Skip to main content

Gerçek Bir Kahramanlık Hikayesi Fedai Osmancık Taburu III. Bölüm

Gerçek Bir Kahramanlık Hikayesi Fedai Osmancık Taburu III. Bölüm

Fransız Kabadayısı

Fakat bunlara akıl erdirilmeyecek bir şey de yok. Çünkü bana bu gayret ve cesareti veren sadece vatan sevgisidir. Türk kanı taşıyor olmamdır. Damarlarında hakikî Türk kanı taşıyan herkes, ister köylü, ister benim gibi muhallebici bir İstanbul çocuğu olsun icab ettiği zaman, cengaver dedelerinden yegâne miras kalan savaşçılık meziyetini gösterir. Hattâ istemese bile gösterir. Bilmeden, farkına varmadan en yaman bir savaşçı olur çıkar. Çünkü onu, bu harekete Tanrının Türk’e bir lütfü olan cengaverlik kanı sürükler.

Nasıl ki ben de İsviçre de okurken, pek yumuşak biraz korkak tabiatlı olduğum halde bayrağımla alay eden iri yarı üniversiteli bir Fransız arkadaşımı bir yumrukta göle yuvarlamıştım. Halbuki başka zaman olsaydı ben ona el kaldırmak değil ya, böyle bir şeyi bile aklımdan geçirmekten korkardım. Çünkü bu Fransız delikanlısı benden pek iri re kuvvetli idi. Sonra serkeşti. Herkesle kavga ederdi. Şimdiye kadar kimseden dayak yediğini ne görmüş, ne işitmiştik. Bana gelince, Ben halim selim kendi halinde bir talebe idim. Bir kediyi bile cesaretle kovaladığım olmamıştı. Böyle, olmamda, bana yaşatılan hayat sebep olmuştu. Annem bana, pek düşkün olduğundan ne soğuğa, ne sıcağa çıkarırdı. Kötü laflar işiteceğim, dayak yiyeceğim, diye beni başka çocuklarla da oynatmazdı. Yani tam mânası ile muhallebici çocuğu olarak büyütülmüştüm.

Hele dadım da Akarapların, zenci çocuklarını kaçırırken gösterdikleri vahşeti anlatırken Araplara karşı da derin bir korku duymuştum. Bu korkuyu üzerimden zor attım. Irak çöllerine gönüllü olarak geldiğimden ancak üç ay geçtikten sonra Araplardan korkmaya başladım. Şimdi en azılı Arap Bedevileriyle gözümü kırpmadan savaşıyorum. Fakat korku ile geçen bu üç aya hâlâ yanarım. Demek ki bir erkek çocuğunu nazlı büyütmek hiç de iyi değildir. Eğer bu çöllerden sağ salim kurtulmam mümkün olup da evlenirsem çocuğumu böyle büyüteceğim. Hayatın zorluklarına, onu küçükten alıştıracağım. Ona korku verici masallar değil, irade, cesaret ve azim aşılayan, güçlüklerin her zaman yenileceğini gösteren hakikî vakalar anlatacağım. Zaten ben de bu hatıralarımı bunun için yazıyorum. Eğer alın yazımda bu çöllerde şehit olmak varsa bu defterim, Türk çocuklarına bir yadigâr olabilir.

Bakın, Arap dadı istemeyerek beni nasıl korkak alıştırmıştı. Onun hayat macerası şu idi. Köleliğin, yani insanları köle etmenin ne kadar fena olduğunu göstermek için Şataret dadının anlattıklarını aynen buraya kaydediyorum.

Şataret dadı, hayat macerasını anlatmadan evvel bir tuhaf olur, Gözlerinin akı döner, sesi titrer, gözlerinde bir ıslaklık belirir, macerasının ortalarına doğru bu ıslaklık, göz yaşları halinde siyah çehresinden dökülürdü. Şimdi sözü Arap dadıya bırakıyorum:

– Küçük bey, neden hem beni, hem kendini efkârlattırmak istersin. Ben her şeyi unuttum. Hattâ ümidimi bile kaybettim.

– Ne olur dadıcığım anlat. Çünkü bunlar hakikî vakalardır. Masallar bana pek yavan geliyor. Hem anlatırken rahatlıyorsun..

Hakikaten Şataret dadı anlatırken ağlar, derin derin iç çekerdi amma, anlattıktan sonra ferahlardı.

– Küçük beyim, diye anlatmaya başlardı. Memleketimin ne taraf olduğunu bilmiyorum. Ölen rahmetli babanın söylediğine göre Afrika içlerinden kaçırılmışım. Fakat neresidir. bilmiyorum. Hatırlayabildiklerim şunlardır:

– Evleri kamışlardan yapılmış bir köyde oturuyorduk. Babamı ve ne iş yaptığını, yani nasıl geçindiğimizi hatırlamıyorum. Yalnız annemi hatırlıyorum. Sıcak bir memleket olacak ki, herkes hemen hemen yarı çıplak gezerdi. Bir gün köyde bir haber dolaştı:

– Arap satıcılar geldi.

Bu haber köyde hem sevinç, hem de korku uyandırmıştı. Çünkü akarap, olan bu satıcılar köye boncuk, kumaş gibi eşyalar getiriyorlar, bunları vererek karşılığında bizim köyden bir şeyler alıyorlardı. Dedim ya, ne aldıklarını hatırlamıyorum. Yalnız getirdikleri renkli boncuklar bugün gibi hatırımdadır. Alış veriş olacağı için seviniyorlardı. Fakat bu adamların aynı zamanda küçük çocukları kaçırdığı düşünülerek korkuluyordu. Annem bana sıkı sıkı tenbihte bulundu: ,

– Artık evden dışarı çıkmak yok. Geceleri annemin koynunda yatıyordum. Kapılar sıkı sıkı kapanıyordu.

Akaraplar köyde günlerce kaldılar. Alış verişlerini yapmışlardı. Artık dönmeleri lâzımdı. Fakat bir tülü gitmiyorlardı. Çünkü onlar esas ticaretlerini henüz yapmamışlardı. ”Ortada kaçıracak çocuk bulamıyorlardı. Zira herkes çocuklarını evlerine kapamışlardı. Canımız sıkılıyordu Bir gün annem ağlayarak bana şunları söyledi:

– Kızım, canın sıkılıyor amma, biraz daha sabır et. Annesini dinlemeyen iki çocuk bugün dışarı çıkmış. Araplar hemen ikisini de kaçırmış. Zavallıların annelerini görme! Dövünüp saçlarını yoluyorlar. Sakın ha anladım, dışarı çıkayım deme. Bu Araplar pek fena insanlardır. Kaçırdıkları çocukları uzaklara götürüp satıyorlar. Bir daha buralara dönmüyorlar. Sonra ben sensiz ne yaparım.

Annem kaçırılan çocukların isimlerini de söylemişti. Bunlar benim, her zaman oyun oynadığım arkadaşlarımdı. Fakat şimdi isimlerini hatırlamıyorum bile..

– Annem bana bunları ağlayarak söyleyince ona söz vermiştim:

– Senin dizinin dibinden bile ayrılmam.

Ben de o zamanlar pek küçük olduğumdan korku ile titrıyor:

– Şataret dadı, diyordum. Söz veriyorum ben de sokağa çıkmam. Bak göreceksin; yarın seni: “Sokağa çıkacağım” diye hiç üzmeyeceğim….

Reşat İleri – Kahramanlar Dergisi – 1954

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 2]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir