Skip to main content
ağaca düşen şimşek

Asılmış Adamın Gelini (+18)

Charles Dickens’ın Gizemli Öyküler kitabından “Asılmış Adamın Gelini” başlıklı  dehşet hikayesi.

Asılmış Adamın Gelini (+18)

Ev, kakmalı ve oymalı panellerin süslediği modası geçmiş dekorasyonu, hâlâ yepyeni görünümlü merdivenleri ve oymalı maun parmaklıkları olan üst balkonuyla gerçekten tarihi bir değer taşımaktaydı. Gece olduğu zaman gizemli ışık oyunlarının oymalı tahta paneller üzerinde oluşturduğu gölgecikler bir zamanlar bu ağaçlara can veren su birikintilerinin üzerindeki dalgacıklara geçmişten geleceğe yansıması gibiydi.

Bay Goodchild (Gudçayld) ve Bay idle (Aydıl) evin önünde arabadan inip, tarihi güzelliği kasvetli bir havayla birleşen evin holüne girince koyu renkli giysileriyle birbirinin tıpatıp aynı, yarım düzine sessiz, yaşlı adam  tarafından karşılandılar. Ev sahibi ve kahyası konukları oturma odasına alırken altı yaşlı adam ayak altında dolaşmamaya özen göstererek sessizce sağa sola kaçışıp evin kasvetli karanlığında yok oldular. Parlak gün ışığının doldurduğu oturma odasına girdikleri ve kapı arkalarından kapandığı zaman, Goodchild arkadaşına “Sence o yaşlı adamlar kimdi ?” diye sordu. Fakat daha sonraki giriş çıkışlarında o yaşlı adamlara bir daha raslamadılar.

İki arkadaş evde bir gece geçirmişler, odalarına girip çıkmışlar, koridorlardan geçmişler, kapı aralarından bakmışlar, fakat yaşlı adamların varlığını gösteren en ufak bir ize raslamamışlardı. Dahası, ev sahipleri de bu adamlarla ilgili hiçbir şey söylememiş, varlıklarının veya yokluklarının duyumsandığıyla ilgili hiçbir konuşma olmamıştı.

Ertesi gün garip olaylar sürmüş, kaldıkları odanın kapısı her çeyrek saatte bir bazen ürkekçe, bazen sertçe, bazen az, bazen sonuna kadar açılıp kapanmış; fakat hiç kimse ne kendilerine bir şey söylemiş, ne de özür dilemişti. Kapı açıldığında Goodchild ve idle konuşmakta, okumakta, yemekte veya uyumakta oluyorlar, kapı beklenmedik bir biçimde açılıyor, kafalarını kaldırdıklarında kimseyi göremiyor fakat kapının kapandığına tanık oluyorlardı. Günün sonunda bu olay en az ellinci kez yinelendiğinde Goodchild arkadaşına dönerek alaycı bir sesle: “O altı yaşlı adamla ilgili garip bir durum var galiba,” dedi.

Yine gece olmuş, 24 saattir yazmakta oldukları yazıların birkaç sayfası tamamlanmış, (şu anda okumakta olduğunuz öykü o notlardan çıkartılmıştır) her ikisi de yazmayı bırakmış ve gözlüklerini aralarındaki masanın üzerine koymuşlardı. Ev sessiz ve sakindi. Thomas idle yattığı yerde sigarasını içmekte ve havada oluşan duman halkalarını izlemekteydi.

Koltuğunda oturmuş, ellerini başının arkasına kenetleyip bacak bacak üstüne atmış, düşünceli bir sessizlikle oturan Francis Goodchild’m başının üzerinde de benzeri duman halkaları ışık aylaları görüntüsü vermekteydi.

Altı yaşlı adamın ana konuyu oluşturduğu minik konuşmalar ve düşünce yürütmeler bu sessizliği zaman zaman bozmaktaydı. Her ikisi de düşüncelere dalmış, uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken Goodchild ani bir davranışla saatine baktı ve onu kurmaya başladı, idle: “Saat kaç ?” diye sordu. “Bir” dedi, Goodchild.

Sanki bir buyruk almış ve derhal yerine getirilmesi gerekiyormuş gibi (ki o mükemmel otelde tüm istedikleri buyruk kabul edilip derhal yerine getiriliyordu) kapı açılmış ve altı yaşlı adamdan biri kapıda belirmişti. İçeri girmeyip kapıyı tutuyor ve bekliyordu. “Tom, altı adamdan biri., en sonunda!” diyen Goodchild şaşkınlığını fısıldayarak bastırmaya çalışmıştı.

“Buyrun” diye seslendi adama.

“Bir isteğiniz mi var, efendim?” dedi, yaşlı adam.

“Kimseyi çağırmadık.”

“Çan çaldı efendim.” Yaşlı adamın sesinde, kutsal ki lise çanından söz eder gibi bir vurgu vardı.

“Sanırım dün sizi görme onuruna erişmiştim,” dedi

Goodchild.

“Pek emin değilim efendim.” Yaşlı adamın sesinde hiçbir duygu izi yoktu..

“Galiba sen beni gördün, değil mi? “

“Gördüm mü ? Evet sizi gördüm. Fakat ben, beni hiç görmeyen başkalarını da görürüm.”

Soğukkanlı, ağırbaşlı ve solgun yüzlü yaşlı adamın ölçülü konuşması son derece yavaş ve özenle seçilmiş sözcüklerden oluşuyordu. Göz kapakları kafa tasına çivilenmişcesine kımıltısızdı, gözleri kır saçlarının arasından dışarı fırlamış devinimsiz iki ateş topu gibi bakıyordu.

Hava birdenbire soğumuş gibi geldi Goodchild’a ve titredi.

“Ruhlar beni yokladı galiba” dedi.

“Hayır efendim, görünürde kimse yok” dedi garip yaşlı adam.

Goodchild arkadaşına baktı, ama idle hâlâ yattığı yerden duman halkalarını izliyordu.

“Ne demek istiyorsunuz? ” dedi Goodchild.

“Sizi temin ederim ki ruhlar sizi yoklamadı.” dedi yaşlı adam.

Artık içeri girmiş, kapıyı kapatmış ve oturmuştu. Başka insanların yaptığı gibi eğilerek oturmamış, suya dalarcasına dimdik koltuğa gömülmüştü.

“Arkadaşım, idle ” diyerek Goodchild konuşmaya bir üçüncü kişiyi katmaya çalıştı.

“Bay idle’m hizmetindeyim,” dedi yaşlı adam ona bakmadan.

“Epeydir bu evde oturuyor olmalısınız,” dedi Goodchild.

“Evet efendim.”

“Acaba beni ve arkadaşımı bu sabah merakımızı çeken bir konuda aydınlatır mısınız? Evin yakınındaki şatoda suçluları asarlarmış galiba.”

“Doğrudur efendim,” diye yanıtladı yaşlı adam.

“Ölülerin yüzlerinin hep aynı yöne dönük olduğu doğru mu?”

“Yüzünüz kale duvarlarına dönüktür. Boynunuza ilmeği geçirdiklerinde kale duvarlarındaki taşlar büyük bir hızla genişleyip daralırlar. Beyniniz ve yüreğiniz de aynı biçimde genişler ve daralır. Sonra bir alev sarar çevrenizi, yer sallanır, şato paramparça olur ve havaya dağılır. Artık siz dipsiz bir kuyudan aşağıya hızla düşmektesinizdir,” diye anlatmaya başladı yaşlı adam.

Boynundaki papyon onu rahatsız etmiş gibiydi. Elini boynuna götürdü, papyonu tuttu ve başını sağa sola oynattı.

Ablak yüzünde eğri burnu, sanki bir kanca gibi burun deliğinden yüzüne vidalanmış gibiydi. Goodchild kendini son derece rahatsız duyumsamış ve daha önce serin olan hava birdenbire çok sıcak gelmişti.

“Çok etkileyici bir anlatım,” dedi yaşlı adama.

“Çok etkileyici bir deneyim,” diye yamtladı adam. Goodchild yine Thomas idle’ a baktı, fakat o büyülenmiş gibi yaşlı adama bakmakta ve hiç kımıldamadan yatmaktaydı. O anda Goodchild yaşlı adamın ateş toplarına benzeyen gözlerinden çıkan ateş kıvılcımlarının kendi gözlerine doğru aktığını, kendisinin bu gözlere elinde olmadan takılı kaldığını ve büyük bir gücün kendisini denetim altında tuttuğunu duyumsadı.

“Size anlatmam gerek,” dedi yaşlı adam dimdik ve ürkütücü bir biçimde Goodchild’m gözlerine bakarak.

“Neyi? ” diye sordu Goodchild, büyülenmiş gibi. “Nerede olduğunu. İşte orada!” diye gösterdi. Yukarıyı mı, aşağıyı mı, ileriyi mi, evin içinde bir yerimi, uzaklarda bir yeri mi gösterdiği hiç belli değildi. Yaşlı adam sanki parmağını gözlerinden saçılan ateş kıvılcımlarına batırıp yönü göstermişti ve bir ateş çizgisine dönüşen kıvılcımlar havada yok olmuştu.

“O bir gelindi” dedi yaşlı adam.

“Biliyorum, pastasından yedik ” diyerek ayağa kalkan Goodchild sendeledi.

“Bu oda çok havasız.”

O bir gelindi. Sarı saçlı, iri gözlü bir kızdı. Kişiliği zayıftı. Yaşamda hiçbir amacı yoktu. Zayıf, saf, beceriksiz ve çaresiz bir hiçti. Annesi gibi değildi. Daha çok babasına benzerdi. Annesi kendini garantiye almak için gereken her şeyi yapmış, daha o çocukken, ölen kocasından kalan tüm mirası üzerine geçirmişti. Ölen kocanın ciddi bir rahatsızlığı yoktu, yalnızca zavallı bir çaresizdi. İlgisizlik ve sevgisizlik onu bitirdi. Kocası ölür ölmez kadın eski sevgilisine koşmuştu. Bir zamanlar para uğruna bırakılan sevgili, şimdi o parayı eline geçirmek için her şeyi yapmaya hazır bir caniye dönüşmüştü. Bu para yitirdiği sevginin karşılığı olarak onun hakkıydı. Bu yüzden eskiden çok sevdiği kadının yanına döndü. Ona ilgi gösterdi ve tüm kaprislerine boyun eğdi. Her geçen gün daha kararlı bir biçimde, hakkı olduğuna inandığı paraya yaklaştığına inanıyor, sabırla kadının her dediğini yapıyordu.

Fakat hayır! Onu tam anlamıyla ele geçiremeden önce ne yazık ki beklenmedik bir olay oldu. Bir gece sevişirlerken kadın bir çığlık attı, ellerini başına götürdü, kaskatı kesildi, gözleri sabitleşti, bir süre hiç hareket etmedi ve sonra da öldü. Adam henüz ondan tek kuruş koparamamışken kadın ölüvermişti. Lanet ölsün, kendisine ikinci kez ihanet etmişti. Zaten ikinci beraberliklerinde ondan hep nefret etmişti, hep öç alacağı zamanı beklemişti, işte şimdi zamanı gelmişti. Onun ağzından, tüm mirasım zaten yasal varisi olan on yaşındaki kızma bıraktığına dair bir vasiyet hazırladı ve kızının vesayetini ve bakımını kendisine bıraktığına dair de bir not düşerek onun imzasını taklit etti. Mektubu kadının yastığının altına koyarken, ölümün sağırlaştırdığı kulaklara eğilerek:

“Bayan Gurur uzun zamandır kararlıyım, hak ettiğimi bana ödeyeceksin! Ölü ya da diri, er ya da geç!”

Artık yalnızca ikisi kalmıştı. Kendisi ve sarı püskül saçları, iri boş bakışlı gözleri ve saflığıyla babasının kopyası olan kız. Sevdiği kadını kendisinden alan adamın kızı. İşte söz ettiğim gelin bu küçük kızdı. Adam, onu eğitmeye karar verdi. Kimsenin bilmediği, eski, kasvetli, karanlık bir evde gözcülük etmesi ve eğitmesi için acımasız bir kadınla küçük kızı başbaşa bıraktı.

“Değerli bayan, işte size biçimlendirebileceğiniz bir kişilik ve kafa. Onu birlikte oluşturup biçimlendirmeye ne dersiniz?”

Kadın yüksek bir ücret karşılığında kızı eğitmeyi kabul etti ve işe başladılar.

Küçük kız tüm eğitimi boyunca adamdan korkmaya ve ondan kaçışı olmadığını kabullenmeye şartlandınlmıştı. Daha başlangıçtan itibaren o adamın gelecekte kocası olacağı, onunla evlenmekten başka hiçbir seçeneği olmadığı ve bu evlilikten kaçışının olanaksızlığı üzerine beyni yıkanmış, küçük kız da bu durumu kaçınılmaz bir yazgı olarak kabullenmek zorunda kalmıştı. Zavallı küçük kız ikisinin elinde zamanla biçimlenip sertleşen bir mum gibiydi. Kendisine uygun görülen rol ancak ölümle sona erebilecek kadar yaşamının gerçeği olmuştu.

On bir yıl boyunca o karanlık ev ve kasvetli bahçesinde yaşamıştı. Adam ve kadın küçük kıza hayat verebilecek olan her türlü ışık ve havayı engellemeye çalışarak onu göz altında tuttular. Evin geniş bacaları tıkanmış, küçük pencereleri perdelerle örtülmüş, girişteki sarmaşığın tüm evin ön yüzünü kaplaması sağlanmış, kırmızı yüksek duvarların çevrelediği bahçedeki meyve ağaçları daha koyu gölge yapsınlar diye hiç budanmamış ve otların tüm yürüyüş yollarını kapatmasına izin verilmişti.

Küçük kız, yalnızlık, acı, umarsızlık ve korku veren bir ortamda, çevreyle ilgili ürkütücü öykülerle iyice eve hapsolmaya zorlanmış ve en çaresiz anlarında sığınabileceği tek dostunun koruyucusu olduğu düşüncesine alıştırılmıştı. Kendisiyle ilgili tüm kararlar o yüce güç tarafından beynine işleniyor, değişmeyen tek gerçek, kızın güçsüzlüğü ve zavallılığı oluyordu.

Yirmi bir yaşından yirmi bir gün aldığı zaman koruyucusuyla üç  haftalık evli olarak dönmüştü o karanlık ve kasvetli eve. Eğitmen kadının görevine son verilmiş, bundan sonraki adımlarını tek başına atmaya kararlı olan adam genç eşiyle birlikte evlerine dönmüştü. Yağmurlu bir geceydi ve genç kadın eşikte durup kocasına dönerek:

“Ölüm saatinin tik taklarını duyuyorum. Sanki beni çağınyor,” demişti, yağmur damlalarının tahta pergolalara düşerken çıkardığı sesleri dinleyerek.

“Ya gerçekten çağırıyorsa dedi adam.

“Lütfen beni bağışlayın ve acımanızı benden esirgemeyin. Beni bağışlarsanız her istediğinizi yapmaya hazırım.”

Bu tümceler zavallı kızın durmadan yinelediği anlamsız şarkılar gibiydi. “Özür dilerim”, “Lütfen beni bağışlayın”, “Acımanıza sığınıyorum”.

Ondan nefret bile etmeye değmeyecek kadar değersizdi adamın gözünde. Fakat hâlâ adamın amacına varması için en büyük engeldi. Tamamlanması gereken işin artık zamanı gelmişti ve son darbeyi indirmeliydi.

“Salak kadın” dedi. “Derhal yukarı çık !”

“İstediğin her şeyi yaparım !” diye mırıldanarak buyruğu hemen yerine getirdi ve yukarı çıktı. Büyük giriş kapısının kapatılması biraz uzun sürdü. Evde çalışanların gündelik olarak gelip gitmesini ayarladığı için kapıyı sürgülemek adama kalmıştı. Artık evde yalnızdılar. Yukarıya çıkıp gelinin odasına girdiği zaman, onu, uzak bir köşeye büzülmüş, arkasındaki duvarla neredeyse tek vücut haline gelmiş, dağınık sarı saçlarının arasından kocaman gözleriyle korku içinde kendisine bakar bir durumda buldu.

“Neden korkuyorsun ? Gelip yanıma otursana.”

“Ne isterseniz yaparım efendim. Özür dilerim. Beni bağışlayın.” Her zamanki renksiz ses tonuyla konuşuyordu yine.

“Ellen, burada kendi el yazınla doldurman gereken bir kâğıt var. Sen bu işi yaparken uşaklar kesinlikle ne yaptığını görmeli. Okunaklı bir biçimde doldurduktan sonra odaya iki kişiyi çağır ve imzanı onların önünde at. Akşam ben gelinceye kadar göğsünde sakla ve yarın akşam yine bu odada birlikte olduğumuzda bana ver.”

“Ne isterseniz yaparım. Elimden geldiğince en dikkatli bir biçimde tüm dediklerinizi yapacağım efendim.”

“O zaman titremekten vazgeç.”

“Özür dilerim. Elimden geleni yapacağım.”

Ertesi gün genç kadın kendisine söylenenleri bir buyruk gibi yerine getirmek üzere çalışma masasının başına geçti. O, masasında acele etmeden, özenle çalışır, yazdıklarını kendi kendine yineler, anlamaya çalışmadan mekanik bir biçimde görevini yaparken; adam odaya giriyor, onu izliyor, karışmadan dışarı çıkıyordu. Akşam olup odalarına çekildiklerinde, adam ateşin yanında koltuğuna oturmuş düşünürken, kadın uzak köşedeki koltuğundan kalkarak çekingen bir biçimde ona yaklaştı ve göğsünde sakladığı değerli kâğıtları ona uzattı.

Bu kâğıtlar genç kadının ölümü durumunda tüm mal varlığının kocasına kalmasını güvence altına alıyordu. Adam, karısının gözlerinin içine bakarak yazdıklarının ne anlama geldiğini olabildiğince yalın bir dille ve ifadesiz bir tonla anlattı. Karşılığı, onaylayan bir baş sallamaydı. Bunu yaparken kadının beyaz giysisinin daha da solgun gösterdiği yüzündeki mavi gözleri irileşmiş ve kocasmın gözlerine dikilmişti. Sinirli bir biçimde giysisinin eteklerini iki elinin içinde büküp buruşturmakta ve kendisine verilecek buyruğu bekler gibi, hiç kımıldamadan kocasının önünde durmaktaydı.

Adam ayağa kalktı, kadının ellerini tuttu, gözlerinin içine daha da dikkatli bakarak

“Artık ölmelisin ! Seninle işim bitti,” dedi.

Kadın bastırmaya çalıştığı cılız bir çığlıkla yere çöktü. “Seni öldürmeyeceğim. Senin için yaşamımı tehlikeye atamam, fakat sen öleceksin.”

O geceden sonra günlerce ve gecelerce bu tümceler kâh fısıltıyla, kâh sessizce fakat sürekli olarak erkeğin soğuk ve acımasız gözlerinden kadının boş bakışlı gözlerine bir buyruk olarak aktı. Göz göze geldiklerinde bir bakış, uykuya dalarken bir fısıltı, anlamsız özür dilemelerine bir yanıt oluyor ama hiç değişmiyordu. “Ölmelisin !”

Korkunç karanlık gecelerin sabahında, güneşin ilk ışıkları odaya süzülürken kulağına hep aynı tümce fısıldanıyordu: “Yeni bir gün ve sen hâlâ ölmedin. Ölmelisin!”

Kimsenin uğramadığı bu kasvetli köşkte bir ölüm kalım savaşı verilmekteydi. İkisinden biri kesin ölecekti. Adam, tüm gücüyle, kadında yıllar boyunca oluşturduğu zayıf kişiliğe odaklanmış, benliğini yok ettiği kadının bedenini de yok etmeye çalışıyordu. Zaman zaman kendisine yalvararak uzanan kolları sert bir biçimde tutuyor, kadının gözlerinin içine bakarak onu ölümcül buyruklarla boğuyordu: “Öl! Öl! Ölmelisin! Neden halâ ölmedin ?”

Fırtınalı bir sabah, güneş doğmadan beklenen son geldi. Saat 4.30 sularında olmalıydı. Bütün gece, uykusundan korkuyla çığlık atarak her uyanışında bir el kadının ağzını kapatmış ve kulağına ölümcül buyrukları fısıldamıştı. Yataktan sürünerek inen kadın odanın bir köşesine büzülmüş, karmakarışık bir yün yumağını andıran saçlarının arasından korkuyla adama bakarken, o, her zamanki koltuğunda, çatık kaşları, korkunç gözleriyle kadına ölüm iletilerini gönderiyordu. Karanlık geceden kurşuni tana geçilirken kadın yerde sürünerek erkeğe doğru ilerlemeye başladı. Titreyen ellerini ona doğru uzatarak:

“Bağışla beni! Yaşamama izin ver! Ne istiyorsan yaparım,” diyerek inledi.

“Ölmelisin!”

“O kadar kararlı mısın? Benim için hiç umut yok mu?”

“Öl!”

Kocaman gözlerindeki korkulu bakış önce kırgınlığa, sonra umarsızlığa, sonra da ölümün donuk ifadesizliğine dönüştü. Beklenen son gelmişti. Adam pek emin olmadan güneşin ilk ışıklarına kadar yerinde oturdu. Kadın ayaklarının dibinde cansız yatıyor, fakat o sabırla bekliyordu. Hiçbir yaşam belirtisi göstermeyen kadının cansız ak saçlarında, güneşin camdan süzülen ilk ışıkları değerli taşlar gibi kırmızı, mavi, yeşil, mor pırıltılarla oynaşıyordu.

Öldüğünden iyice emin olduktan sonra adam onu yerden kaldırarak yatağına yatırdı. Kadını sade bir törenle köşkün bahçesine gömen adam artık tüm sıkıntıları geride bırakmış, hak ettiğine inandığı her şeyi ele geçirmişti. Artık gezmek, görmek, dünyayı tanımak istiyordu. Aslında parası onun için çok önemliydi. (Ona kavuşmak için nelere katlanmamıştı ki!) Boşuna harcamayı düşünemezdi, fakat bu uğursuz evden uzaklaşmak ve çektiği sıkıntılardan kurtulmak için yola çıkmadan evi satmak istiyordu. Bakımsız ve kasvetli haliyle iyi bir fiyata satamayacağmı düşündüğü için bahçeyi düzenlemek, evi tümüyle kaplamış olan sarmaşığı budamak ve yürüyüş yollarım kapatmış olan yaban otları temizletmek için birkaç adam tuttu.

Kendisi de onlarla birlikte çalışıyor, hatta onlar gittikten sonra bile çalışmayı sürdürüyordu. Bir güz akşamı, (karısının ölümünden beş hafta sonra), adamlar gitmiş, o ise elinde orak, hâlâ çalışmaktaydı. “Artık bıraksam iyi olacak, hava iyice karardı,” diye düşündü. O kasvetli evden nefret ediyordu. Verandaya açılan kapı tıpkı onu yutacak bir mezar gibi kapkaranlıktı. Doğrulup bu ilençli eve baktığı zaman geniş dalları karısının öldüğü gelin odasına kadar uzanmış olan ağaçta ani bir kıpırtı duyumsadı. Başım kaldırıp baktığında dalda tünemiş genç bir erkekle göz göze geldi ve ürkerek geriye bir adım attı. Uzun açık kumral saçları omuzlarına dağılmış, 20 yaşlarında (karısıyla aynı yaşta) ince yapılı bir delikanlı yaprakların arasında oturuyordu. Dal sallandı, çatırdadı ve delikanlı aşağıya atladı. Adam onu yakasından tutarak “Sen hırsız mısın?” diye bağırdı. Delikanlı kolunu sert bir biçimde savurarak yakasını adamın elinden kurtardı ve dehşet içinde “Salon bana dokunma, Şeytan bile senden daha iyidir” diye haykırdı. Her ikisi de karşılıklı durmuş, her an kavgaya hazır, hırsla birbirlerine bakıyorlardı.

Delikanlının gözlerindeki garip bakışı ölmeden önce karısının gözlerinde de görmüştü adam. Elinde orak donakalmış, bu bakışı çözmeye çalışıyordu.

“Ben hırsız değilim, olsam bile senin tek kuruşunu çalmazdım! Sen bir katilsin! “

“Ne diyorsun sen? “

“Şu dala ilk kez 4 yıl önce tırmandım. Onu gördüm, onunla konuştum. Daha sonra birçok kez görüştük ve bana pencereden bunu verdi”

Delikanlı adama siyah bir kurdeleye bağlanmış bir tutam saç gösterdi, karısının mısır püskülü saçlarından kesilmiş ve içinde bulunduğu ruhsal durumu yansıtan siyah kurdeleyle bağlanmış bir tutam beyazımsı sarı cansız saç.

“Onun yaşamı bir ölünün arkasından sonsuza dek yas tutanların yaşamı gibiydi. Ölen kendisiydi. İkimizden başka kimse onun yaşadığını bilmiyordu. Bana verdiği bu saç tutamı onun yaşarken öldüğünün “kanıtıdır. Eğer onu daha önce tanımış olsaydım belki senden kurtarabilirdim. Ben bu ağaca ilk tırmandığımda o çoktan ölümün ağlarına yakalanmıştı ye o ağları parçalamaya benim gücüm yetmedi.”

Delikanlı sözlerini bitirince birden ağlamaya başladı; önce sessiz ve umarsızca, daha sonra hıçkırarak, duygularını ağlayarak anlatırcasına;

“Katil! Onu geri getirdiğin gece ben o ağaca tırmandım. Kapıda kendisi için çalan ölüm saatinden söz ettiğini duydum. Daha sonraları üç kez daha onunla odaya kapandığını ve onu yavaş yavaş ölüme sürüklediğini bu ağaçtan izledim. Cinayetinin en canlı kanıtı benim. Onu nasıl öldürdüğünü tam olarak çözemedim, fakat seni darağacında görene kadar izindeyim. Ondan kurtuldun ama benden kurtulamayacaksın. Onu seviyordum ve sen onu öldürdün. Hiçbir güç seni celladın elinden kurtaramayacak. Asılana kadar benden kurtulamayacaksın. Katil! Onu seviyordum ve sen onu benden aldın!”‘

Aşkını ve nefretini hıçkırıklarıyla anlattıktan sonra delikanlı bahçe kapışma yöneldi. Vücudunun ve yüzünün her hareketi, adama duyduğu öfke ve nefreti en açık biçimde gösteriyordu. Ağaçtan inerken başından şapkasını düşürmüş ve yeniden almamıştı. Adam önünden geçip kapıya, doğru yürüyen genci gözleriyle izledi. Yerinden hiç kımıldamadan elindeki orağı gencin başına hedefledi. Şapkasız baş tok bir sesle orağın hedefi oldu, ortadan ikiye yarıldı ve genç adam kanlar içinde yüzükoyun yere kapaklandı.

Her şey bir anda olup bitmişti. Yıllarca tasarladığı, sabırla adım adım uyguladığı ve sonunda ulaştığı yengi, bir anlık öfke sonucu yenilgiye dönüşmek üzereydi. Kendisini tehlikeye atmadan, hiçbir zaman katısı gözüyle bakmadığı “gelin “den kurtulmuş, yıllarca özlemini duyduğu servete kavuşmuş, fakat şimdi kendisine hiçbir şey kazandırmayacak olan bir ölüm yüzünden darağacının ipini boynuna kendisi geçirmişti. Ayrıca da, kendini içinde yaşamaya dayanamayacağı korku ve ölüm kokan eve mahkum etmişti. Delikanlının cesedini bahçede bir ağacın dibine gömdü ve cinayetin ortaya çıkması korkusuyla evi satmaktan vazgeçti. Evin işlerini yapmaları için yaşlı bir çiftle anlaşarak, kendisi için bir karabasana dönüşen bu yerde korku ve nefretle yaşamayı sürdürdü, işin en zor yanı bahçeyle ilgilenmekti. Bahçeyi bakımlı halde mi tutsun, yoksa eskisi gibi otların sarmasına izin mi versin, bir türlü karar veremiyordu.

En sonunda bir orta yol buldu. Bahçeyi boş zamanlarında ilgileneceği bir uğraşı olarak seçti ve yaşlı yardımcısını kendisi olmadan bahçede hiçbir şey yapmaması konusunda uyardı. Cesedi gömdüğü ağacın çevresine dallardan yaptığı küçük kulübe zaman zaman evin havasından bunaldığı veya bahçe işlerinden yorulduğunda, kendini güvenlikte duyumsayarak oturduğu bir sığmak olmuştu.

Mevsimlerin doğaya ve ağaçlara getirdiği değişiklikler ona içinde bulunduğu tehlikenin çeşitli boyutlarını anımsatıyor gibiydi. Dibinde cesedin gömülü olduğu ağaç, baharda dalları ve yapraklarıyla sanki delikanlının dalda otururken yapılmış bir yontusu gibi görünmekte, güzün yapraklarını dökerken kanlar içinde yerde yüzükoyun yatışının resmini çizmekteydi. Ağaç sanki yapraklarını özellikle delikanlının öldürüldüğü ve cesedinin gömülü olduğu bölgeye dökmekte gibiydi. Rüzgârda sallanan dallar cinayeti gören bir kimsenin tehditle sallanan elleri ve parmakları oluyor, ayışığında ağacın gövdesi bir hayalete dönüşerek adama işlediği cinayeti anımsatıyordu. Yoksa yaprakların kırmızısı delikanlının cesedinden ağacın köklerine geçmiş, gövdesinden yapraklarına süzülmüş kan mıydı? Neden ağacın dalları her geçen yıl daha sıklaşıp, birbirinin içinden geçerek onun rüzgârla sallanan dallarda oturan bir yontusunu oluşturmuştu?

Adamın için önemli olan tek şey köle ticareti ve altın tozu kaçakçılığıyla sürekli artan servetiydi. Ortak çalıştığı köle tüccarları ve gemicilerin ileri sürdüğüne göre serveti on yılda on iki katına çıkmıştı.

Tüm bu olaylar bundan yüzyıl kadar önce gerçekleşmişti. O zamanlarda insanlar ortadan kaybolabiliyor ve fazla araştırma yapılmadan unutuluyordu. Zamanla gencin kim olduğunu ve kayboluşuyla ilgili araştırma yapıldığını öğrenmişti, ama olay sonuçlanmadan kapatılmış ve unutulmuştu.

Aradan geçen on yıl boyunca bahçedeki ağaç düzenli olarak her mevsim, gencin ölümüyle ilgili belirtileri veriyor, adama işlediği cinayeti sürekli anımsatıyordu. Fırtınalı bir gecede çakan bir şimşek ağacı yanncaya kadar, yaşam aynı devinimlerle aktı gitti. Haber kendisine sabahleyin evin yaşlı kahyası tarafından verilmişti. Ağaç köküne kadar boydan boya ikiye yarılmış, bir parçası dallarıyla evin çatısına yaslanmış, öbürü bahçe duvarını yıkarak bir oyuk oluşturmuştu. Çevreden olayı duyanlar koşup gelmiş, bu oyuktan bahçeye girmiş, ağacı incelemekte ve fikir yürütmekteydiler. Artık yaşlanmış olan adamın yıllardır bastırmaya çalıştığı tüm korkular bir anda canlanmıştı. Kendi kendini yatıştırmaya çalışarak derhal duruma el koydu ve bahçeye doluşan gittikçe artan sayıda insanı dışarı çıkartarak ne yapabileceğim düşünmeye başladı. Ağaca duyulan ilgi bitmiyordu ve adam kaçınılmaz ölümcül yanlışı yapmak zorunda kaldı. Çok uzaklardan olayı duyup inceleme yapmak üzere oraya gelmiş olan bilim adamlarına hayır diyemedi ve onları içeri alarak ağacı incelemelerine izin verdi.

Adamlar ağacı incelemekle kalmayıp toprağı kazarak köklerini de incelemek istediler. Hayır! Buna izin veremezdi. Kendisi yaşadığı sürece ne o ağacın köklerine, ne de dibindeki toprağa kimse el süremezdi. Kendisine önerilen parayı geri çevirdi. İstese bir imzayla o adamların tümünü satın alabilirdi. Onlara bahçe kapısını gösterdi ve kapıyı arkalarından kilitleyip sürgüledi. Onları bir daha görmek istemiyordu.

Fakat bilim adamları kararlıydı. Böyle bir olaya çok sık rastlamıyorlardı ve kesinlikle o toprağı ve kökleri incelemeliydiler. Her ücretini alışında yetersizliğinden yakınan yaşlı kahyaya rüşvet verdiler ve o gece sessizce lambaları, kazmaları ve kürekleriyle bahçeye girip çalışmaya başladılar.

Adam artık gelin odasında değil, evin başka bir bölmesinde yatıyordu; fakat düşünde kazmalar kürekler görerek dehşet içinde uyandı. Gördüğü karabasanın etkisinde kan ter içinde ağacın olduğu taraftaki bir pencereye koştu.

Gerçek oradaydı. Daha önce kendisinin kazdığı çukur yeniden açılmış, adamlar gördüklerini merakla incelemekteydiler. Lambalardan süzülen cılız ışık çukuru aydınlatıyordu. “Kafası yarılmış,” dedi biri. “Kemikler de burada,” dedi bir başkası. “Şu paçavralar giysi galiba. Bu paslı orak da cinayet aracı olmalı,” dedi üçüncüsü küreğiyle top­raktan aracı çıkartırken.

O günden sonra adam bir hafta göz altında tutuldu, hiçbir yere gitmesine izin verilmedi ve gerekli belgeler tamamlanarak tutuklandı.

Durum yavaş yavaş ortaya çıktı. Kanıtlar ve bilgiler toplandıkça bilmecenin parçaları yerine yerleştiriliyor, esrar çözülüyordu. Adalet gecikmiş olmanın öcünü alırcasına onu işlemediği cinayetten de suçluyordu. Yeni gelini odasında zehirleyerek öldürmüş olmalıydı. Kendisine zarar vermemek için sabırla yıllarca hazırladığı ve uyguladığı doğal ölüm tasarısı, bir cinayet olarak üzerine yükleniyordu.

Hangi cinayetten daha önce yargılanacağı kesinleşmemişti, fakat bu kana susamış adamlar gerçek suçluyu bulmuş ve onu asmaya karar vermişlerdi! Parası onu kurtaramadı ve asıldı. İşte ben o adamım ve size anlattığım asılma olayı bundan yüzyıl önce karşıda gördüğünüz Lancaster Şatosu’nda benim başıma geldi.

Bu korkunç itirafı duyan Goodchild ayağa fırlayıp bağırmaya çalıştı. Fakat siyahlar içindeki yaşlı adamın gözlerinden kendi gözlerine akan alev dalgası onu adeta oturduğu yere mıhlamıştı; ne kımıldayabiliyor, ne de sesi çıkıyordu. Tam o anda saatin ikiyi çaldığını duydu ve yaşlı adamlardan ikincisi aniden beliriverdi.

Aynı giysi ve görünümde iki yaşlı adam! Aynı gözler, aynı bakışlar, aynı burun, aynı ablak yüz! Aynı anda konuşuyorlar, aynı ses tonu havada çınlıyor ve aynı alev dalgaları Goodchild’m gözlerine iki katı güçlü olarak akıyordu. Kopyası özgün olandan hiçbir ayrım göstermiyor; ne ses, ne de görüntü daha zayıf gelmiyordu. Kopyası da aslı kadar gerçekti!

“Siz dün saat kaçta gelmiştiniz? “

“Altıda.”

“Ve sizi altı siyahlı adam karşılaşmıştı.”

Beni astıktan sonra bedenimi anatomi dersinde incelemeye aldılar.
Kemiklerimi tellerle bir araya bağlayıp iskeletimi anatomi derslerinde kullanmaya başladıkları zaman gelinin öldüğü evin “perili” olduğu söylentisi yayılmaya başladı. Evet, artık orası bir perili köşktü. Ben hep oradaydım.

Biz oradaydık. Ben ve gelinim. Her gece bu şöminenin yanında oturuyordum. O yerde sürünerek bana doğru ellerini uzatıyor ve “yaşa”diyordu. Artık konuşan ben değildim, oydu. Gece yarısından tan ağarıncaya kadar sürekli bana fısıldıyordu “Yaşa!”

Genç adam da oradaydı. Dışardaki ağacın dallarında oturuyor, ağaç
sallandıkça ay ışığında onun da bedeni bir görünüyor, bir görünmez oluyordu. O hep orada, her gece başına saplanmış orakla sessizce bana bakıyor, benim acı çekmemi izliyor, sanki ruhumun erince kavuşmaması için görevlendirilmiş bir gardiyan gibi gözcülük yapıyordu.

Bu ay benim yaşamdan uzaklaştırıldığım ay. Gelin odası boş ve sessiz, fakat 10 yıl huzursuz ve korkuyla yaşadığım oda öyle değil. Ben her gece saat birden başlayarak her saat başı çoğalıyorum. Saat ikiyi vurduğunda 2, üçü vurduğunda 3 ruh oluyorum ve bu durum öğlen on ikiye kadar sürüyor. Neden 12? Gelinimin servetini 12 katma çıkartmıştım ya; işte acılarım da, ruhum da 12’yle çarpılıyor her gece. Öğlen 12’den gece 12’ye kadar korku ve acıyla bu evin içinde köşe bucak saklanarak celladın bizi asmasını bekliyoruz. Ve gece 12’de cellat hepimizi asıyor.

Lancaster Şatosu’nun duvarlarına dönük 12 idam mahkumu. Acımız 12’ye katlanıyor ve her gün, her gece bu acı ve korkuları yeniden yaşıyoruz.

Ruhum gelinin odasına ilk girdiğinde anladım ki bu acı sonsuza dek sürecek. Ancak bu olayı iki canlıya aynı anda anlatabilirsem ve saat birden ikiye kadar her ikisi de beni uyumadan dinlerlerse ilenç üzerimden kalkar ve ben de erince kavuşabilirim. Yıllardır gelin odasına iki kişinin gelip kalmasını ve bir gece olsun saat 1 ‘i vurduğunda ikisinin de uyanık olmasını bekledim.

En sonunda bir gün, bu odanın, perili olduğunu duyup merakla bir serüven yaşamaya gelen iki kişi tarafından tutulduğunu duydum. Saat 12’de bir yıldırım çaktı ve ben şömine bacasından içeri girdiğimde onlar da merdivenlerden çıkıyorlardı. Birisi 45 yaşlarında, kel, neşeli ve hareketli bir adamdı. Öbürü 10 yaş daha gençti. Bir sepet içinde yiyecekler ve şişeler getirmişlerdi. Elinde yakacak odunla bir kadın onları izliyordu. Kadın ateşi yaktıktan sonra neşeli adam onu geçirmek üzere odadan çıktı ve kahkahalar atarak yine içeri girdi.

Kapıyı kilitledi, sepettekileri çıkardı, bardakları doldurdu ve birlikte ateşin karşısında yiyip içmeye başladılar. Yemekleri bitince ceplerindeki silahları çıkarıp masanın üzerine koydular; şimdi, ateşin karşısına oturmuş, yabancı marka pipolarını tüttürüyorlardı.

Birlikte yolculuk etmekteydiler ve dolayısıyla konuşacak çok ortak konuları vardı. Konuşmalarının tam ortasında genç olan öbürüne, her zaman serüvene hazır olduğunu ve hiçbir şeyden korkmadığını söyledi. “Sandığın gibi değil,” diye yanıtladı öbürü. “Hiçbir şeyden korkmaz gibi görünebilirim ama aslında kendimden çok korkarım.” Arkadaşı bu yanıt karşısında biraz şaşkın, ne demek istediğini sordu.

“Şunu demek istiyorum. Buraya varlığı kesinleşmemiş bir hayaleti araştırmaya geldik. Eğer yalnız olsaydım, düş gücüm bana ne oyunlar oynardı ve duyularıma ne kadar güvenebilirdim bilmiyorum. Fakat başkasıyla birlikte, özellikle seninle olunca, evrenin tüm hayaletlerini araştırabilirim”

“Senin için bu kadar önemli olduğumu düşünmemiştim,” dedi genç olan.

“Gerçekten önemlisin. Sen olmasan bu geceyi burada geçirmeye cesaret edebilir miydim bilmiyorum,” dedi önder konumundaki hayalet avcısı.

Saat 1 ‘e geliyordu. Genç hayalet avcısının başı gittikçe düşmekte, gözleri kapanmaktaydı. “Uyanık kalmalısın, Dick,” dedi önder olan, heyecanlı bir biçimde. “Gecenin erken saatleri en kötüsüdür.” Öbürü başınıı dik tutmaya, uyanık kalmaya çalıştı. Fakat başaramadı.

“Dick, uyan, uyanık kalmaya çalış!”

“Yapamıyorum, elimde değil. Garip bir güç beni etkisi altına almış gibi. Gözlerimi açamıyorum”

Arkadaşı genç hayalet avcısına korku içinde baktı ve ben de aynı korku içinde saatin biri çaldığını ve genç adamın benim etki alanıma girdiğini ve üzerimdeki ilenç dolayısıyla onu uyutmak zorunda kaldığımı duyumsadım.

“Kalk ve yürü Dick” diye bağırdı önder. “Kalkmaya çalış!”

Üzerine miskinlik çökmüş olan genç adamı sarsmak, uyandırmaya çalışmak boşunaydı artık. Saat biri vurmuş, büyü etkisini göstermiş,
denetimim dışında onu ben uyutmuştum. Bu, benim sonsuza dek sürecek ilencimdi.

Artık daha yaşlı olanla yalnız kalmış ve ona görünmüştüm. Büyülenmiş gibi bana bakmakta olan adama ilençlenmiş bir hayaletin öyküsünü, hiçbir işe yaramasa da bir kez daha anlatmaya başladım. Acı ve umarsızlıkla görüyordum ki saat biri vurduğunda uyanık kalabilecek iki insanoğlunu hiçbir zaman bulamayacaktım. Ben görünmeden önce hep biri uykuya dalacak, ben öbürüne acı içinde öykümü anlatacağım, fakat beriki beni ne gördüğü, ne duyduğu için ilenç çözülmeyecek, saat ikiden sonra çoğalmaya başlayacağım ve acılarım da katlanarak çoğalacak. Ben bu ilenci sonsuza dek taşıyacağım. Acılar! Acılar! Sonsuz acılar içinde!!!

İki yaşlı adam (Goodchild ve idle) bu acılı sözleri duyduğunda, Goodchild birdenbire anladı ki hayaletin ilenç öyküsünü anlattığı bir saat boyunca idle büyülenmiş bir biçimde uyumuş ve öyküyü yalnızca kendisi dinlemişti.

Bu korkunç gerçeği anladığında, dehşet içinde ayağa kalkmaya ve hayaletin gözlerinden gözlerine akan büyüleyici kıvılcım selinden kurtulmaya çalıştı. Idle’ı yattığı yerden kaldırarak hızla odadan çıkardı ve birlikte merdivenlerden aşağıya indiler.

“Ne yapmaya çalışıyorsun, Francis? Benim odam bu katta değil ki. Beni niye taşımaya çalışıyorsun? Koltuk değneğimle yürüyebildiğimi biliyorsun.”

Goodchild Idle’ı bırakırken hâlâ dehşet içindeydi.

“Ne oluyor Francis? Beni niye ite kaka bu kata indirdin? Neden kaçıyoruz? Beni bir şeyden kurtarmaya çalışır gibisin.” diye uyku sersemi bir huysuzlukla sorulari sıralamaktaydı.

“Karalar içindeki yaşlı adam!, hayır iki yaşlı adam!” diye dehşet içinde bağırdı Goodchild.

“Yaşlı kadın demek istiyorsun herhalde” diye yanıtlayan Idle merdivenlere doğru sendeleyerek ilerlemeye başladı; korkulukları  tutarak yavaş yavaş yukarı çıkıyordu ki Goodchild arkasından seslendi.

“İnan bana Tom, sen uykuya daldıktan sonra

“Haydi canım sen de. Ben gözümü bile kırpmadım!”

Birçok insan gibi, uyukluyor olmasının yüzüne vurulmasından son derece rahatsız olan idle uyumadığını ileri sürmekteydi. Benzer bir rahatsızlığı, Goodchild da anlattığı öyküye Idle’ın inanmaması yüzünden yaşadı. Saat biri vurduğunda yalnızca Goodchild’a görünen, ikiyi vurduğunda iki tane olan yaşlı adam öyküsü Idle’m kafasını iyice karıştırmış, ayrıntılara girilince böyle bir şeyin olamayacağını düşünmeye başlamıştı.

Goodchild’ın düşgücünün iyi çalıştığını, evde gördükleri bazı eşyalar, resimler ve kasvetli havanın kendisini etkilediğini, yedikleri düğün pastasının da yardımıyla Goodchild’ın düş gördüğünü ve ortaya iyi bir hayalet öyküsü çıkardığını söyleyen idle saat 1 le 2 arasında uyuyakaldığını hiçbir zaman kabullenmedi. Daha sonra odalarına gitmek üzere birbirlerine iyi geceler dilediklerinde, her ikisi de birbirlerine biraz kırgın gibiydiler. Goodchild otel olarak kullanılan o eski evin havasından ve orada yaşadıklarından esinlenerek şu anda okumakta olduğunuz bu öyküyü yazdı, İdle ise, arkadaşının anlattıklarına hiçbir zaman inanmadı ama yazdığı öyküyü çok beğendi.

Charles Dickens – Gizemli Öyküler

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 11 Ortalaması: 3.5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir