kadının etek ve bluz rengi konuşuluyordu.

Hatice hanım niçin kocasını akşam evde sıkıştırma sındı? O, bunlar konuşulurken susmuştu. Mutlaka renkli almalıydılar. Yoksa renkli televizyonlu komşuların arasında mahcup olurdu, mahzun olurdu!..

Bir kadın ev sahibinden yakındı.

Allah’tan bahseden birilerine rastlayamadığım bu büyük şehrin kıyı mahallelerinden kopup mezara ulaşmıştım. Ölümün ayak seslerini bu kentin insanları niçin duymazlar?

Oysa her gün birileri aralarından eksilmekte.

Çevremde beni üzen her şeyde, Müslüman olarak benim de kusurum, gücüm oranında bir sorumluluğum olduğunu düşündüm.

İçinde’ bulunduğum cahiliyenin yerleşip kökleştiği bu toplum, bir zamanlar, Allah’ı, Allah’ın emir ve nehiylerini bilen ve Allah’ın hükümlerini anlayışları nispetince tavırlarında, yaşantılarında soluyan neslin evlatlarıydı, varisleriy­di.

Bu insanlar, bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek şeytanın adımlarını izlemekteydiler. Küfre gitmişlerdi. Şirke bulaşmışlardı.

Beni sıkan bu kentin kirli havasından arınmak için Rabbimin gösterdiği yol ve metot içresinde çalışmam gerekiyordu.

Ben değişmeliydim.

Bu insanlar değişmeliydi.

Bu insanlar cahili kirlerden arındırılmalıydı.

Bu insanlar dirilmeliydi.

Bu insanlar kötü huy ve tavırlarını atmalıydı.

Bu insanlar kendilerini değiştirmedikçe, Rabbimiz onların durumunu değiştirmeyecekti.

O halde ben ne yapmalıydım?

Nereden başlamalıydım?

Aldatılmış ve aldanmış bu kitlenin Allah’a kulluğa davet edilmesi gerekiyordu.

Peygamberlerin görevlendirildiği toplumlarla birçok konuda benzerliğe sahip bu toplum, Mümin ve Müslüman insanların güç de olsa, zor da olsa, tehlikeli de olsa bırakıp terk edecekleri, kaçacakları bir toplum değildi.

Bizzat Rabbin rızasını kazandıracak zorlu amellerin ifa edileceği bir toplumdu.

“Ne yapmalı?

Ne yapmalıyım?

önce ne yapılmalı?

Nereden, nasıl başlamalı?”

Bu soruların, sözün ötesinde, kelimelerin ötesinde içimize işlemesi gerek. Bu soruların ızdırabını duymak gerek.

Bugün her kabrin başında bu soruların yüreğimi dağladığını hissediyordum…

Allah’a kulluklarını unutmuş, İlahi dinin, hayatlarında hiçbir etkinliği kalmamış, Kur’an’ı tozlu raflara ve lafızlara hapsetmiş bu toplumun fertlerinden her gün birileri Allah’tan bihaber, İslam’dan bihaber, yanlış Allah bilgisi, yanlış Allah inancı, yanlış Allah anlayışı, eksik din bilgisi, bulanık, pürüzlü, Allah’ın kabul etmeyeceği bir akideyle öte dünyaya gidiyordu.

Tevhidi çizgide Allah’ı bilen, İslam’a gönül veren insanlar, bu insanlara karşı sorumludurlar. Tekrar tekrar anlayabilecekleri, kavrayabilecekleri şekilde Allah, İlah, Rab, Din bu insanlara anlatılmalıydı, aktarılmalıydı.

“Ben Allah’a inanıyorum, ben Allah’ın kuluyum” derken, bir insan bu imandan, bu kulluktan neyi anlıyor, neyi anlamıyordu?

Nedir kulluk?

“Ben Allah’a kulum” diyen bir insan, Allah’tan başkasının koyduğu hükümlere tabi olmuşsa, “Dinim İslam” diyen bir insan, dinsizlerin, hatta tahrif edilmiş dinlilerin yaşantısından, düşüncelerinden farksız bir hal ve yaşayış içindeyse, bu insana nereden yaklaşmak lazım?

Her insanın doğruyu ve hakkı anlayabilmesine, kav­rayabilmesine ve gerçek İslam’ı Allah’ın istediği bir biçimde yaşayabilmesine engel olan, kendinden ve çevresinden kaynaklanan birtakım psikolojik ve sosyal marazları vardır. Rabbimiz Kur’an’da bu marazlara işaret etmiştir.

Bu marazlar tek tek öğrenilmeli, bilinmeli.

Bu marazlar tek tek kazınmalı, atılmalı, terkedilmeli.

Hak ve batılın arasında, hakkı örten, hakka gidişi, hakkı kabulü, hakkı yaşayışı engelleyen bu marazların, bu duvarın yıkılması lazım. Bu duvarın aşılması lazım.

Ölmüş insana nasihat edilmez.

Ölüler dirilere nasihat ediyorlar. Yeter ki ölümün ib­ret ve ders verici öğüdünü anlayabilelim.

Geçen hafta vefat eden bu kentin belediye başkanı kim bilir ne gibi pişmanlıklarıyla inliyor şu önümdeki kabirde!. Şehrin trafik kargaşalarını yoğun bir çalışma sonu­cu, yollar, geçitler oluşturarak çözen bu meyyit başkan, ruhundaki kargaşalıkları giderecek hak ve doğru yolu bula­madan, bilemeden, seçemeden gitti.

Edison ışığı icad etti, dünyayı aydınlattı. Ama alemle­rin Rabbi olan Allah (c.c.)’a ve O’ndan başka tüm ilahları reddederek ve Allah’ın hükümlerini en yüce bilerek iman edemedi. Tüm dünyayı aydınlattı fakat kalbini, ruhunu ay­dınlatamadı.

Tüm dünya kendisini sevse, bu sevgi tevhidi çizgide iman edememiş olan kişiye Allah katında hiçbir şey kazan­dırmaz. Bu dünyada, her köşe başına yüksek fiyatlarla utançtan anıtları dikilse, kitaplara, filmlere, konferanslara konu olsa, ahirete imansız olarak giden birine bütün bunlar ne yarar sağlar?

Soruyorum sizlere.

Meyyit başkan içki içer miydi?

Kumar oynar mıydı?

Hanımının başını örter miydi?

Namaz kılar mıydı?

İslam için ne yaptı?

Nasıl hüküm veriyordu?

Bu sorulan çoğaltmak mümkündür. İçkiyi Allah haram kıldı. Kumarı Allah (c.c.) haram kıldı. Kadınların başlarını örtmelerini Allah istiyor. Namaz Allah (c.c.)’ın emri..

Allah’tan başka kimin hükmü güzel?

İslam, Rabbimizin bizden razı olacağı din.

“Kim İslam’dan başka din seçerse, o seçtiği kendisinden kabul olunmayacak ve o, ahirette zarar, ziyan ve hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”

Zarar ve ziyana uğramamak için, daha ölmemişken, bu dünyada nefes alıp verirken din olarak İslam’ı seçmek ve yaşamak en akıllıca iştir.

Meyyit belediye başkanına gelince ne diyeyim ki?

İnsanları İlahi vahiyden engelleyen, İlahi vahyin hakikat elçiliğini yapacak yerde, kurdurduğu uydu çanaklarıyla porno filmlerin elçiliğini yapan mevtaya, bu mevtaya ne denir ki!..

Muammer ÖZKAN

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 1]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir