Skip to main content

Yeni Bir Korku Hikayesi; “Lanetin Dorukları”

Yeni Bir Korku Hikayesi; “Lanetin Dorukları”

Her gece içimde ki derin bir çığlıkla uyanmak nasıl birşey bilirmisiniz yada aynaya her baktığımda gittikçe çöken yüzüm. Her gün bu lanet iyice içten içe yer beni. Bodrumda bulduğum cesetler aslında benim ne olduğumu gösteriyor. Bazen bunlar az gelince kendi kolumda derin yaralar açarken buluyorum kendimi. Hayır! Bu ben değilim. İçimdeki şeytan beni öldürmek istiyor. Ondan önce davranacağım. Ölümüm içimdeki bu lanet yüzünden olmayacak. Daha basit, daha kolay ama önce anlatmalıyım. Bunla birlikte ölemem…

“Hastanenin kayıt dosyalarını incelerken odanın kapısı hızlıca çalınıp odaya hemşire girdi. Yüzünde biraz tedirginlikle birlikte korkununda izlerini hissediyordum. Gözlerini hafifçe kısarak ” Vedat Bey hastanemize yeni bir akıl hastası getirildi ” dedi. Neden bu kadar tedirgin olduğunu anlayamamıştım. Kapıdan yavaşça çıkarak beni hastanın odasına götürüyordu.

Uzun ve dar koridorlardan geçip hastanın bulunduğu odasına girdiğim de yatakta uzanmış kırk yaşlarında bir adam yatıyordu. Orta yaşlarda olmasına rağmen yüzü kırışıklıklarla doluydu. Aslında yüzü tanıdık geliyordu. Çok hızlı nefes alıyor gözleri sürekli haraket ediyordu. Sanırım sakinleştirici verilmişti ama hafif bir mırıldanmayla sürekli şu sözleri söylüyordu “onu öldürdüm.”

Hastayı kirli ve yırtık avcı kıyafetlerle yakınlarda ki bir orman yolunda bulunmuş. Gece vakti yolun üzerinde uzanmış bir vaziyetteymiş. Ne kadar uğraşsalar da sadece aynı sözleri yine tekrarlayıp durmuş. İsmi yada kim olduğu bilinmiyor. Ailesine ulaşılamamış. Kendisini bulan çiftçiye saldırmış. Lakin çiftçi ani refleksle elindeki küreği kafasına vurmak zorunda kalmış. Hastanede kafasına yedi dikiş atıldıktan sonra akıl hastası olduğuna kanaat getirip bu hastaneye getirilmiş.

Günlerce merak içinde onu izledim. Kanında uyuşturucu izi çıkmamasına rağmen göz bebekleri gereğinden fazla büyüktü. Yanakları günden güne iyice içine çöküyordu. İçinde bilinmeyen bir virüsün olduğunu düşünüyordum. Bir çok test yapmama rağmen hiçbir hastalık belirtisi göstermedi. Sanki içinde olan şey onun bütün organlarını çürütüyordu. Bir çok kez onunla konuşmak istesem de aynı kelimeleri tekrarlayıp durdu.” Onu öldürdüm.”

Ümitsizce odasına girdim. Yapılan sakinleştirici sayesinde yatağında gözleri açık bir şekilde yatıyordu. Hastalığının bulaşıcı olma ihtimaline karşılık sadece bir hemşire ve ben odasına girebiliyordum. Gözlüklerimi çıkarıp yanındaki sandalyeye oturdum. Kafamı hafifçe yere eğerek bunun nasıl bir hastalık olduğunu düşünüyordum. Günlerdir pek uyuyamamıştım. İkide bir gözlerimden akan yaşı silerek gözlerimi iyice açmaya uğraşıyordum. Birden derin bir nefes sesi geldi. Hasta neredeyse çökmüş yüzünü bana çevirdi. Yüzüne bir kaç saniye anlamsızca baktım. Gözlerini tavana dikerek ” benim için geldi” dedi. Birden yerimden fırlamıştım. Büyük bir şaşkınlık ve sevinçle birlikte onu soru yağmuruna tutmaya başladım. Derin bir nefes aldı, sanki dediklerimin hiçbirini duymayarak ” onlar burada, o eve hiç girmemeliydim. Çok korkuyordum. Onu öldürdüm. ” dedi. Sonra ” onu öldürdüm ” sözünü yine tekrarlamaya başladı.

O gün evime gittiğimde uyumak için çok uğraştım fakat o sözlerini düşünmeden duramıyordum. Hangi evden bahsediyordu? Kimi öldürmüştü ? Yada kimden korkuyordu? Sabah erken saatte kalkarak hastaneye gittim. İçtiğim kahve gözlerimi açmama yardımcı olsa da günlerdir çektiğim yorgunluk kahve ile geçecek gibi değildi. Arabamı otogara park etmiştim. Yavaş adımlarla odama doğru yöneldim. Hemşire odamın önünde başı eğik bir şekilde beni bekliyordu. Yüzünü kaldırıp bana baktığında boynunda yoğun bir morartı izi oluşmuştu. Hafiften gözleri dolmuştu. Suçluluk hissiyle ” o öldü” dedi. Gözlerimi hafifçe kısarak ” kim öldü ” dedim. Ağlamaya başlayarak “hasta” dedi.
Günlerdir baktığımız hasta sabah hemşire ilaçları verirken birden üstüne atılmış. Boynunu elleriyle sıkmaya başlamış. Hemşire can havliyle hastayı yatağına itelemiş. Hastanın yerinden kalkmadığını görünce hafifçe yaklaşarak yaşam belirtisi aramış ardından nabzını ölçmüş fakat hasta orada can vermişti. Hemşireyi büyük bir zorlukla suçu olmadığına ikna ettim. Günlerdir çok yorulduğundan bir haftalık tatile çıkması için izin verdim. Lakin nasıl olur da yataktan düşerek ölmüş olabilir? İç organları çürümesine rağmen kemikleri sağlamdı. Cesedinde yalnızca kırıklar değil yanıklarda oluşmuştu. Derisi neredeyse kemiklerine yapışıyordu.

Günlerdir bu olayı düşünüyordum. Bu bir hastalıksa kanında bir anormallik neden çıkmamıştı? Dayanamayıp hastaneden o hastayı bulan çiftçinin numarasını bulup, hemen aramıştım. Bana hastayı bulduğu yeri tarif etti. Lakin oraya yalnız gidemezdim. Bu fazlasıyla tehlikeli olurdu. Tanıdığım birkaç arkadaşım vardı. Bir tanesi üniversite de öğretmenlik yapıyordu. Kürşat gerçekten çok bilgili bir insandı. Liseden arkadaşım Savaş vardı bir de. Bir de emekli subay Kenan. Hastaneden gerekli izinleri alınca yola koyulmuştuk. Yanıma birçok tıbbi alet ve ilaç almıştım. Bunun yeni bir hastalık virüsü olduğunu düşünüyordum. Kürşat ne olur ne olmaz diye hepimize silah dağıttı. Ne kadar karşı gelsem de “karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz “diyordu.

Sonunda o orman yoluna varmıştık. Araba, toprak yolda ağır ağır ilerlerken ormanın görüntüsü gözüme çok farklı geliyordu. Ağaçlar aralıklı şekilde dizilmiş bazı ağaçlar yarıdan kırılmıştı. Sanki bu ormana yıllardır ayak basan olmamıştı. Yol gittikçe daralmaya başladı. Neredeyse ağaçlarla birleşmek üzereydik. Savaş arabayı durdurup kalanını yürüyerek devam etmemizi söylemişti. Arabadan kameramı ve birkaç gerekli malzememi alıp yavaş yavaş ormanın içine karışmaya başlamıştık. Kürşat sık sık gördüğü ağaçların ne ağacı olduğunu ne işe yaradığını anlatıyordu. Ben ellerimi cebime koymuş kafam biraz yere doğru eğik bir şekilde hâlâ olanları düşünüp bir çıkar yolu bulmaya çalışıyordum. Kenan birden hızlıca kolumdan tuttu.” Vedat, ilerde bir dağ evi var. ” İrkilerek etrafıma baktım. Ağaçların arkasında gizlenmiş bir ev gözüküyordu.

Kenan silahını çekmişti. Ben saçmalamamasını söyleyerek silahı yerine koymasını istiyordum. Yavaş yavaş eve doğru yöneldik. Evin etrafındaki bütün ağaçlar temizlenmişti. Evin ilk bir metreye yakın duvarı taş ile örülmüş kalan tahtadan yapılmış, biraz eski bir evdi. Tahtalarının bazıları dökülmüştü. Pencereleri de cam yerine tahtadan yapılmıştı. Çatısı eski evler gibi üçgen ve kütük ile örülmüş, eskimiş tahtaların rengi siyaha çalmaya başlamıştı . Sanki yüzyıllardır oradaymış gibi gözüküyordu. Yavaşça balkonun merdivenlerinden çıkmaya başladık. Evin aksine kapısı sanki hiç bozulmamıştı. Savaş kapıyı kırmak için hazırlanırken Kürşat bir anda çıkışıp ” önce kapıyı çalsak daha iyi olmaz mı ?” dedi. Kürşat kapıya elini attığında kapı kendiliğinden açılmıştı. Bir anda yüzümde hafif bir esinti hissetmiştim, tüylerim diken diken olmuştu.

Evin içi evin dış görünüşünden oldukça uzaktı. Sanki biri yaşıyordu. Bir sürü eski eşya bulunuyordu ama gayet temiz ve kullanılır biçimdeydi. Eski ceviz ağacından oyulmuş koltuklar, Bir kaç tane duvarda asılı altın renginde şamdan ve evin salonunda güzel bir şömine duruyordu. İçi gayet büyüktü. Bir çok odası ve ikinci bir katı daha bulunuyordu. Kürşat evin her tarafını inceleyip eşyaların kaç yıllık olduğunu tahmin ediyordu. Söylediği rakamlar üç yüz seneden aşağı değildi.

Gece yavaştan yaklaşıyordu. Kenan ve Savaş dışarı çıkıp odun toplamaya gitmişti. Ben kameramı denemek için bir kaç ayarını yapıyordum. Bir ara Kürşat ile oturup konuşmaya başladık. Yüzüme dikkatlice bakarak ” bu evde ne bulmayı düşünüyorsun ” dedi. Aslında ben de ne aradığımı bilmiyordum. Gözlüğümü çıkardım. Camını silmeye başlamıştım. Kürşat gözlerini benden ayırmıyordu. Kurumuş gözlerimle yüzüne bakarak ” belki bir lanet ” dedim.

Çok geçmeden Savaş ve Kenan kucak dolusu ince uzun odun getirmişlerdi. Birbirlerine ormanın içinde gördükleri kocaman bir geyiği anlatıyorlardı. Odunları alıp şöminenin başına oturdum. Odunları üçgen dizip ortasına kocaman bir kağıt sıkıştırdım. Attığım ateşle odunlar tutuşmaya başlamıştı. Evin etrafında bulduğumuz birkaç büyük odunları da etrafına dizmeye başladım. Yanan ateşi gözlerimin içinde hissedebiliyordum. O kadar dikkatli bakıyordum ki ateşe arada bir garip şekiller gördüğümü düşünüyordum. Ateşin bütün ışığı yüzüme vuruyordu. Alev sanki şöminenin içinde dans ediyordu. Odunlar çatırdadıkça çıkan kıvılcımların arasında yüzümü görür gibi oldum. Bir anda çömeldiğim yerden yere düşer gibi oldum. Savaş hafif bir tebessümle “dikkat et yüzünü yakarsın,” dedi. Yüzüne biraz sertçe bakıp “sanırım hakkısın ” dedim.

Gece, sabah gibi sessiz değildi. Yakınlardan gelen kurt sesleri, baykuşların ürkütücü ötüşleri, durmadan eve vuran sert rüzgar arasında eve derin bir sessizlik bürünmüştü. Kenan cebinden çıkardığı bıçağını temizliyordu. Kimse bir şey sormak istemiyordu. Burada bulunmalarının amacını bile tam kavrayamamışlardı. Bunun yanı sıra kırık olan evin kapısı durmadan çarpıyordu. Savaş yavaşça ayağa kalkıp “sanırım şu kapıyı sabitleyeceğim” dedi. Yüzüne bakıp olur anlamında kafamı salladım. Savaş odadan çıkmıştı. Bıçağını temizleyen Kenan bıçağı bırakıp yüzüme dikkatlice bakmaya başladı. ” Vedat, acaba yanlış şeylerin peşinden mi gidiyoruz” dedi. Yüzüne anlamsızca bakıp ” Nasıl anlamsızca şeyler açıklar mısın. ” dedim. ” Ne bileyim, böyle şeylere inanmayalı yıllar oldu. Belki de yanlış yerde yanlış şeyi arıyoruz. ” dedi. Çok sinirlenmiştim. Bu konuda konuşmak istemiyordum. O adam… hayır, normal değildi. Bunların bir açıklaması olmalıydı. Sessizce kafamı yere eğdim. Herkes bir anda sustu. Sessizce beklemeye başladık.

Bir müddet sonra Kürşat ” Savaş neden hâlâ gelmedi ?” diye çıkışmaya başladı. Aslında aradan uzun bir zaman geçmişti. Kapıyı kapatmak için uzun bir zaman. Duvardan bir şamdan alıp kapıya doğru yöneldim. Bu evin her yerinde kalbim deli gibi çarpıyordu. Zifiri karanlık içinde mum ışığının titreyen ateşiyle yolumu aydınlatmaya çalışıyordum. Kapıya varmıştım. Kapının arkasına bir odun sıkıştırılmıştı. Peki Savaş nereye gitti? Yavaş yavaş evin üst katına çıkmaya başladım. Merdivenlerin gıcırdayan sesinde kalbim deli gibi atıyordu. Işık sadece bir metre kadar önümü aydınlatıyordu. Ellerim titremeye başladı. Üst katta bütün odalar yan yana dizilmişti. İlk iki odanın içi neredeyse boştu. Üçüncü odaya geldiğimde kapı sanki arkadan kapatılmıştı. Mumu söndürmemeye çalışarak kapıyı kırmaya çalışıyordum. Yavaş ama sert bir şekilde kapıyı açmaya çalışıyordum. Büyük gürültü ile kapı açılmıştı. Etrafı iyice süzerek sessizce ” Savaş ” diyerek seslendim. Gözlüklerimi hafifçe düzeltip odaya yavaş adımlarla yürüdüm. Tahtadan yapılmış ufak penceresi açılmıştı. Orman bütün dehşetiyle gözlerimin önündeydi. Gözlerim, yerdeki ufak masaya ilişti. Biraz uzaktan zor görülse de üstünde bir şey vardı. Elimdeki mumu oraya tuttum. Küçük sayılabilecek biçimsizce yırtılmış bir kağıt duruyordu. Sanırım burada bizden önce başka insanlarda vardı. Kağıdı elime alıp okumaya başladım “Çok korkuyordum. Av bitimi akşama kadar sürdü. Arabadan çok uzaktık. Her taraftan kurt sesleri geliyordu. Bu eve sığındık. Ne oldu ben de bilmiyorum. Ayağa kalkmıştım. Gözümü kırptım, açtığımda arkadaşım kafama silah dayamıştı. ” ne yapıyorsun, delimisin ” diye çıkıştım. Sanki gözü dönmüştü. Hayır, sen o değilsin diyerek ağlamaya başladı. Artık yalvarıyordum. Hafifçe silahını yere indirdi. Tekrar gözümü açtığımda yerde kanlar içinde yatıyordu. Hareket etmiyordu. Allah’ım ben ne yaptım. Onu öldürdüm. Kendimi bu odaya kilitledim. Çok korkuyorum. Buradan gitmem gerek.””

Gözlerimi kocaman açmıştım. Bu… bu o olabilirdi. Bu evden kaçmıştı. Sanırım camdan atlamıştı. Derin düşüncelere dalmıştım. Ben olayın gerçekliğini düşünürken birden ensemde bir nefes hissetmiştim. Kafamı hafifçe kapıya doğru çevirdim. Gördüğüm yüz karşısında korkudan havaya sıçramıştım. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Kürşat, ” korkma Vedat benim Kürşat. Seninde kaybolduğunu sandık. ” dedi. Kalbim artık iflas edecek gibiydi. Hafifçe çömelip derin derin nefes almaya başladım. Kürşat hafifçe omzumdan tutup bir kaç kez özür diledi. Savaş’ı alt katların hiçbirinde bulamamışlar. Derin bir nefes alıp üst katlarda da olmadığı belirttim. Yavaşça kapıdan çıkarken ayağıma bir şey deymişti. Eğilip baktığımda yerde araba anahtarı duruyordu. Yavaşça elime alıp inceledim. Sanırım arabasının anahtarını burada düşürmüştü.
Yavaş adımlarla Kürşat’ın arkasından merdivenlerden indim. Gece olunca ev tamamen sabahki güzelliğinden yoksunlaşmıştı. Eşyaların mum ışığında yansıyan korkunç gölgeleri eşyaların görüntüsünden oldukça uzaktı. Kürşat şömineli odaya girmişti. Odaya adımımı atacağım sırada yan odada duvara asılı birkaç tablo gözüme çarpmıştı. Şamdanı odaya doğru çevirip karanlığın ortasından yavaşça odaya ilerledim. Duvarda asılı tablolar oldukça eski ve karanlık çizimlere benziyordu. Yan yana olan iki tablo birbirlerini tamamlıyor gibiydi. Tamamen siyaha bürünmüş iki kişi bir keçinin boğazını kesiyorlardı akan kan yere dökülürken suya dönüşüyordu. Hem karşılarında bir tablo daha bulunuyordu. Çoğunlukla koyu renklere boyanmış bu tablo çok karışık çizilmişti. Lakin biraz anlaşılıyordu. Bir evin önüne insanlar toplanmıştı. Bu insanlar beyaza boyanmıştı. Önünde kocaman bir ateş ve ateşin içinde biri vardı. Bu kişi siyaha ateş ise kırmızıya boyanmıştı. Kalan her şey grinin tonlarındaydı. Lakin insanların arasında küçük bir çocuk vardı o da siyaha boyanmıştı. Bir anda zihnimi garip bir karamsarlık kapsamıştı. Yavaşça elimi resme uzattım. Parmak uçlarım resme dokunduğu an beynime şimşek çakmış gibi garip rüyalar görmeye başlamıştım. Bir çocuk görüyordum. Gözlerinin içinde kocaman bir ateş vardı. Elindeki koyun gözünü yavaşça sıkıp suyunu yüzüne sürüyordu. Sonra kalabalığa karışıp karşısında yanan kişiyi sakince izliyordu. Gördüğüm rüyalar saniyeler içinde geçiyordu. Ve o çocuk sonra yok oluyordu. Sadece ev görünüyordu.

Yavaşça düştüğüm yerden kalktım. Başım çok kötü ağrıyordu. Biraz sarsılarak yavaş adımlarla odadan çıkmıştım. Mumum söndüğü için karanlığa bir an için aldırmadan şömineli odaya doğru yönelmiştim. Sersemlemiştim, yavaşça odaya girdim. Odada hiç kimse yoktu. Bir kaç kez “Kürşat, Kenan” diye bağırdıktan sonra duvardaki son şamdanı alıp odadan çıktım. Yeniden üst kata çıkmaya başlamıştım. Üçüncü odadan sonrasına bakmamıştım. Uzaktan boş bir duvardan fazlası görünmüyordu. Giderek duvara yaklaştım. Yarı siyah duvarın yanında başka oda bulunmuyordu ama tavana baktığımda çatıya çıkan kocaman bir merdiven sallanıyordu. Korkuyla almamak için tereddüt etmeme rağmen bir sıçrayışta merdiveni tutmuştum. İçimden bir ses oraya çıkmam için beni cesaretlendiriyordu. Yavaşça merdivenlerden tırmanmaya başlamıştım. Şamdanı elimde o kadar sıkı tutuyordum ki bazen demirin elimde ezildiğini hissediyordum. Gözlüklerim sanki gözüme batıyordu. Elimi çatının zeminine atıp yavaşça kendimi kaldırdım. Ancak eğilerek yürüyebileceğim bu çatıda nefes almakta git gide zorlaşıyordu. Sabahın güneşinden olsa gerek çatı katının sıcaklığı yüzünden terliyordum. Yavaşça ilerlemeye başladım. Fare sesleri ve tahtaların gıcırtılı sesi karşısında geri dönmek için her adım attığımda vazgeçip tekrar devam ediyordum. Alan daraldıkça nefes almak zorlaşıyor yüzümden damla damla terler iniyordu. Mumdan çıkan pasif ışıkla az ötede bir şey parlamıştı. Yavaşça oraya doğru yönelmiştim. Bu bir sandığa benziyordu. Dışında ise bazı metallerle garip desenler çizilmişti. Yavaşça sandığın kapağını açtım. Sandığın içinde kocaman yazılarla ” MEDEA” yazan bir kitap bulunuyordu. Yavaşça kitabı açtığım anda ensemde şiddetli bir nefes ile birlikte garip üşüme hissetmiştim. Ani refleksle hemen arkamı dönmüştüm. Arkamda kimse yoktu. Kitap, Arapça’ya benzeyen bir alfabe ile yazılmıştı. Okuyamayacağımı anlayınca kitabı montumun içine sıkıştırdım. Merdivenlere doğru yönelip şu lanet çatıdan inmek istiyordum. Geldiğim gibi hızlı bir şekilde merdivenlerden aşağı indim. Ormandan gelen korkunç sesler etkisinde bedenim yavaştan titriyordu. Yeniden Kürşat’ı veya Kenan’ı görürüm ümidiyle merdivenlerden hızlıca inip şömineli odaya yönelmiştim. Yavaşça odanın kapısını açtım. İçeri de şamdan kalmadığı için sadece şöminenin ateşi odanın bazı yerlerini aydınlatıyordu. Koltukta birisi oturuyordu. Yavaşça yanına yaklaştım. Arkası dönüktü. Daha da yaklaşıp dikkatlice bakarak ” Savaş sen misin? ” dedim. Savaş yavaşça arkasını dönüp ayağa kalktı. Yüzü ölü gibi bembeyazdı. Titreyen bir sesle ” onu bulmuşsun Vedat ” dedi. Şimdi yüzüne daha ciddi bakıyordum. Kafasını hafifçe yere doğru eğdi. Ben yüzünü görmek için biraz daha yaklaşmıştım. Yavaşça başını kaldırırken hafif çığlık ile gerilemiştim. Yüzünün çoğu yanıp, kararmış derisi kemiğine yapışmıştı. Gözleri tamamen beyaz ve yuvalarından fırlayacak gibi dışarıdaydı. Yüzüme hafifçe gülümsemişti. Dişleri birbirinden ayrılmış dik uzanıyordu. Yavaş adımlarla üzerime doğru ilerliyordu. Her adımında hafif bir mırıltı ile varlığını inkâr ediyordum. Pencereler kırılacak gibi açılıp kapanıyor, şöminenin ateşi deli gibi savruluyordu. Rüzgar her eve vuruşunda sanki ev sallanıyordu. Kalınlaşan iğrenç sesiyle ” onu bana ver ” diyordu. Ne dediğini anlamıyordum. Ellerim titremeye başlamıştı. Kendimi odadan atmak için kapıya koştum fakat kapı kilitliydi. Sırtımı duvara yaslamış şok geçiriyordum. Bana gittikçe yaklaşıyordu. Sanki bedenim felç geçirmiş gibi hareket edemiyordum. Kararmış elleri bana daha da yaklaşıyordu. Kalbimin artık atmadığını hissediyordum. Boğazımdan tutarak beni tavana kadar kaldırmıştı. Her ” onu bana ver ” dediğinde evin sallandığını hissedebiliyordum. Nefesim kesiliyor yavaşça yüzüm morarıyordu. Ruhumun ağzımdan çıkacağını hissediyordum. Bir anda vücudumda toplanan bir cesaret ile arka cebimde duran tabancayı çıkarıp bütün kurşunları onun karnına boşaltmıştım. Elini boğazımdan çekip yere yığılmıştı. Deli gibi nefes almaya çalışıyordum. Yerde cansız yatan yaratığa yavaşça yaklaştım, bu Savaş olamazdı. Yüzüne bakmak için iyice yaklaşmıştım. Bir ses duydum. Sanki nefes alıyordu. İyice yaklaşmıştım. Bir anda gözlerini açmasıyla yerimden sıçradım. Beni duvara yapıştırmıştı. Sol elini karnıma koyup hafifçe içine doğru bastırıyor uzun tırnaklarının karnıma girdiğini hissedebiliyordum. Attığım çığlar boş evin duvarında yankılanıyordu. Gözlerimin kapandığı sıra da ” pat ” diye güçlü bir ses duydum.

Gözlerimi açtığımda şöminenin karşısında, yatakta uyuyordum. Kürşat hemen başımın karşısında oturuyor Kenan ise yerde yaratığa bakıyordu. Kürşat uyandığımı görünce hızlıca gözlerimi ve bilincimi kontrol edip ” ölmediğine çok sevindik ” dedi. Başımın ağrısını önemsemeden hafifçe doğrulup bu evden gitmemiz gerektiğini söyledim. Kenan eliyle paltomun içindeki kitabı işaret etti. Hiç bir fikrim yoktu. Göğsümde ki kitabı çıkarıp Kürşat’a verdim. Kürşat gözlüğünü takıp kitabı eline almıştı. Büyük bir ciddiyetle kitabı inceliyordu. Kenan merakla ” ne yazıyor ” dedi. Kürşat Farsça yazıldığını bildirdikten sonra titreyen sesiyle ” bu bir büyü kitabı” dedi. Biraz okuduktan sonra ” burada kötü büyüleri ve büyücüleri bağlamak veya yok etmek için bir büyü yazıyor ” dedi. Hızlıca atılıp ne yapılması gerektiğini sordum. ” Önce bir çeliğe ihtiyacımız var. Sonra bir odunun yanmış ucu ile kitapta gösterilen şekiller çizilecek. En son çelik güzel bir kumaşa sarılıp yazılan sözler okunacak.” Kenan hemen cebinden bıçağını çıkarıp Kürşat’a uzatmıştı. Yavaşça kitaba bakıp bıçağın üzerine şekilleri çiziyordu. Bir kare çizmişti, onun içine de daha küçük bir kare.

Büyük karenin iki köşesinde kıvrılan bir ok diğer iki kenarında ise üçe benzeyen ama kuyruğunun daha uzun olduğu bir şekil çizdi. Küçük karenin içine ise sadece bir göz çizmişti. Evde bulduğumuz temiz bir kumaşa sardıktan sonra yavaşça şu sözleri okumaya başladı. “Imdikula salalu musha u urra” yavaştan sesi yükseliyor ve daha sertleşiyordu. O söyledikçe şekil sarı bir renge bürünüp bıçak ısıtılmış gibi narlaşıyordu. Kürşat söyledikçe evde deprem etkisi yapıyordu. Koşup bir duvardan tutunmuştum. En son söyleyişten sonra yere düşüp bayılmıştı.

Kürşat yavaşça yerden kalkıp bıçağı Kenan’a uzattı Kenan aldığı sırada bir hareketlenme oldu. Yerde öldüğünü düşündüğümüz yaratık bir anda Kenanın ayağını yakalamış ve kendine doğru çekmişti. Kenan kanayan bacağına aldırmadan bir anda bıçağı yaratığın kalbine sapladı. Bıçak girdiği an yaratığın kalbinden dumanlar çıkıp tutuşmaya başladı. Kenan aksayarak ayağa kalktı. Ayağı yaralanmıştı. İlk adımda düşer gibi oldu ama ben tam zamanında yakaladım. Kısık bir sesle başının döndüğünü söyledi. Sürekli gözlerini ovuyordu. Önemsemeden hızlıca odadan ayrıldık. Odadan çıkacağımız zaman Kenan bir anda durup gelemeyeceğini söyledi. Çok şaşırmıştık. Yavaşça kanayan bacağını açtı. İçi kan yerine mor bir sıvı ve şişliklerle doluydu. Yavaştan derisi kuruyordu. Hafif ağlamaklı olarak ” Ben sizinle gelemem, yalnızsınız ” dedi. Sonra yavaşça elini uzatıp bıçağı istedi. Kürşat, “Hayır! tedavisi bulunabilir” deyip deli gibi haykırıp isteğini reddetse de yapılacak başka bir şey yoktu. Bıçağı eline alıp yüzümüze uzunca baktıktan sonra hızlı bir şekilde bıçağı sapına kadar kalbine sapladı. Biraz ayakta kaldıktan sonra ağzından kanlar akarak yere yığılmıştı. Kürşat haykırarak ağlıyordu. Birazdan ağlaması öfkeye dönüşmüştü. Beni suçlayıp hızlıca göğsümden itmişti. Söyleyecek sözüm yoktu, haklıydı. Sadece yere bakabilmiştim. Ardından kısık bir sesle ” buradan çıkmalıyız ” dedim.
Yavaş adımlarla evden çıkmıştık. İçimde izlendiğime dair şüpheler vardı. Ortalık olduğundan daha da sessizdi. Ne uluyan kurt sesi vardı ne de öten bir baykuş sesi. Kürşat bana sinirli olduğu için bir metre kadar önümde yürüyordu. Orman sabahkinden kat kat daha korkunç görünüyordu. Ağaçların kurumuş dalları yaprak sayısından fazlaydı. Çalılıkların üzerinde bile fazla yeşillik yoktu. Şimdi orman yoluna girmek üzereydik. Kürşat bir anda durdu. Bir ses duyduğunu söyledi. Yavaşça ormanın içine göz gezdirmeye başladık. Sanki kuru ağaçların arkasında bir şey vardı. Hava zifiri karanlık olduğu için net bir şey söyleyemiyorduk. Kürşat silahını çıkarıp yavaşça ağaca doğru yöneldi. Alnından yavaşça terlerin indiğini görebiliyordum. Ağacın arkasına bir anda silahıyla dönmüştü fakat hiç bir şey yoktu. Lakin onu arkasında görünce sanki dilim tutulmuştu. Bu oydu. Rüyamda gördüğüm çocuktu. Yüzü tamamen kırmızı renkli ve gözleri bembeyazdı. Bedeni tamamen yoktu. Karnı yarıya kadar yarılmış iç organları görünüyordu. Bir anda Kürşat’ın ağzından tutup ağzından içine toz gibi giriyordu. Kürşat’ın gözleri yavaşça geriye gidiyor yüzü beyazlaşıyordu. Geriye bir kaç adım attıktan sonra koşarak ormanın içine dalmıştım.

Ormanın içinde deli gibi koşuyordum. Çalılıklar ayaklarımı ağaçlar yüzmü parçalıyordu. Bir kaç kez neredeyse kafamı ağaç dalına vuruyordum. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sesi sanki yankılanıyor hızlı nefes almam bile yetmiyordu. Yüzümden akan kanın gözüme dolmasını bile önemsemiyordum. Hava zifiri olduğu için yol bulamıyordum. Sessiz olan orman şimdi garip ve korkunç sesler yüzümden karnıma ağrı giriyor başım dönüyordu. İçimden sürekli şu sözleri söylüyordum “Allah’ım! hiç bir yol yok burada ölemem! ” Bir anda görmediğim bir yamaçtan tekerlek gibi yuvarlanmaya başladım. Yuvarlanışım bir ağaca sertce sırtımı çarparak son bulmuştu. Ayağa sendeleyerek kalktım. Bir kaç adım atınca yere yığılmıştım. Tekrar sendeleyerek ayağa kalktım. Zifiri karanlık olan orman şimdi bulanık görünüyordu. Ağrıdan inleyerek yavaş adımlarla kaçarken birden arkamda bir ses duymuştum. Bana doğru geliyordu. Yüzü çürümeye başlamıştı. Her attığı adımda yeşillenmeye başlamış toprak çöl gibi kuruyordu. Adımlarım iyice hızlanmıştı. Arkamdan boğuk bir sesle” boşuna kaçma burada öleceksin ” diyordu. İleride küçük bir yol görmüştüm. Sendeleyen adımlarım iyice hızlanmıştı. İyice yaklaşınca yolun hemen yanında bir araba olduğunu gördüm. Bu bizim araba değildi. Hızlıca, anahtar veya camı kırmak için sert bir şey aradım. Fakat yoktu, sinirden deliriyordum. Bir anda cebimdeki anahtarlar aklıma geldi. Titreyen ellerimle hızlıca anahtarı cebimde ararken anahtar yere düşmüştü. Almak için bir gayretle eğilirken birden bir şey beni sırtımdan yakalayıp taş gibi ağaca fırlatmıştı. Nefes almak için uğraşıyordum. Ciğerlerim patlamış gibiydi. Yerimden kalkamamıştım. Bir anda boynumdan tutup beni ağaca vurmaya başladı. Her vuruşunda gözlerim iyice kapanıyordu. Yavaştan kan akan dişlerinden ” hem etin ile ziyafet çekeceğim hemde ruhunla “diyordu. Kafamın kırıldığını hissediyordum. Son gücümle cebimdeki bıçağı alıp tüm gücümle karnına sapladım. Beyaz gözleri kocaman açılmıştı. Yavaşça yere düşüyordu. Bıçağı karnından çekip arabaya yöneldim. Anahtarların yanında birde ufak bir not kağıdı vardı. Onuda alıp arabaya bindim. Tam çalıştırdığım anda birden araba birşeye çarpıp durdu. Arka camda kocaman bir kanlı el izi vardı. Yavaşça arabadan indim. Yaratığın ayağı tekerleğin altında kalmış nerdeyse yarısı kopmuştu. Yarısını da koparmak için uğraşıyor, garip sesler çıkarıyordu. Birden eski haline dönmüştü. Bu Kürşat’dı. Kürşat ” Yardım et! ” diye inliyordu. Lakin yardım edemezdim. Çünkü o artık Kürşat değildi. Yavaştan yaş süzülen gözlerinden “Lütfen, ölmeme izin verme benim bir ailem var iki tane çocuğum var. Onlara bakmam lazım. Lütfen kurtar beni. ” deyip gözlerimin içine bakıyordu. Kısık bir sesle özür dileyip bıçağı sapına kadar kafatasına saplamıştım. Sağır eden bir çığlık atarak yanmaya başladı. Hızlıca tekerleği çıkarıp yola koyuldum. Güneş ufukta yeni yeni görünüyordu. Karnımda hafif bir ağrı vardı ve birçok kemiğim kırılmıştı. Hızlıca nefes almak için uğraşıyordum. Aklıma birden bulduğum not geldi. Yavaşça kağıdı açtım. Bu hastanede ki adama aitti. “Onu öldürdüğümü sanmıştım. Bana dokundu. Şimdi beni öldürecek. Lütfen bunu okuyorsanız aileme haber verin ben Savaş Çağlayan ” Hayır! bu olamazdı. Bu arkadaşım Savaş’tı. Yavaştan karın ağrım artıyordu. Yavaşça karnımı araladım. Karnımda olan deliklerin yerini şimdi mor bir sıvı ve şişliklerle doluydu. “Allah’ım o… o lanet şey içimde…”

Gökhan Karakeleş

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 75 Ortalaması: 3.6]

24 thoughts to “Yeni Bir Korku Hikayesi; “Lanetin Dorukları””

    1. Ya sen ne sinya bune abi nasıl bi hikaye bu senin gibi bi insanla tanışmak isterim lütfen instadan eklermişim beni sana bazı sorularım olucak bende böyle bir hikaye yazmak istiyorum

  1. Hikaye genel olarak guzel elinize saglik. Birkac notum var, Basini egmek ve gozluk duzeltmek gereksiz fazla sık kullanilmis. Somine atesine bakarken vedatin dusme kisminda yaratmak istediginiz hissi ben alamadim. Filmlerden bilgidimiz bir sahne ancak okurken o hissi alamadim. Catiya cikarken hava zifiri karanlik catida sabah gunesi nedeniyle hava sicak inerken yine karanlik demissiniz mantik hatasi mi var yoksa vedat zaman olgusunu kaybetti catidayken sabah mi saniyor? Oyle ise de sonraki paragrafta bunu bize vurgulamaliydiniz. Birde gozlerin sulanmasini cok kullanmissiniz bunedenle ben bunu lanet nedeniyle gozluge gerek kalmaan gorecek gibi dusunmustum, ucu acik kalmis. Birde hemsire var tabi. Suanki son bilindik olmus. Ancak vedat kurtuldu sanip hastaneye ulastiginda orda da hemsireden yayilan lanet nedeniyle tum insanliga yayilan bir lanetle karsi karsiya kalip bitirseydiniz nokta atis olabilirdi. Ben fazla okudugum icin detayciyim yine de iyi olmus elinize saglik.

  2. Acayip güzel bir arkadaşımla okudum yarım saat sürdü ama güzelmiş hikaye nefesim tükendi okurken galiba lanetlendim bende

  3. Okuduğum en güzel yazılardan biriydi. Tebrik ederim başarılı. Aklına ve ellerine sağlık.
    Böyle yazarların yazılarını okumak heyecan ve keyif veriyor.
    Teşekkürler.

  4. Kurgularken olayların bazı yerlerinde geçişler kopuk kopuk zaman kavramı yok hiç.sadece anlatım tarzını beğendim.ama kendinizi geliştirebilirsiniz hislerim kuvvetlidir başarılar

  5. Tebrikler kardeşim 🙂 süper olmuş eğer izin verirseniz sayfamda yayınlamama izininizle paylaşmak isterim

  6. Hikayeyi çok beğendim, keyif alarak okudum. Anlatım ve kurgu çok iyi. Sürpriz final de süper olmuş. Ellerine sağlık kardeşim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir