Skip to main content

Mezar Notları VI

Mezar Notları VI

ölüm2Çoktandır bir fırsatını bulup gidemediğim, ama zaman zaman hayalen içinde gezdiğim mezar­lıkta gecelemeye karar verdim. Mezar bekçisiyle olan tanı­şıklığımız, bana bu fırsatı veriyordu. Mezarlık içindeki bek­çi kulübesi, ölü kentlerdeki bir mü’min evi gibi garip ve yalnız canlılığını koruyordu.

Bekçi kulübesinden çıkarak mezarlar arasında bir süre dolaştım. Kabirler arasında bir can, bir canlı yürüyor­du. Kim bilir kaç yüz, kaç bin, kaç milyon, kaç milyar mevta şu an benim yerimde, senin yerinde yani yaşayan­ların, yaşam fırsatını yitirmemiş olanların yerinde olmak is­tiyordur!.

Ne gariptir ki onların çoğu yaşayan insanların yerin­de olmak isterken, yaşayanların çoğu onların yerinde ol­mak istemiyor. Oysa yaşam fırsatını yitiren mevtaların iste­diği değil, şu an yaşayan insanların istemedikleri şey gerçekleşecek!

Kabirlere, bütün bu gerçeklerin durgun berraklığı ile tekrar baktım. Yağmur, günlerdir ölülerin kabirleri üzerindeki kurumuş toprağa yavaş yavaş dökülüyordu. Etraf bir hayli karanlıktı. Toprağa çarpan yağmurun sesi kulağıma çok hoş geliyordu. Bu mezarlığın sürekli ziyaretçisi oldu­ğumdan neyin nerede olduğunu biliyordum.

Yağmur hızlandı. Sesler fazlalaştı. Gök gürlemeye başladı. Şimşeklerin çıkardığı ışık, karanlığı bir anda aydınlığa çeviriyordu. Islanmama aldırış etmiyordum. Yağmuru uzun zamandır özlemiştim.

Kıyameti düşündüm!..

Şimşeğin ışığı, önümdeki bir kabrin mermerlerini be­yaz bir balyoz gibi gözüme vurdu. Ve ben kendi ölümümü düşledim.

Yağmurun altında, kabirin dibinde, yüreğime Rabbimin rızasını yerleştirerek, yaptıklarını, yapmadıklarımı Kuran ve Sünnet ölçüsünde değerlendirip kendimi hesaba çekmek üzere oturdum.

Sorumluluklarımın çepeçevre beni sardığı bu düşünce atmosferinde zamanın nasıl geçtiğini bilmiyordum..

Hayal gücümle anlamlı geziler yaptığım geçmişim­den, geleceğe uzanmıştım. Öte dünyada;

“Oku kitabını bugün senin nefsinin hesabı için sana yeter.” ayetiyle muhatap oldum. Kitabımı alıp okumaya başladım. Sıkıntı ve pişmanlıkla okurken, gecenin içine sanki yalın kılıç gibi sokulan bir horozun sesi beni bu hayallerden kopardı.

Horozlar çeşitli yönlerden çok kısa aralıklarla ötmeye başladılar. Horozların arkasından, sabah ezanları, mezarı müteharrikeye dönüşmüş, her biri birer mezar olmuş apartmanların arasından hedefini bulamayan, boşluğa sıkılmış mavzer kurşunlan gibi dağılıyordu.

Sabah namazını eda edip, güneşin kabirlere doğuşu­nu seyrettim. Güneşin doğuşu gibi mezardan toplumun arasına doğmalıydım. Yenilenerek, dirilerek ve basamaklar atlayarak katılmalıydım.

Aldanmış, aldatılmış ve eksik, yanlış, çarpıtılmış din bilgisiyle avutulmuş, şeytanın ve dostlarının bilerek ya da bilmeyerek izinden giden toplumun fertlerine; Rablerini ve Rablerinin istediklerini, halimle ve sözümle göstermek için toplumun dertlerine uzanmalıydım.

Çünkü Efendimiz (s.a.v.)’in bir köşede oturup, insan­ları düşünmeyen, onların dertleriyle dertlenmeyen bir kişi olmadığını çok iyi biliyordum. İnsanlara ulaşmalıydım.

Rabbani gerçekleri yılmadan, usanmadan, beşeri menfaat ve korkulan hesap dışı yaparak sadece Rabbimin rızası için anlatmalı, insanları Rabbimizin razı olacağı dine davet etmeliydim. Bir muvahhid olarak, dimdik ayaklarının üzerine doğrulup “La ilahe illa Allah” tevhidini bu in­sanlara anlayıp, kavrayacakları biçimde tebliğ etmeliydim.

Ve ben ölümle dirilmeyi arzulayan samimi bir duy­guyla, yaşayan ölülerin arasına katılmaya karar verdim. Mezarlığın kapısından çıkarken bir cenaze geliyordu.

Şimdiye kadar ahirete giden birini uğurlayanların bu kadar çok olduğu cenazeyle karşılaşmamıştım. İkiyüzün üzerinde Özel arabanın ve sayısını tam kestiremediğim insan selinin önünde tahta bir kutu içinde son­suzluk denizine çakıl taşı gibi sürüklenen bu meyyit kimdi?

Tabuta bağlanan ince nakışlı tülbentten kadın olduğu anlaşılıyordu.

Onu uğurlayanların arasında ünlü film yıldızları, ses sanatkarları, tiyatro oyuncuları, film yapımcıları, muhabir­ler, gazeteciler ve yazarlar vardı..

Kimdi bu kadın?

Şöhretli biri olduğu belliydi.

Mezar imamını tanıyordum, beni görünce gülümsedi. “Kimmiş bu” dedim.

Bu ünlü film yıldızı..

İmam, defniyle görevli olduğu ölü için yazıya aktaramıyacağım kötü bir kelimeyi kullandı.

Peki hocam o kadını böyle biliyorsun da niçin bura­dasın?

İmam kızarak, fakat kızarmayarak “Görevimiz” dedi.

Bu görevi ona kimin verdiğini bildiğim için sormak istemedim. Gazete manşetlerine bakınca meyyitenin dün­yevi şöhreti belli oluyordu. Estetik ameliyatla cildini gerdi­rip kendini gençleştirip güzelleştirmeye çalışan bu meyyite bayan, keşke ölmeden önce ahlakını güzelleştirseydi, ya­şantısını değiştirseydi.

Yemekte, çayda, her şarkısında, her sahneye çıkışın­da, filmin her sahnesinde, yazda, kışta, baharda, kah şura­da, kah burada giydiği, herbirinin maliyeti miyonları aşan elbiselere sahip olan ve bu konuda hastalıktan da Öte bir titizlik gösteren bu zavallı, son yolculuğunda dikişsiz bir bez parçasının içinde, milyarlara ulaşan mücevherlerinden bir yüzüğünü bile par­mağına takmadan, takamadan öte dünyaya göçüyordu. özel terzileri, özel kuaförü, özel arabaları, şoförleri, hizmetçileri,  kendisini  pazarlayan  organizatörleri  ve  bir hayli çevresi olan meyyitenin kabrinden, bütün yakınları­nın bir bir ayrıldıklarını seyrediyordum. Acaba bu hanım biliyor muydu? Dostlarının, dost bildiklerinin kendisini mezarda yal­nız, yapayalnız bırakacaklarını ve kendisini bir çukura gömüp, arkalarına bakmadan gideceklerini biliyor muydu!. Konan çiçek ve çelenklerden kabrin toprağı görülmüyordu.

Makyaj eşyaları Avrupa’dan geliyormuş. Leydi isimli köpeğinin tıraşı için bir Fransız kuaför getirtmiş. Yine Avrupa’dan gelen özel şampuanla bu köpeğe sık sık banyo aldırırmış.

Acıdım köpeğe köle olanlara..

Yüzündeki, cildindeki küçük bir lekeden rahatsız olan, utanan, sıkılan bu kadın, yanağındaki bir sivilce için ünlü üç cilt doktoruna muayene olmuş..

Toprağın soğuk kucağında şimdi bu kadın. Yazın tatlı sıcağı karşısında “Ölsem dayanamam” di­yerek özel yazlığına giden bu kadın, yaptıklarının karşılığı­nı göreceği bir öte dünyada ateşe, azaba nasıl dayanacak? Onu Allah’ın azabından, cehennemden, öte dünyada­ki hesaptan, özel mama hazırlattığı köpeği Leydi mi kurta­racak?

Yoksa içki masalarında eğlenen sarhoş hayranlarına sahnede vücudunu ve sesini sunarak, bir dua gibi okuduğu müstehcen şarkılar mı onu kurtaracak?

Halkının yüzde doksanının Müslüman olduğu söyle­nen bir toplumun arasında şöhretleşen, alkışlanan bu kadın Allah’ın huzuruna nasıl çıkacak?

Allah’ın azabının ve cehennemin korkunç şiddetini Kur’an’dan öğrenen bir insan olarak, bu yolun yolcularına acıdım. Onu ve onun gibiler i kullananlara, onları kendi iğrenç istekleri için böylesi yollara itenlere nefretli bir buğz duydum.

Bu meyyite bayanla beraber olmak için milyonlar veren bir dostu, gece ölen meyyitenin başında bir saat beraber kalmaya dahi tahammül edememişti. Bilmem ne ölüsünden, bilmem ne leşinden kaçar gibi, meyyiteden uzaklaşmıştı.

Mezarlıktan ayrılırken gözüm bir köpeğe ilişti. Çelenklerle çevrili yeni mezarın başına getirilmişti. Kıvırcık tüylerine ve ziynetti tasmasına bakılırsa özel değeri olan bir köpekti.

Burnuyla mezarı kokladı.

Sıkışmış veya kendisine gösterilen ilgiyle sıkıştırılmış olacak ki mezarın baş kısmını ön ayağıyla hafif eşeledi. Yan döndü, sol ayağını kaldırdı ve rahatladı!. Köpeğin ne yaptığını gören bakıcısı ise şaşkınlıkla seslendi.

Yapma Leydi, çok ayıp!..

Muammer Özkan

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 1]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir