Acılarla Dolu Bir Hikaye “Sirayet”
Mart 1915–Erzurum
Alman subaylardan birisi Tevfik Salim Bey’e şiddetle itiraz etti;
–Bu yöntemi biz denemedik mi sanıyorsunuz? Dünyada henüz yapılamamış bir şeyi burada nasıl yapacaksınız? Bahsettiğiniz bu aşı sağlam insana tifüs bulaştırmaktan başka bir işe yaramaz! Ben böyle bir aşıyı vurulmayı kendi adıma reddedeceğim!
On gün önce tifüsten hayatını kaybetmiş olan Hafız Hakkı Paşa’nın yerine göreve gelmiş olan Üçüncü Ordu Kumandanı Mahmut Kamil Paşa bu itirazı yersiz bulmuştu. Sözü tifüs aşısının fikir sahibi olan Ordu Baştabibi Tevfik Salim Bey’e verdi.
–İstanbul’dan yola çıkmadan önce Tabip Reşat Rıza Bey’le bu konuda uzun araştırmalar yaptık. İnsan kanından tifüs aşısı üretmekten başka çaremiz yok. Aksi halde bütün askerlerimizi, cepheyi ve savaşı tamamen kaybedeceğiz. Ve hatta belki de tüm Erzurum ahalisi yok olacak. Sadece ahaliden her gün yüze yakın insan hayatını kaybediyor tifüs yüzünden.
Mahmut Kamil Paşa aynı fikirde olduğunu anlatırcasına başını sallayarak;
–Bu çalışma için eksiklerinizi gidererek bir an evvel bir çare bulunuz Tevfik Bey.
–Emredersiniz, müsaadenizle çalışmalara başlamalıyım, diyerek selam verip çıktı Tevfik Salim Bey. Dışarıda bekleyen emir eri İbrahim’e bir görev kâğıdı yazıp verdi. Vakit kaybetmeden Erzurum’a gidip karargâh subayına bu emri vermesini, kâğıtta yazılı olan sıcak su kazanını yaptırıp hemen Hasankale’ye getirmesini söyledi.
İbrahim gün doğarken Hasankale’den çıkmış, yatsı ezanına doğru Erzurum’a girmişti. Şehir sessiz, soğuk ve karanlıktı. Sokaklar boş, evler karla örtülüydü. Gecenin belirsiz karanlığında yükselen ve çöken soba dumanları bir hayal perdesini andırıyordu. Ayşe’nin yüzünü hayal meyal hatırlıyordu. Gözünün önüne getirmeye çalıştığı o güzel yüz yağan karlar arasında yitip gidiyor, nefesleri soğuktan buz tutup parçalanıyordu. Beyaz nefeslerinin ardındaki güzel yüz siliniyordu. Gözünün önünü göremiyordu İbrahim. Ayşe’nin yüzü gözlerinin önünden kaçıp gittikçe, cebinde aylardır sakladığı hediyeye dokunuyordu. Omuzlarına, atının yelelerine, kasketine kar birikmişti. Burnu, ağzı ve elleri soğuktan uyuşmuş bir haldeydi. Sokaklar harabeye dönmüş, çeşmeler buz tutmuş, dükkânlar kapanmıştı. Evlerden ağlama sesleri duyuluyordu. Sokaklar boştu. Bütün bu durgunluğun üstünü karlar örtmüştü. İbrahim kendine itiraf etmese de bu soğuk ve tenha yürüyüşten ürküyordu.
İçindeki ürpertiye, yüzündeki uyuşmaya, gökten düşen iri kar tanelerine rağmen geçtiği her sokağa dikkatle bakıyordu. Ayşe’nin evini hatırlamaya çalışıyordu. Aslında bütün bu sokakları tanıyordu. Bu sokaklarda yaşananlar gözünde hayal meyal canlanıyordu. Babasıyla her sonbaharda sokak sokak gezip kürk, çizme, kalpak ve kaput tamir ediyorlardı.
Bütün evler birbirine benziyordu. Hepsi savaştan bezmiş, hepsi yorgun ve yoksuldu. Hepsinden cenazeler çıkmıştı. Hepsi kendi içine kapanmıştı. Tifüs salgını nedeniyle kimse dışarı çıkamaz, kimse kimseyle tokalaşmaz ve konuşmaz olmuştu. Her gün yüzlerce kişinin canını alan tifüs şehre egemen olmuştu.
Seferberliğin ilanından beri Erzurum’da bütün dertli sokakların ucu Üçüncü Ordu Karargâhına çıkıyordu. İbrahim’in atı da yolu ezbere biliyormuş gibi cılız ve kar üstündeki ürkek adımlarıyla sahibini Karargâh binasına götürdü. Karargâhtaki nöbetçi subayını sobanın başında kolundaki yaraya pansuman yaparken buldu. Genç bir teğmendi. Sarıkamış Harekâtı’nda yaralanıp geri hizmetine alınan yüzlerce subaydan biri olmalıydı. İbrahim selam verip kendisini tanıttı. Hasankale’de bulunan Üçüncü Ordu Baştabibi Tevfik Salim Bey’in yazmış olduğu görev kâğıdını teğmene verdi. Teğmen okuyup düşündükten sonra başka bir kâğıda gideceği demircinin adını, evini ve gerekirse gece kalacağı hanı yazıp İbrahim’e verdi.
Karargâhtan çıktıktan sonra üç büyük sokağı aşıp teğmenin verdiği adresi buldu. Yanılmamıştı. Ayşe’nin evi de bu sokaktaydı. Sokağın başında durdu, yıllar öncesini seyretmek ister gibi elini gözlerine siper ederek yağan kardan korumaya çalıştı. Çatılardan buzlar sarkıyordu, duvar dipleri buz bağlamıştı. Yağan kar altında bu haliyle sokaktaki bütün evler birbirine benziyor olsa da demircinin evini, dükkânını ve Ayşe’nin evini kolayca seçebildi. Ağır ağır yürüdü. Ayşe’nin evinin önündeyken yüreğinin hızla çarptığını hissetti. Bir kapı açıldı, bir ayak sesi, bir öksürük sesi duydu. Kar taneleri havada asılı kalmış gibiydi. Bu Ayşe’nin sesiydi. Öksürüyordu. Kapı tekrar kapandı. Evin içinden bir öksürük sesi daha duydu İbrahim. Sokağın bir başka yerinden bir kapı daha açıldı. Demircinin evinden dört adam çıkıyordu. Demircinin evinden ağlama sesleri geliyordu. Sokağın buzlu parlak karanlığında yankılanıyordu.
Kapının açılmasıyla içeriden gelen ağlayışlar da perde perde yükseldi. Ağızlarından beyaz dumanlar çıkaran, bakışlarını yerden kaldırmayan dört adam çıktı kapıdan. Demirci en arkadaydı, ağlıyordu. Dişlerini sıktığı, çenesinin kenetlendiği sakallarının hareketinden anlaşılıyordu. Elindeki gaz lambası, titreyerek yanıyor ve duvardaki buzlara çarpıp kırılarak, süzülüp eriyerek, sağa sola; pencere kasalarına, duvarları ören
taşlara cılız ışıklar fırlatıyordu. En öndeki adamın kollarında yorgana sarılmış küçük bir naaş vardı. Demirci, üç adam ve evinin her köşesine dağıttığı semavi gülücükleri, kapı diplerinden, pencere kenarlarından, yastık yüzlerinden, avuç içlerinden söküp götüren çocuğun naaşı, karları eze eze karanlığın içinde kaybolup gittiler. Adamların çıktığı kapı üzerlerine kapanınca içerideki kadınlar perdeleri çekti, gaz lambasını söndürdü, karanlık odalarda sessizce ağlamayı sürdürdüler.
Burada böyle bekleyemezdi demircinin dönüşünü. Teğmenin söylediği hana gitmek zorundaydı.
Avlusu arkada olan, ön kapısı sokağa açılan, kesme taşlarla örülü, iki katlı bir binaydı han. Yüzyılların ağırlığını taşımaktan yorulmuş gibi, ahşap destekleri eğilmişti. Eski şaşaalı günlerini düşündükçe gözleri dolan bir ihtiyardı han. Trabzon’dan gelip Tebriz’e giderken burada konaklayan kervanları, bu şehrin on bir kapısından girip kırk dört çeşmesinden su içen iyi huylu kervan develerini anımsamaktan memnun, hatırladıkları kendine yeten bir ihtiyardı han. Odalarında uyumuş olan tüccarların, askerlerin, yolcuların, âlimlerin, memurların ve dervişlerin ortalıkta gezen hatıralarıyla, bir meczup gibi fısıldayarak konuşan ve odalarında evvelce uyunmuş uykuların, edilmiş duaların, kurulmuş hesapların gururuyla mağrur bir ihtiyardı han.
İbrahim kapıdan içeri girdiğinde adımını basacak yeri zor buldu. Yerlerde serilip yatan askerler, öbek öbek kendi üzerine kapanmış muhacir aileler vardı her yerde. Giriş kapısından arkadaki avluya kadar her yer doluydu. Sol tarafta bir merdiven beyhude çabalar içindeydi. Uyuyan, hasta, yorgun ve yaralı insanlarla dolu basamakların ikinci kata çıktığını iddia ediyordu. Buna handaki kimse inanmıyordu.
Parmak uçlarına basa basa ikinci kata çıktı İbrahim. Mum ışığıyla aydınlanan üç odadan ilkine girdi. Pencere kenarından bir asker elini kaldırıp çağırdı kendisini. Yanında oturacak bir boş yer vardı. Yatacak bir yer zaten imkânsızdı. Soğuktan titreyerek kendisini çağıran askerin yanına çöküp etrafına baktı.
Duvarda bir gaz lambası yanıyor, han odasını istediği gibi şekillendiriyordu. Göl geleri canavara, fısıltıları çığlığa, askerden askere zıplayan sarhoş bitleri ölümcül akreplere çeviriyordu.
Duvarda büyülü bir gaz lambası, orta yerde efsunlu bir soba yanıyordu. İbrahim ile beraber on iki asker sus pus olmuş, sarhoş bir hayalet, şuursuz bir dev gibi yalpalayan gölgeleri izliyor, duvarlardaki taşların aralarından bir çıkış yolu arıyordu. Askerlerin endişeli fısıltıları, ürkek nefesleri hep aynı şeyi konuşuyordu. Henüz yaşanmış olan Sarıkamış faciası ve tüm ağırlığıyla yaşanmakta olan tifüs salgını. Hepsi genç çocuklardı, hepsi tedirgin. Bu gece uyuduktan sonra soğuk ve dondurucu bir mahşere uyanacağından korkuyordu herkes. Sanki bu son akşamdı. Yataklar mezara, han odası berzah âlemine dönmüştü sanki. Yarın neler olacağını kimse bilmiyordu. Duvarda yalancı gaz lambasının, orta yerde düzenbaz sobanın alevi giderek cılızlaşıyordu. Duvarlardaki gölgeler yara almış askerler gibi küçülüyor, kendi üzerlerine kapanıp büzüşüyordu. Gece iyiden iyiye bastırıp sonsuz karanlığı insanın göz bitimlerine sürdüğü bir vakitte dışarıdan sesler duyuldu.
Duvar dibinde uzanmış olan bir asker fısıldayarak;–Tifüsten ölenleri toplamaya geldiler, dedi.
Sesler içeriden geliyordu. Askerlerin ayak sesleri ikinci kata çıkıyordu. Yandaki odaya girip iki naaşı boş bir çuval gibi sırtlayıp götürdüler. Dışarıda bekleyen at arabasına, toplamış oldukları diğer naaşların üstüne koydular.
Uyumaya korkuyordu. Uyuyacağı her dakika Tevfik Salim Bey’in yapacağı tifüs aşısının gecikmesi demekti. Uyumamak için dışarıya çıktı İbrahim. Kusursuz bir soğuk vardı dışarıda. Yağan kar gökyüzünü kızıla boyamıştı. Gökyüzünde başlayan bir büyük yangının külleri gibi savruluyordu kar taneleri. Sanki gökyüzü tutuşmuş yanıyordu, birazdan insanların başına çökecek gibiydi. Çökmeye başlayan bir çatının altından kaçar gibi aceleyle yürüdü.
Demircinin evine gitti tekrar. İçeriden hâlâ ağlayan kadınların sesi duyuluyordu. Kapının üstündeki tokmaklardan hangisinin erkekler için olduğunu karanlıkta seçemedi. Eliyle yokladı, büyük olanı buldu. Kapıya vurdu. Kapıya vurduğu elini ovuşturdu.
Soğuktan buz tutmuş bir cam gibi un ufak olup kırılıp dökülecekti eli neredeyse. Yandaki bir başka evin içinden kapıya koşturan ayak seslerini ve “Oğlum geldi!” bağırışlarını duydu. İhtiyar bir sesti. Sesin sahibi kapıyı sevinçle açsa da askere gitmiş olan oğlunu karşısında göremedi. Birden boşanan gözyaşları içinde kapattı kapısını, içeri girdi. Ardından demircinin sesi işitildi.
–Tifüsten ölen yok bu evde?
Ağam aç kapıyı, ben kürkçü Osman’ın oğlu İbrahim!
Demirci uykusuz ve hatırlamaya çalışan bakışlarla açtı kapıyı. İbrahim’i selam verip elini öptükten sonra hatırlayabildi. Vazife kâğıdını gösterip
;–Ağam beni Hasankale’den Üçüncü Ordu Baştabibi gönderdi. Bu kâğıttaki su kazanının hemen yapılması gerekiyor. Karargâhtaki Levazım Teğmeni senin yapmanı istedi.
Demirci içeri girip kaputunu ve kalpağını alıp çıktı. Dükkânı evinin yanındaydı. Üzüntüden titreyen bir besmeleyle açıp gaz lambasını yaktı. Köşede istiflenmiş odun ve kömürleri gösterip ocağı tutuşturdu.
Tevfik Salim Bey’in çizmiş olduğu su kazanına bakarak başka bir kâğıda başka resimler çizdi. Kazanın üst, alt, ön ve arka yüzlerini ölçüleriyle çizdi. Sac levhalar getirdi dükkânın arka kısmından. Ölçtü, işaretledi, kesti, parçaları hazırladı. Tutuşmuş ocakta demir çubukları eriterek parçaları kaynattı. Ocaktaki ateşin ışığı yüzüne vurdukça ağlamaktan gözlerinin şiştiği görülüyordu. Çekinerek konuştu İbrahim;
–Ağam, başın sağolsun.
–Torunum… Ali… tifüsten gitti…
–Bu su kazanını tifüse karşı aşı yapabilmek için kullanacak Baştabip Tevfik Salim Bey
.–Bütün bir Osmanlı yurdu şimdi bu Erzurum’un altında yatıyor. Kim geldiyse öldü, kim geldiyse burada kaldı. Daha bakalım kaç kişiyi Erzurum’a defnedeceğiz! Ne köy kaldı, ne bucak, savaşın arkasından tifüs geldi, bütün Erzurum’un altı şehitlik oldu. Baştabip inşallah başarır bu işi.
Sabah ezanı okunana dek, kar ufalanmış yıldız tozları gibi yağdı durdu. Demircinin çalışmasından çıkan sesler, işleyen bir saat gibi vaktin daraldığını anlattı. Bitkinleşen ateş sönüp gitmek istedikçe, İbrahim yeni odunlarla ikna etmeye çalıştı alevleri. Sabah ezanı okunana dek, kar bir masal gecesindeymiş gibi yağdı durdu. Demirci çalışırken bir yandan torunu için ağladı. Ağlaya ağlaya çalıştı. Ocağın ateşi gözyaşlarını bir çırpıda kuruttu. Evinde annesinden ayrı uyuyamayan Ali, ak Ali, gül Ali, bal Ali, şimdi soğuk toprak altında bir başına nasıl uyuyordu? Annesinin koynunda sağ yanına yatarak uyuyan Ali’yi, ak Ali, gül Ali, bal Ali’yi, ışıksız toprağın içine nasıl yatırmışlardı? Sabaha dek yağan kar en nadide yıldızları indirip yeryüzüne, Ali’nin mezarını süsleyip durdu. En hüzünlü yıldızlarını alıp yanına, sabaha kadar Demirci ile beraber ağlayıp durdu. Sabah ezanı okunurken Demirci kazanı bitirdi. Köşesine noktalar vurarak üç harf yazdı. Ayın, lam, ye; Ali.
Kazanı alıp çıktı. Demirciyi dükkânda gözyaşlarıyla, sönmeye yüz tutmuş bir ateşle, ecel gelip kendisini bulana dek soğumayacak olan torununun acısıyla baş başa bıraktı. Sabah ezanı okunuyordu. Kar şiddetini arttırıyordu. Gözünün önünü seçemiyordu. Elinde su kazanıyla ağır ağır yürümeye başladı. Atı hanın ahırındaydı. Cebinde Ayşe için sakladığı hediyeyle hanın aksi yönüne, Ayşe’nin evine yöneldi. Bunu yapmamalıydı, biliyordu. Hasankale’de Tevfik Salim Bey tifüs aşısını yapmak için bu kazanı bekliyordu. Geri döndü. Hana yöneldi. Bir kapı sesi duyuldu. Arkasını dönüp baktı, Ayşe’nin ihtiyar babası Sadık Ağa bastonuna dayanarak camiye gidiyordu. Ayşe’nin annesi ölmüştü biliyordu. Şimdi evde yalnız olmalıydı. Son defa gidip görmek ve cebinde aylardır sakladığı hediyeyi vermek istiyordu. İri kar taneleri heyecanını boğuyordu. Artık soğuktan adam akıllı titremeye başlayan adımlarla Ayşe’nin kapısına yaklaştı. Durdu. Hediyesini cebinden çıkardı. Ayşe kendisini kınamazdı, kızmazdı, biliyordu. Çünkü Ayşe’nin sesi şefkatli, gözleri sevecen, elleri uysaldı. Bunu en iyi İbrahim biliyordu. Bir öksürük sesi, bir kapı sesine karıştı. Ayşe bahçeye çıkmıştı. Soba külünü boşaltırken öksürüyordu. Öksürük sesi dahi Ayşe’nin, şu git gide vahşileşen ve her yana ölümler saçan dünyada bir cennet sedası gibi geliyordu İbrahim’e. Şimdi cennetle arasında sadece bir duvar vardı. Yine de yapamayacaktı. Su kazanının demiri soğuktan eline yapışmak üzereydi. Burada harcadığı her dakika tifüs aşısının biraz daha gecikmesi, her harcanan dakikada yüzlerce insanın daha ölmesi demekti. Yapamadı. Hediyesini cebine koyup geri döndü.
Ayşe ise her şeyden habersiz kapısını kapatıp evine geri döndü. Her gün bu saatlerde, hüzünlü bir sabah ezanıyla yüreği burkulduktan sonra düşüncelere dalardı. Babası camiye gittikten sonra evin içi elemli bir alacakaranlıkla dolardı. Sobaya birkaç odun atıp üzerinde babası için çorba pişirirken boynunu bükerdi. Güzel gözleriyle pencereden girmeye çalışan solgun aydınlığa dalar gider, her gün bu saatlerde İbrahim’i düşünürdü. Tamir ettiği babasının ceketini teslim ederken başını yerden kaldırmadan, bir kapı aralığından konuşmuştu İbrahim. Seferbelik çıktığını, askere gideceğini, yarın sabah ezanından sonra kendisini bir defalık olsun yakından görmek istediğini söylemişti. Ayaklarının titrediğini hissetmişti Ayşe. Fakat yapamamıştı. Yanlış bir şey yapıyor olmaktan korkmuş, vicdanını razı edememişti. Ertesi gün pencere arkasından İbrahim’in geldiğini, öğle ezanına kadar beklediğini görmüştü. Yüreği koşar adım kapıya giderken vicdanı izin vermemişti. Öğle ezanı okunurken geldiği gibi sessizce uzaklaşıp kaybolmuştu İbrahim. O günden beri Ayşe her sabah ezanı vaktinde pencerede onun gelişini beklese de boşunaydı. Evin içi ağır ağır aydınlanıyordu.
Ateşinin yükseldiğini fark etti. Soğuk aldığını düşündü. Sıcak ve cana yakın bir ıhlamur kaynattı kendisine.
Şehirden çıkalı iki saat olmuştu. Kurt sesleri duyuyordu İbrahim. Etrafına baktı korkuyla. Büyük bir gayretle yağan karın indirdiği perdelerin altında bir şey göremedi. Kurt sesleri çoğaldı. Sağ taraftan geliyordu sesler. Az ilerisinde bir koruluk, onun da ilerisinde yayvan bir tepe vardı. Tepenin üstünde saldırıya geçmiş iki kurt gördü. Koşarak tepeden aşağıya doğru iniyorlardı. Dikkatli bakınca koruluğun önünde yerde çırpınan bir asker gördü. Bu kış sadece insan etiyle beslenmiş olan kurtlar parçalamak için bu askere saldırıyordu. Atını koruluğa doğru sürüp tabancasını belinden çıkardı. Önce havaya ateş etti, kurtların dikkatini çekip hızlarını kesti. Kendisine yönelen kurtların öndekini vurması ve tekrar tabancasına mermi sürmesi arasında diğer kurt o kadar yaklaşmıştı ki dişlerini görebiliyordu. Atı kurttan ürküp şaha kalktığı sırada ikincisini de vurup öldürdü. Dağlarda yankılandı silah sesleri. Ağaç dallarından kargalar havalandı.
Yerde yatan askere yaklaşıp baktı. Uzun zaman önce yere düştüğü, kalkmak için çırpınıp başaramadığı, tekrar yere kapaklandığı üzerindeki, yüzündeki ve ellerindeki çamurlardan belliydi. İbrahim yerden biraz taze kar alıp askerin yüzündeki çamuru temizledi. Minnet dolu gözlerle kendisine baktı asker. Soğuktan yüzü mosmor olmuştu. Ağzından beyaz dumanlar çıkararak ismini sordu askerin.
–Cemal, dedi, Mahmut oğlu Cemal, Malatya.
Ellerinin ve ayaklarının morardığını gördü Cemal’in. Donma başlamıştı. Yakınlarda bir köy evine bırakılmazsa donarak ölecekti. Atının arkasına bindirdi. Atını mahmuzlayıp az önce kurtların indiği tepeye doğru sürdü.
Mahmut oğlu Cemal’in bedeni soğuktan uyuşmuş, hareketleri yavaşlamış ve direnci tükenmiş olsa da üzerindeki bitler hâlâ azgın, iştahlı ve akılsızdılar. Cemal’in saçlarının arasından, gömleğinin yakasından ve dikiş yerlerinden, kolundaki yaraya sardığı bezin kıvrımlarından ve dolaklarında saklanmış binlerce bit kör bir iştahla İbrahim’in bedenine hücum etti, şuursuz tifüs mikrobunu İbrahim’e de bulaştırdı. İbrahim bütün bunları bileklerinde, ensesinde, kulak arkalarında ve göğsünde bir kaşıntı gibi hissetti ilk başta, önemsemedi.
Cemal’i içi yaralılarla dolu eve, bir belirsiz akıbete bıraktıktan sonra yola çıktı tekrar. Hasankale’ye ulaştığında akşam olmak üzereydi. İki gündür açtı, uykusuzdu. Sırtında, midesinde, ayaklarında dayanılmaz ağrılar başlamıştı. Çarıklarından içeri giren kar suyu bacaklarını uyuşturmuştu. Ateşi yükseliyordu. Güneş ağlayarak batıyordu tepelerin ardından. Askeri hastane bir kıyamet yerine dönmüştü. Cepheden dönen binlerce yaralı ve hasta asker hastanenin etrafında, duvar diplerinde, ağaç altlarında, karlar üstünde bekliyordu. Hastanede bir kişilik yer boşalmasını ve içeriye alınmayı bekliyorlardı. Başları eğik, yüzleri zayıf, bedeni cılızlaşmış, yaralı ve hasta, baygın ve inleyen yüzlerce asker.
İçeriye girdi. Tevfik Salim Bey’i bir askeri muayene ederken buldu. Selam verip su kazanını teslim etti. Tevfik Salim Bey sırtını sıvazladı İbrahim’in;
–Aferin aslanım!
Tekrar selam verip çıktı İbrahim. Gidecek hiçbir yeri yoktu, kaldığı bir koğuşu, bir çadırı yoktu. Tevfik Bey’den yeni bir emir beklemek üzere dışarıda bekleyen askerlerin yanına gitti. Bir ağaç dibinde yer buldu. Kaputunu yere serip oturdu. Ateşi yükseliyordu. Midesine müthiş ağrılar saplanıyordu. Açlıktan olduğunu düşündü. Sırtında bir titreme başlıyordu. Karanlık çöktükçe öksüz ve yetim titremelere tutuldu. Öksüz
sırtından kuyruk sokumuna, yetim göğsünden çenesine kadar titriyordu. Dişleri bir birine vuruyordu. Çenesine söz geçiremiyordu. İşgalci soğuk çarıklarından dizlerine, oradan da beline kadar çizgi çizgi tırmanmıştı. Tüm bedeni soğuktan uyuşmuştu.
Soğuktan tortop olmuş askerlerin sırtlarında kar biriktikçe bir yanı yosun tutan şikâyetsiz taşlara döndüler. Kar kapladı her yanlarını. Sadece biraz güneşe muhtaçtılar, sadece biraz ışık. Biraz umut, biraz beklenti ve tutunma çabası. Uçurumun dibinde bir dal parçasına tutunur gibi Ayşe için cebinde sakladığı hediyeye dokundu. Bir kere daha görebilseydi gözlerini Ayşe’nin, kaşlarını ve kirpiklerini. Bu berbat hastane bahçesine belki daha kolay direnebilirdi. Belki burada, bu rezil soğuk karşısında Ayşe’nin sıcak bir gülümseyişi, mahcup bakışlarını yere eğişi olsaydı böyle titremezdi.
İbrahim’in hayalinden medet umduğu saatlerde Ayşe ise soluğunu tıkayan öksürükleri ile başucunda duran mum alevini titretiyordu. Elindeki ıhlamurdan yardım istiyor, olmuyor, öksürükle birlikte ateşi yükseliyor, babası Sadık Ağa endişeleniyor, okuduğu Kur’an’ı kapatıp kaldırıyor, hastaneler asker dolu, Ayşe’yi hastaneye götüremeyeceğini biliyor, vakit ilerliyor, aklına gelen şüphelere inanmak istemiyor, bastonuna dayanarak kalkıyor, gücünü toparlayamıyor, bir besmele çekiyor, vakit ilerliyor, iyi misin kızım diye soruyor, “Soğuk aldım galiba” diyor, şifayı uykuda arıyor Ayşe, öksüre öksüre iki büklüm kalkıyor, babasının sabah namazında alacağı abdest için ibriğe su doldurup babasının yatağını serdikten sonra karanlık ve soğuk uykulara bırakıyor bedenini. Soluğunu bırakıp güzel yüzünü yastığa gömüyor. Uykuda yüksek ateşin bedenini ele geçirdiğini anlayamadan gece ilerliyor.
Üç büyük koğuşu vardı Hasankale’deki askeri hastanenin. Sarıkamış Harekâtı’nda aldıkları ölümcül yaraları gurur verici bir rütbe gibi taşıyanlar birinde, Doğu Cephesi’ne bir çığ gibi düşmüş olan tifüs salgınının kurbanları ikincide, tifüs haricinde bulaşıcı hastalık taşıyanlar ise üçüncüdeydi.
Tevfik Salim Bey bütün vaktini ikinci koğuşta geçiriyordu. İbrahim’i Erzurum’a gönderdiği gibi bu koğuşta aşı çalışmaları için bir yer hazırlatmıştı. En köşeye, aşı çalışması ile ilgili aletler için bir masa koydurmuştu. Pencere kenarına sıcak su tertibatını hazırlatmış, yemekhaneden bir tencerenin içerisine odun doldurup üzerine de İbrahim’in yaptırdığı sıcak su kazanını koydurmuştu. Odun dumanlarının çıkabilmesi için tencere ile kazan arasına bir soba borusu sıkıştırıp bir ucunu pencereden dışarı uzattırmıştı.
Koğuştaki bütün bakışlar kendisini izliyordu. Bütün yorgun ve hasta bakışlar, elinden bir çare bekleyen bakışlar, kimi zaman göz kapağını dahi kaldırmaya takat bulamayan mecalsiz bakışlar. Göz göze geldiğinde uçuruma düşen bir insandan geriye kalan son bakışları anımsatıyorlardı Tevfik Salim Bey’e. Uçurumun kıyısındaki baş dönmesi gibi başını her çevirdiğinde göz göze geliyor ve kendisini içeriye, yankılı
bir uçurumun boşluğuna çekiyorlardı. Işığı ve uykuyu umursamayan, gece yarılarında karanlığın rahmine saplanıp kalmış, inleyen ve acılı, yanlışlıkla bir lahzalığına kapandığında bir şimşeğin çakması gibi kâbuslara düşen, cephedeki berbat anıları yeniden yaşayan, göğsüne bir bıçak saplanır gibi yeniden karanlığa açılan tükenmiş bakışlar. Bütün bu bakışların yardım isteyen yakarışlarının altında Tevfik Salim Bey aşı çalışmalarına başladı.
Bu mevsimde beklenmeyen bir güneş ışığı, içeriye sızan odun dumanlarının arasında geziniyor, kırılıyor, tülleniyor, dumanlarla beraber yükseliyor, etraflarını bir tütsü gibi sardığı Tevfik Salim Bey’i hasta askerlerin gözünde ilahi bir varlığa, savaş meydanına indirilmiş bir mücahit meleğe dönüştürüyordu. Parlak güneş ışığı Tevfik Salim Bey’in önlüğünün kenarlarında geziniyor, ince ince ışıldıyor, şakalaşıyor, gülüyor, saçlarından alnına süzülüyor, omuz başlarından, başının üzerinden, saçlarının arasından, kollarının altından kırılıyordu. Tevfik Bey’i ışıktan bir heykele, varlığın sırlarına ermiş bir bilgeye dönüştürüyordu. Hasta askerler için bu adamın elleri farklı, yüzü farklı, duruşu, nefes alışı farklıydı. Üzerinde hikmetle karışık bir esrar, erdemle karışık bir büyü hali var gibiydi. Işıklı buharlar arasında gezinen bir masal kahramanı gibiydi.
Tevfik Salim Bey tifüsten baygın yatan bir askerin yanı başında oturuyor, ateşin seyrini izliyor. Askerin gözkapaklarını kaldırıp bakıyor, bilincinin kaybolduğuna kanaat getiriyor. İlk tifüs aşısı denemesinde kullanmak için ilk kanı almaya hazırlanıyor. Askerin üstündeki örtüyü sıyırıp sağ kolunu açıyor. Askerin sağ kolu avuç içinden omuz başına kadar derin yaralar, kesikler ve sıyrıklarla doluydu. İğneyi yavaşça batırdı askerin koluna. Kanı çekmeye başladı. Şırınganın ölçeğine bakarak yirmi mililitre dolunca çekti iğneyi. Kanı bir cam şişeye boşalttı. Çalkalamaya başladı. Kan çalkalandıkça pıhtılaşıyor, pıhtılaşan kısımlar dibe çöküyordu. Tevfik Salim Bey’in çalkaladığı kan tüm pıhtısından iplik iplik ayrıldı. Pıhtısından ayrılan kanı bir başka şişeye aktardı. Güneşe tutarak baktı, ışıldıyordu. Yaratılışın nüvesi, yaratılmışların beklediği cennet müjdesi gibiydi. Güneş ışığıyla öpüştükçe ortalığa kesme kristal kırmızı ışık zerrecikleri saçıyordu.
Hastabakıcılardan biri kanın şişesini İbrahim’in yaptırdığı sıcak su kazanına daldırdı. Diğeri bir cam çubukla kanı karıştırıyor, Tevfik Salim Bey de termometre ile kanın sıcaklığını ölçüyordu. Tifüs bakterileri kan içindeki saltanatının en kudretli devrini yaşıyordu. Kan ısınmaya başlayınca küstah özgüvenlerinin içinde önce umursamadılar. Kan ısındıkça birer birer tahtlarından düşmeye başladılar. Hanedan üyeleri, şehzadeler, gözdeler, tifüsün kan içindeki yumurtaları karanlık dehlizlerde telle boğduruldu. Kanın sıcaklığı elli beş dereceye ulaşınca tüm bakteriler elden ayaktan düşmüş, hareket kabiliyetini yitirmiş, sersem ve şuursuzlaşmıştı. Fakat ölmemişlerdi. Aciz ve hükümsüzdüler. Tevfik Bey şişeyi sıcak suyun içinden çıkarıp ağız kısmını gaz lambasının alevinden geçirdi. Dezenfekte etti. Başka bir cam şişeye aktardı. Artık elinde dört kişiyi tifüse karşı koruyacak aşı denemesini tutuyordu. Tuttuğu derin soluğunu bıraktı, yüzünü güneşe döndü. Aynı işlemi iki defa daha yaparak on iki kişilik aşı elde etti.
İbrahim’in hastane bahçesinde yüzlerce kırgın askerle beraber beklediği ikinci günün gecesiydi. Vakit yatsıyı geçmiş, karanlık bir gülle gibi çökmüştü. Yağmaya hazırlanan kar gökyüzünü kırmızıya boyamıştı. İbrahim yüksek ateş yüzünden uyuyamamış, dudakları, dili, damağı birbirine yapışmıştı. Ağzının içinden boğazına ve ciğerlerine kor ateşler yayılıyordu. Yüzüne bir kar tanesi düştü. Gökyüzüne baktı, yüzlerce kar tanesi üzerine düşmeye başladı. Yüzünü tekrar yere eğmedi. Kendini sırtüstü, buz tutmuş toprağa bıraktı. Sırtındaki ateş yine de sönmedi. Kar taneleri yüzüne değer değmez ateşin azabından eriyordu. Yüzüne kar taneleri düşüyor, göğsündeki yangın bütün bedenine yayılıyordu. Yanmış, yapışmış dudaklarını açamıyor, ateş zihnini kurutuyor, bilincini kavuruyor, başı dönüyor, kendinden geçmek üzereyken çocukluğu geliyordu aklına. Bir çocukluk gününde sırt üstü uzandığı sazlıkta başının üzerinden bir kuş geçiyor, uyanıyor, kalkıyor, yerdeki karları alıp yüzüne sürüyordu. Dudaklarındaki tuzlu çöl yangını bir lahzalığına sönüyordu.
Askerlerin arasından sesler yükseliyordu. Bir asker inliyor, bir asker boğuluyor gibi öksürüyor, bir asker ağlıyordu, İbrahim’in kendine hâkimiyeti git gide azalıyordu. Göğsü cehennem ateşine dönmüştü. Gömleğinin düğmelerini çözdü. Bakışları bulanıyordu. Yanındaki asker kendisine bir şeyler söylüyor, İbrahim anlayamıyor, açık gömleğinden göğsüne giren soğuk söndürmüyor ateşi, bir asker ciğerini parçalar gibi öksürüyor, bir asker ağlıyor, cephede donmuş bacağı kesilen askerin bağırışları yükseliyordu hastanenin içinden. Hararet göğsünden sırtına atlıyor, cehennemin ebedi sakinleri, şirk sahipleri gibi yanıyordu sırtı. “Allah’ım!” deyip kapatıyor kulaklarını, şu asker bitlerini mi kırıyor? Kırılan bitlerin parçalanma sesleri sanki birer heyelan gibi çöküyordu kulaklarına. Bit kıran parmaklar kana boyanıyor, askeri istila eden bitler kırmakla bitmiyor. Sinsi bir işgal ordusu gibi, güneş doğana kadar şehrin bütün sokaklarını ele geçirmek ister gibi çıldırmış bir hırsla askerden askere hücum ediyordu bitler. Bir asker kaşıntıdan deliriyor, belindeki kasaturasını çıkarıp göğsünü, sırtını, bacak içlerini kesiyor, kan revan içinde kalıyor yine de bitlerin kaşıntısını durduramıyordu. Bir asker soğuktan titriyor, bir asker açlıktan midesinin suyunu kusuyor, bir asker uykusunda sayıklıyor, bacağı kesilmiş askerin ağlayışları gökkubbeyi dolduruyordu. İbrahim sırtındaki günahkâr yangınlar yüzünden anadan üryan haşredilmiş zannediyordu kendisini. Divan kurulacak, defterler açılacak, herkes kendi nefsinin derdine düşecek, zerre kadar kötülük, zerre kadar iyilik tartıya çıkacak zannediyordu. Kendi kıyametini koptuğunu, anadan üryan bir halde cehennem ateşine atıldığını, içinde hiç Pazartesi olmayan haftalar boyunca yandığını zannediyordu. Milyonlarca bitin istilasına uğramış kıyafetlerini çıkarıp yere atıyor, hastane bahçesinden çıkıyor, ezilmemiş taze karların üzerine atıyor bedenini. Karları alıp alıp göğsüne, yüzüne, alnına, bacaklarına sürüyor. Ateşi yavaş yavaş sönüyor, sayıklamalar azalıyor, soluğu seyreliyor, bir mübarek Pazartesi’yi, bir kutlu doğumun gününü gösterince takvimler, cehennemin kapıları açılıp içeriye serin bir rüzgâr üfleniyor, İbrahim’in ateşi diniyor, karların üzerinde uyuyakalıyordu.
Ezan sesi çocuklarını yoksul bir sofraya çağıran mahcup bir anne gibiydi. Kendilerini sıkıntıların beklediği bir güne uyandırdı insanları çekinerek. Ayşe’nin babası Sadık Ağa ne kadar ihtiyarlamış olsa da, eksik ve karanlık bir sabah uyandığını gözlerini açar açmaz fark etti. Ezan sesiyle birlikte her sabah evdeki karanlığı Ayşe dağıtıyordu. Yakmış olduğu mumun ışığı ve kendisi için çorba hazırlarken çıkardığı tıkırtılarla günü başlatıyor, güneşi eve girmeye cesaretlendiriyordu. Fakat bu sabah ev sessizdi. Karanlık bütün ağırlığıyla evin içinde olduğu gibi duruyordu. Ayşe’nin sobayı yakmasıyla her sabah ısınan ev bugün bir dağ başı gecesindeymiş gibi buz kesmişti. Titreyerek kalktı yataktan. Ayşe’ye seslendi. Ses yoktu. En ufak bir akis, kıpırtı, bir soluk belirtisi yoktu. Ayşe’nin yatağına yöneldi endişeyle. Karanlıkta yerde duran Kur’an sehpasına çarpıp devirdi. Ayşe uyanmamıştı. El yordamıyla mumu bulup yaktı. Ayşe’nin yüzü aydınlandı “Eyvah!” dedi Sadık Ağa. Sırılsıklam terlemişti kızı. Kendinde değildi. Yüzünde kırmızı lekeler vardı. Omzundan tutup sarstı, uyandıramadı. Dillendirmeyekorktuğu şey başına gelmişti. Tifüs illeti en sonunda gelip kızını da bulmuştu. Hızlı hızlı giyindi. Şehirdeki bütün hekimler şimdi askeri hastanedeydi. Gün aydınlanırken kan ter içinde ulaştı hastaneye. Hastanenin etrafında yüzlerce sıra bekleyen asker vardı. Yerlere serilmiş yüzlerce bitkin asker. Ayaklarında kalan son takat ile son bir umut içeriye girdi. Daha ikinci adımında pişman oldu içeriye girdiğine. Bağıran, ağlayan, inleyen, yaralı ve hasta askerlerin sesleri içeriyi dolduruyordu. Birkaç genç hekim sürekli sağa sola giderek yaralılara bakıyor, pansuman yapıyordu. Bir tanesini yanından geçerken durdurdu Sadık Ağa;
–Hekim Bey Allah rızası için yardım et! Kızım tifüse yakalandı! Evde baygın yatıyor!
–Boşuna bekleme. Hastanede sadece iki tane sağlam hekim var. Diğer hepsi tifüse yakalandı. Bak bir tanesi de burada yatıyor.
Adamın gösterdiği yerde yüzüstü yatan bir hekimin sırtına pansuman yapıyordu genç hasta bakıcılar. Hekimin sırtı tifüsten baygın yattığı dört hafta içinde yara olmuş, yarası bakımsızlıktan büyümüş, irin ve cerahat bağlamıştı.
Genç adam Sadık Ağa’ya hem isyan eder hem de derdini döker gibi tekrar konuştu;
–Ben de hekim değilim zaten. Vilayet memuruyum. Hekimler ve sıhhiyeci memurların hepsi tifüse yakalanınca vilayet ve kaymakamlık memurlarını buraya gönderdiler. Onlar da teker teker can verdiler gözümüzün önünde. Sadece dört memur iki hekim kaldık koca hastanede.
Hastanenin bahçesinde, karların üstünde baygın yatan İbrahim’i bir parçalanmış hasırın üstüne yatırdılar. Elbiselerini karların üzerinden toplayıp getirdiler, ceplerinde önemli bir şey var mı diye baktı biri. Ayşe’nin hediyesini ne olduğunu bilmeden, çok da düşünmeden İbrahim’in yanına bıraktı. Gömleğin ve pantolonun her kıvrımından bitler ve bir toz bulutu halinde yumurtaları dökülüyordu. Fırında elbiselerin bitlerini yaktılar, kaynar suda yıkayıp yanına bıraktılar.
Ertesi sabah mecalsiz bir halde gözlerini açtığında Tevfik Salim Bey’i gördü. Koğuşun uzak köşesinde bir askeri muayene ediyordu. Tekrar kendinden geçip gözlerini tekrar açtığında bu kez yanı başında gördü.
–Kendini karların üstüne atmasaydın şimdi ölmüş olabilirdin, derken bir yandan da ateşini ölçtü. Göğsündeki ve omzundaki birkaç yere parmağıyla bastırıp tekrar rengini kazanmasını bekledi. Tevfik Salim Bey’in yüzü asılıyordu yavaş yavaş. Kırmızı renkli döküntüler kaybolmuyordu. Avuç içlerine ve tabanlarına baktı. Oralarda yoktu bu döküntüler. Elindeki kâğıda; “Osman oğlu İbrahim: Tifüs” diye yazdı. Önce geçiştirmek istedi. Aylardır hizmetinde olan ve oğlu kadar sevdiği emir erini üzmek istemiyordu. Çünkü tifüs aşısı başarılı olsa bile İbrahim için artık çok geçti. Sonra etrafına baktı. Bu tifüslü askerlerin hepsini birileri oğulları kadar seviyordu ve birilerinin oğluydular. Hangisinden gizleyebilmişti tifüsü
.–Tifüse yakalanmışsın, dedi sessizce.
Hiçbir tepki vermedi, hiçbir şey söylemedi İbrahim. Uzun uzun, itiraz etmeyen gözlerle baktı Tevfik Salim Bey’e.
–Hüvel Baki, dedi sessizce. Avucundaki hediyeyi daha sıkı tutmak istedi fakat gücü tükenmişti.
Tevfik Salim Bey gönüllü aşı vurulacak olan subayların yanına çıktı. Elinde on iki kişi için hazırlanmış olan aşı denemeleri ile içeriye girdiğinde cephelerin mevcut durumu ve Rusların nereden ilerleyebileceği konuşuluyordu.
–Başlayabiliriz, dedi Üçüncü Ordu Baştabibi Tevfik Salim Bey.
Kumandanlar kollarını gömleklerinden sıyırıyor. Şırınga cam tüpten beş mililitre çekiyor. İğne kusursuz bir sivrilikle önce deriyi ardından da damarı deliyor. Herkes sus pus olup Tevfik Salim Bey’i saniye saniye dikkatle izliyor. Askerlik tıbba, savaş ilme itaat ediyor. Tevfik Salim Bey’in fikirleri kumandanların damarlarında dolaşmak için, korumak ve kurtarmak için, hayat vermek için hazırlanıyor. Tevfik Salim Bey şırıngaya bastırdıkça, kan vücutlarına zerk oluyor, damar damar içlerinde dolaşıyor. İçlerinde başına buyruk dolaşan ve hastalık taşıyan bu kan bir soru işaretini kılcal kılcal kalplerine sokuyordu. Alman subaylarının itirazlarında haklı olması durumunda hepsi tifüs hastalığına yakalanacaklardı ve çok büyük bir ihtimalle can vereceklerdi. Fakat Tevfik Salim Bey’in kendine güvenen sesi soğukkanlıydı;
–Geçmiş olsun. İlk yedi gün çok önemli. Yedi gün boyunca sizleri muayene altında tutacağım. Bu yedi günü tifüse yakalanmadan atlatmanız, yaptığımız aşının tifüs bulaştırmadığı anlamına gelmektedir. Buradan alacağımız sonuçlara göre diğer askerlere ve ahaliye aşı vurma işlemine başlayacağız ve yurdu büyük bir felaketten kurtaracağız.
Gelen günleri yatağında, bir pencere kenarında, yarı baygın halde karşılıyordu İbrahim. Günler bir tren katarı gibi doğup batıyordu. Hastaneye yaralıları taşıyan ve vakti geldiğinde kefenlenmiş bir halde indiren bir yorgun tren. Yüksek ateşin azabıyla geçirdiği her baygınlık bir istasyon gibi menzile bir adım daha yaklaştırıyordu kendisini. Her yüksek ateş nöbetinden sonra gücü biraz daha azalıyor, biraz daha zayıflıyordu. Yüzünün çöktüğü, sakalının iyice uzadığı, kollarının ve bacaklarının inceldiği günlerde bir düşünce istirahatine çekilmiş gibi Ayşe’yi düşünüyordu. Çökmüş gözlerinin önündeki bulutlar Ayşe’yi kapattıkça gücünü toplamak, doğrulmak, büyük bir haykırışla bulutları dağıtmak istiyordu. Fakat olmuyordu. Ayşe hep bulutların ardında, hep muhayyel, hep sessizdi. Aralarında hep bir engel vardı. Seferberlik, savaş, tifüs salgını ve şimdi de yüksek ateşin kararttığı gözlerinin önündeki bulutlar. Hırıltılı soluğunu tutup doğrulmak ve bulutları dağıtmak istiyordu. Fakat olmuyordu, gücü tükeniyor, gözleri kapanıyor, ateşi yükseliyordu. Dışarıdan rüzgârın uğultusunu duyuyordu. Yanılıyordu. Yüksek ateş zihnindeki taşları tek tek deviriyordu. Yatağının yanındaki pencereyi rüzgârın titrettiğini sanıyordu. Yanılıyordu. Vücudunu ele geçiren tifüs mikrobu bilincini sarsıyordu. Çocukluğunu aklından söküp götürmüş, mesleğini ve askerliğini unutturmuş, donarak ölen askerlerin bakışlarını, buz tutmuş dar geçitlerden geçerken uçurumdan düşüp ölen askerlerin boşluğa savrulan seslerini, kurtların canlı canlı parçaladığı askerlerin çığlıklarını, ayakları ve elleri donan askerlerin başına konup gözlerini yuvalarından çıkaran kargaların vahşetini silmiş, kar fırtınalarının acısını ve açlıktan yedikleri ayakkabı derilerinin tadını unutturmuştu. Şimdi de aklında zar zor sakladığı Ayşe’nin hatıralarını işgal etmeye, sokakta deri ceket tamir ederken pencere arkasından kendisini gizli gizli izleyen gözlerini aklından silmeye çalışıyordu. Yavaş yavaş bunu da başarıyordu. Aklının tüm kılcal damarlarını işgal eden yüksek ateş Ayşe’nin güzel yüzünü de İbrahim’in hafızasından alıp götürdükten sonra bilincini tamamen tüketti. Elleri gevşedi, Ayşe için avuç içinde sakladığı hediye kaydı, yere düştü.
Günler geçti, yorgun akşamlar, beyhude ikindiler, anlamsız gün doğumları geldi geçti. Ölüm taşıyan kervanlar konup göçtü Hasankale’den. Gün, güneş ve karanlık değip geçti pencere kenarında bilinci yitik bir halde yatan İbrahim’in üstünden. Günler birer gürz darbesiyle vurup geçtikçe, alnı asırlık düşüncelere dalmış gibi kırıştı. Kolları inceldi, parmakları kurudu, elleri sonbahar görmüş bir ağaç gibi yarıldı. Gözleri eriyip çöktü, sakalları uzayıp yüzü solgunlaştı. Göğsü yedi büyük kıtlık, yedi uzun kuraklık görmüş gibi parçalandı solukları.
İhtiyar bir adamdı Sadık Ağa. Elinden fazla bir şey gelmiyordu. Üç gündür yüksek ateşle baygın yatıyordu Ayşe. Komşulardan yardım isteyemiyordu. Hastalığın bulaşması korkusundan kimse kimseye yardım etmek istemiyordu artık. Ayşe’nin alnına sirkeli bez koymaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. Sessizce başında bekleyerek, bir solgun mum ışığında Kur’an okumaktan, hüzünlenmekten ve vakti geldiğinde namaz kılmaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. İhtiyar bir adamdı Sadık Ağa. Geride bıraktığı ömründe namazını hiç aksatmamıştı. Heybetli tekbirler alıp gurur verici kıyamlara durmuştu. İtaatkâr rükûlara eğilip yakaran secdelere varmıştı. Ayşe için içten içe yakardığı bir secde anında evin karanlık boşluğunda bir ses yankılandı. Namazında tereddüt etti. Ayşe’den geliyordu ses, titreyen bir nefes. Daha önce duyduğu hiçbir şeye benzemiyordu. Namazını bozamıyordu. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Daha önce duyduğu bir ses değildi bu. Titretmesi gibi bir kuşun konduğu leylak dalını, güneşin tüylerinde gezinmesi gibi bir Nisan günü, bir tüy gibi, bir kanat vuruş, yükseliş, yükselen kuşun ardından leylak dalının güneş altında salınması gibi, ışığın kırılması, dağılması, mor, beyaz, yeşil ışıkların saçılması gibi etrafa, saçılması gibi çocukların yüzlerine kuşların gözlerine, yükselen bir kuşun geride bıraktığı bir tüyün süzülerek toprağa düşmesi gibi bir sesti bu. Gelinlik çağdaki kızının son nefesiydi bu.
Namazını ağlayarak tamamlayıp selam verdiği sırada evin kapısı hızlı hızlı vuruldu. Yorgun dizleriyle toparlanıp kalkana kadar tekrar vuruldu, ardından bir askerin sesi duyuldu;
–Tifüsten ölen var mı bu evde?
Kapıyı açmadan içeriden cevap verdi Sadık Ağa;
–Hayır, kimse yok, dedi. Başka bir şey sormadan arabaya binip gitti askerler. Sokağın sonuna doğru karanlığın içinde azalarak kayboldular. Sokağın sonunda yerde üzerini kar kaplamış bir karartı vardı. İsimsiz, sahipsiz ve hiç yaşamamış gibi ardında bir iz bırakmadan öylece yatan bir ölü. Sırtlayıp arabaya attılar.
Yalan söylemişti Sadık Ağa. Yalan söylemek zorundaydı. Doğruyu söyleseydi bu gece toplanan tifüs kurbanlarıyla birlikte üzerine kireç dökülerek toplu halde defnedilecekti Ayşe. Vicdanı buna elvermiyordu. Savaş bu yaştan sonra kendisini yalan söylemek zorunda bırakmıştı. Çok şeyler görmüştü bugüne kadar. Varlığı, yokluğu, yoksulluğu, acıları, zamansız ölümleri ve hepsinden daha beter olan doksan üç harbini. Fakat böyle bir acı tatmamıştı. Dut ağaçlarıyla çevrili bahçesinin ortasında odunları biriktirip yakacağını düşünemezdi. Odunların alevi karanlığı iki paralık edip geceyi tan yerine çevirmişti. Odunların alevi donmuş toprağın buzunu erittiğinde, bahçenin toprağını kazmaya başladı. Böyle bir şey görmemişti, böyle bir şey yaşayabileceğini kimse söylememişti. Gelinlik çağdaki kızına evinin bahçesinde bir mezar yeri kazacağını kimse söylememişti. Abdest alırken ağlayacağını, bedeni henüz soğumaya başlayan Ayşe’yi beyaz bir çarşafa saracağını düşünemezdi. İhtiyar bedeniyle güç bela taşıyacağını, genç kızlık hayallerini, beklentilerini, umudunu incitmekten korkacağını, sahipsiz ve kimsesiz gibi tek başına defnedeceğini, ne bir imamın ne bir cemaatin bulunmayacağını, cenazesinin dahi kılınamayacağını, arkasından ağlayan, dua eden kimsenin olmayacağını düşünemezdi.
Ayşe’yi usulca yatırdığı mezarın içinde doğrulup ağlamaktan kızarmış ihtiyar gözleriyle evine baktı Sadık Ağa. Ev karanlık, soğuk ve ışıksızdı.
Tevfik Salim Bey odasında çalışıyordu. Son bir ayda yapılan tüm çalışmaları gözden geçirdi. Askerlere yapılan beden temizliğinin, yemekhanede, koğuşlarda, çamaşırhanede uygulamaya konan yeni temizlik kurallarının, cepheden dönen bitli askerlerin dezenfeksiyon çalışmalarının günlük raporlarını Ordu Kumandanlığına sunmak için toparladı. Tifüs aşısı vurulan gönüllü subaylar ile ilgili tutulan raporları ayrı bir dosya haline getirdi.
Tüm kurmay subaylar ve hekimler karargâh binasında toplanmıştı. Büyük bir masanın etrafında oturuyorlardı. Üçüncü Ordu Kumandanı Mahmut Kamil Paşa’nın sağında Tevfik Salim Bey ve Türk subaylar oturuyordu. Solunda ise Alman subaylar sıralanıyordu. Rusların bu aşamada ne yapmak istediğine dair fikirler tartışıldı. Rus hâkimiyetinde bulunan köylerdeki Müslüman çobanlardan alınan istihbarat bilgileri görüşüldü. Cephane ve yiyecek durumu bildirildi. Çanakkale, Yemen, Sina ve Hicaz cepheleri konuşuldu. Bütün bunlar konuşulurken herkesin aklı Tevfik Salim Bey’in açıklayacağı tifüs aşısı raporundaydı. Tifüs aşısı gecikirse bütün bu konuşulan şeylerin bir manası kalmayacaktı. Ordu Kumandanı Mahmut Kamil Paşa sözü Tevfik Salim Bey’e verdi. Tevfik Salim Bey hazırladığı raporları Mahmut Kamil Paşa’ya sunduktan sonra konuştu;
–Kumandanlarım ve saygıdeğer subay arkadaşlarım, Reşat Rıza Bey’in İstanbul’da araştırmalarını ve fikri altyapısını oluşturduğu tifüs aşısının çalışmaları tarafımızdan tamamlanmış bulunmaktadır. Dünya tababetinde bugün aşı, kültürden yani etkinliği yok edilmiş zayıf mikropların suni ortamda üremesini sağlayarak yapılıyor. Ancak tifüs hastalığı için henüz böyle suni bir çalışma geliştirilememişti. Bizim mücadelesini verdiğimiz yöntem ise insan kanından aşı üretme esasına dayanmaktadır. Tifüslü hastanın kanını alıp elli beş dereceye ısıtarak tifüs mikrobunu canlı tutarak aynı zamanda etkisizleştirmeyi başardık. Güçsüzleştirilmiş olan bu tifüslü kanı sağlam insana deri altından enjekte ettik. Böylece sağlam kişinin vücudunu tifüs mikrobuna karşı ayaklandırmış olduk. Beden her daim tifüse karşı mücadele eder vaziyette olduğu için bitlerin ısırması sonucu tifüs vücuda girse dahi derhal yok edilecektir. Gönüllü olarak aşı vurulan subaylardan Selahaddin Bey ve Haydar Cemal Bey aşının üçüncü günü hastalığa yakalandılar. Yaptığımız tetkiklerde bu iki subayın hastalığın yedinci gününü yaşadıklarını anladık. Yani aşı vurulmadan önce tifüse yakalanmışlar. Dördüncü gününde bu iki subay tifüsün yüksek ateşinden bilinçlerini yitirdiler ve on beş gün süren çok ağır bir tifüs geçirdiler. Aşının yedinci günü İhsan Arif Bey ile Tevfik İsmail Bey hastalığa yakalandılar ve hafif bir şekilde atlattılar. Diğer subaylar ise hastalığa hiç yakalanmadılar. Dünyada bir ilki başarmanın ötesinde milletimizi büyük bir beladan kurtarmış olduğumuza inanıyorum. Elde etmiş olduğumuz bu sonuçlara güvenerek askerleri ve ahaliyi tifüs aşısı ile aşılamaya başlayabileceğimizi huzurlarınızda gururla arz ederim.
Koğuş sessiz, soğuk ve ürperticiydi. Uzaktan uzağa kurt sesleri duyuluyor. İki hastabakıcıdan biri uykuda, diğeri nöbetteydi. İbrahim‘in yorgun bedeni tükenmeye yüz tuttuğundan beri, hastabakıcılar her gece belli aralıklarla geliyor, son nefesini verip vermediğine bakıyor. Nöbetteki hastabakıcı uykuya direnmekten sarhoş olmuş bir halde yanına geliyor. Nabzını tutuyor, sayıyor, tekrar gidiyor. Hastabakıcı için İbrahim öldüğü zaman koğuşta bırakılmaması gereken bir sıradan bir tifüslü olsa da, hastalıklı bir yatak üzerinde yüzü çökmüş, nefesleri tükenmiş, bedeni zayıflamış olsa da, yüzünde, ellerinde ve kollarında tifüsün lekelerini bir apolet gibi taşıyor olsa da, çektiği bütün acıları buraya kadar sürükleyip getirmiş olsa da, İbrahim’in ruhu şimdi çiçekler açmış taze bahar çayırlarındadır. Rüzgâr bir ninni gibi esmekte, başından sarkan salkım söğüt dallarına şarkılar söyletmektedir. Bir çayırın ortasında, bir evin bahçe kapısının önündedir. Üstünde hiç savaş görmemiş gibi temiz bir gömlek, içinde alışık olmadığı bir neşe, yeni elbisesini giyen bir bayram çocuğu neşesi. Güneş neşeli bir genç kız gibi bütün renklere kendi güzelliğini katmaktadır. Üstündeki gömleğinin
beyazı ışıldamaktadır. Kolları savaşın yaralarından temizlenmiş, bedeni güçlü, sağlıklı ve gürbüzdür. Yüzü genç, canlı ve sakindir. Yeni baştan yaratılmış gibi umursamaz, sessiz ve dingindir. Renklerin, rüzgârın ve güneşin ahenkli şarkısını dinlemektedir.
Koğuş sessiz, soğuk ve ürperticiydi. Soğuk Mart rüzgârı pencere kenarlarından uğuldayarak giriyor. İbrahim’in bedeninden çıkan son nefesi de dağıtıp bırakıyor. Göğsündeki kırılgan titremeyi fark eden nöbetçi gelip bakıyor. Boynu gevşemiş, başı yana düşmüş Osman oğlu İbrahim’in bileğini tutuyor. Nabzının durduğundan emin oluyor. Üstündeki çarşafı yüzüne örtüyor. Koğuş defterini açıyor. “Osman oğlu
İbrahim, tifüsten öldü” yazıyor.
Oysa ölüm bir kapıyı aralamaktı İbrahim için. Beyaz, sarı, mor, pembe çiçekler açmış bir bahçeye girmekti. Beyaz çiçeklerini açmış erik ağaçlarıyla, söğüt dalları, misafirperver güller, leylaklar ve akasya ağacının çiçekleriyle dolu bir bahçede yürümekti. Bir iğde ağacının altında bekleyen ilk sevgilinin ölümsüz gülümseyişi ile karşılanmaktı. İğde ağacının cennet kokusu sarmışken bahçeyi, Ayşe’nin ayağa kalkarak kendisini karşılaması ve ışıldayan bir bardak su ikram etmesiydi ölüm. Kendisine su veren parmakları, uzun, ince, hassas, beyaz, narin, ürkek parmakları izlemek gibi, sevgilinin eline ilk defa dokunmak gibi, bilmediği bir sevginin içini sarması gibi bir şeydi. Toprağın yumuşaklığına benzeyen, cömertliğine, güneş altında tüten buğusuna benzeyen sevgilinin yanağına bir dokunuştu ölüm. Rüzgârın bitmez tükenmez şarkılarıyla uçuşan saçlarını bir şiir gibi düzeltmesi Ayşe’nin, beyitlerin büyülü bitişlerinde, kafiyelerin ardındaki boşluklarda bir sessizlik, karşılıklı bir rıza ve kabulleniş, susuş, alışık olmadığı bir huzurun içini sarması ve sevgiliyi ilk defa öpmek gibi bir şeydi ölüm İbrahim için.
Caner Çaylak




