Skip to main content

Aşk Hikayeleri “Su Perisi”

Aşk Hikayeleri “Su Perisi”

Toy bir oğlandı. Memleketinden ilk dışarı çıkıyordu. Daha dünyada olup bitenlerden haberi yoktu. İstanbul’da hukuk fakültesinde tahsile başlamış, kendi küçücük dünyasında debelenip duruyordu. Herşey onun için yeniydi, her gün yeni bir şeyle karşılaşıyor, bazen intibak etmekte güçlük çekiyor, her şeye rağmen mutlu, hiç olmadığı kadar kendini hür ve bağımsız hissediyordu. Aile baskısı, okul disiplininin ağır yükü sırtından kalkmıştı. İlk ergenliğe girdiği yıllardı, onun bu ilk aşk macerasıydı.
O yıllarda, bilhassa da Anadolu’da kız-erkek ilişkileri bugünkü gibi değildi. Ne mahallede, ne de okulda kızlarla erkekler, bir araya gelmezdi. Hatta okul bahçesinde erkeklerin yeri ile kızların yeri birbirinden bir duvarla ayrılmıştı. Derslerde aynı dersliği paylaştıkları halde, teneffüslerde kızlar ile erkekler ayrı ayrı bahçelerde oynardı.
İstanbul’da böyle bir ayırım yoktu. Amfide herkes istediği yere oturuyor. Kimse yanındakinin erkek yada kız olduğuna bakmıyordu. Kısa bir sürede bir kız arkadaş edinmişti, ama kız pek de güzel değildi, ….. üstüne üslük gözünde de gözlük vardı.
O zamanlar kızlarla erkekler bir arada yaşamadıklarından, bir kız bir oğlana dikkatlice baksa ya da ona tebessüm etse, o oğlan o kıza hemen aşık olurdu. Aşık olurum korkusuyla, ondan uzaklaşmış, mümkün olduğu kadar da uzak durmaya çalışıyordu.
Kısa sürede yeni erkek arkadaşlar edinmiş, kaynaşmaya, ortama intibak etmeye çalışıyordu, ama bunlar bir kız arkadaşın yokluğunun yerini doldurmuyordu. Kızlarla bir arada olmak daha önce tatmadığı, zevkli olduğunu filimlerden ve okuduğu romanlardan öğrendiği tatlı bir duyguydu. Serde gençlik vardı, bastırılmış açlık vardı…
Bir gün kürsüde hoca ders anlatırken, içeriye bir su perisinin girdiğini gördü. Çok güzel, boyu boyuna uygun bir kızdı.  Onunla muhakkak tanışmalıydı, tam aradığı, tam da hayal ettiği gibi bir kızdı. Konuşmak için fırsat aramaya başladı, sonunda buldu.
Derse biraz geç gelecek, yanının boş olduğu bir gün, gidip kızın yanına oturacaktı. Üç gün üst üste derse biraz geç geldi, kızın yanı hep dolu oluyordu. Belki de onun gibi düşünenler de vardı, yanı hemen kapışılıyordu. Hesapladığı gibi çıkmamıştı, ne yapacağını bilmiyordu.
Dördüncü günde yine bilerek geç geldi. Galiba o da geç kalmış bir köşeye oturmuştu, yanı boştu. Avını yakalamak için sessiz ağır adımlarla ilerleyen kedi gibi usulca gitti kızın yanına oturdu. Samimi olabilme fırsatını yakalamıştı, artık bundan sonrası kolaydı.
Hocanın anlattıklarını hiç duymuyordu, kafası hep onunla meşguldu. Bir kerecik baksa diye içinden dualar ediyor, bakacak gibi olduğunda da boğazına bir düğüm gelip oturuyor, ne diyeceğini bilemiyordu.
Aklına bir şey geldi. Zaten dersi pek dinlemiyor, dinlese de bir şey anlamıyordu. Bunu fırsata çevirebilirdi. Bütün cesaretini topladı bir soru soracaktı “Konuları kavramakta zorlanıyorum, anlamını bilmediğim çok sözcük var.” dedi. Kız hemen yanıtladı “Önceleri bana da öyle geliyordu” dedi. Bir kitap tavsiye etti. Amerikan kütüphanesinden ödünç alabileceğini söyledi. Sevinçten oğlanın ayağı yerden kesilmişti, nereye bastığını, amfiden nasıl çıktığını bilemiyor, gözü kimseyi görmüyordu.
Avına odaklanmalıydı. Dersten hemen sonra yemek bile yemeden, otobüse atladı, gitti, kitabı aldı. Gece sabaha kadar okudu, bitirdi.
Bir sonraki gün herkesten önce geldi. Su perisi gelince görebileceğini tahmin ettiği bir yere oturdu. Yanında da bir yer ayırdı. Çok geçmeden su perisi geldi. El etti, yanındaki boş yeri gösterdi. O da hiç tereddüt etmeden geldi oturdu.
Takip eden günlerde hep yanında boş bir yer ayırıyor ve su peri de, kız arkadaşıyla birlikte gelip yanına oturuyordu. Sultanahmet’te oturduğunu, yürüyerek geldiğini, her zaman onlara yer ayırabileceğini söyledi. Teşekkür ettiler. Artık birbirini kovalayan günlerde de hep bu böyle oluyor. Oğlan erkenden gelip kızlara yer ayırıyor, kızlarda gelip mutat yerlerine oturuyorlardı.
Bir gün yemekhanede karşılaştılar . Artık resmiyet yavaş yavaş kalkıyordu, derslerin dışında, havadan sudan da konuşmaya başlamışlardı. Kızlar Çemberlitaş kız yurdunda kaldıklarını, Uşak’tan geldiklerini, ailelerinin orada yaşadığını söylediler. Oğlan da arkadaşları ile birlikte bir evde kaldığını ve ev işlerinin tahmin ettiğinden daha zor olduğundan filan bahsetti.
İlerleyen günlerde oğlan erkek arkadaşlarını onlarla tanıştırdı. Küçük bir grup oluşturmuşlardı. Oğlan son derece maymuna bağlıyordu kendini, en çok gülen o oluyordu. Sık sık hocanın sözünü kesiyor, titreyen sesiyle kızın hoşuna gidecek bir şeyler anlatıyor. Hoca dersi bitirir gibi olduğunda ise hemen kızın sırasının yanına geliyor, bedeniyle kızın sıradan çıkmasını engelliyor, kız da oturduğu yerden muzip ve meraklı bir bakışla oğlanı inceliyordu. Sular okyanusa karışıyor, mesafe sıfırlanıyor ve dünya dönmekten vazgeçiyordu. Evet oğlan bir şekilde kızın ilgisini çekmeyi başarıyordu ama kız yerinden kalkıp dışarı çıkınca, büyü bozuluyordu.
Her gün bir an evvel okula gelmek, amfide yer ayırmak ve konuşabilmek.
İlerleyen zamanlarda her ikisi de birbirlerinden hoşlandıklarının ayırımına varmaya başlamışlardı. Oğlan artık açılmak gerektiğini düşünüyordu, ama bir türlü açılmaya cesaret edemiyordu. Gerçi ortada açılmayı gerektirecek bir durum da yoktu. Günün büyük çoğunluğunu beraber geçiriyorlar, aralarda beraber takılıyorlardı. Nereden bakarsanız bakın, ortada adı konmamış aşka benzer bir şey vardı.
O yıllarda kızlarla erkekler şimdi olduğu gibi bir arada büyümediklerinden, erkekler kızlara karşı, kızlarda erkeklere karşı utangaç davranırlardı ve kız-erkek ilişkilerinden yetişkinlere asla bahsedilmezdi. Sürekli içe bastırılan istekler, bir büyükten de fikir alamamanın verdiği eziklik birleşiyor, oğlan kızın yanında nasıl davranacağını bilemiyor, eli ayağına dolaşıyordu. Bu böyle süremezdi, günün birinde sevdiğini söylemeye karar verdi. Plan basitti. Okul çıkışı beraber yurda doğru gideceklerdi. Yurda kadar birlikte yürüyecekler ve o yurdun önüne geldiğinde ona sevdiğini söyleyecek, vereceği cevaba göre ya yoluna devam edecek ya da onunla bir muhallebiciye gidecekti.
Hayalinde ki senaryo şöyleydi…
Yurta doğru gidiyorlar, yolda oğlan konuyu açıyor. Ona kendisini ne kadar sevdiğini, en yakın arkadaş olduğunu söylüyor. Onayı aldıktan sonra, kendisini sevdiğini söyleyip sözü ona bırakıyor. O da ona “Ben de seni seviyorum” diyecek ve böylece leyla ile mecnun aşkı resmiyete kavuşacaktı. Çocukluk işte.
Peki ne oldu…
Yurta doğru yürüdüler. Oğlan konuyu açtı, kendisinin onun en iyi arkadaşı olduğunu söyledi. O da ona söyledi. Kendisine karşı birşeyler hissettiğini söyledi. Kız “nedir?” diye sordu. O da “seni seviyorum” dedi. İşte burda kız senaryoya sadık kalmadı. “ama biz zaten arkadaşız” “sevme yaaa” gibi bir şeyler söyleyerek oğlana baktı. O ne yaptım peki.
“Öyle mi. Tamam sevmeyim o zaman.” diyerek yoluna devam etti. Ne bir ısrar, ne bir duygusal söz… “tamam sevmeyim” eşşek tepsin senin duygusal ağzını. Şimdi elinde zaman makinası gibi bir şey olsa, gidip kendi ağzına iki tane çakardı herhalde. O kızcağızın belki duymak istediği buydu ama o günden sonra ilişkileri asla eskisi gibi olmadı. Tipik kız savunma mekanizması ile oğlanı terslemeye, tenefüslerde yanına gitmemeye, onunla değil kız arkadaşı ile gezmeye başladı. O da oğlan gibi Anadolu’da kızların ve erkeklerin ayrı ayrı bahçelerde oynadığı okullarda okumuştu, kafasını kaldırıp bir erkeğe bakmamıştı. Erkeklere nasıl davranılacağını bilmiyordu.
Bir eczacının kızıydı. Oğlana göre daha varsıl bir aileden geliyordu. Oğlansa yoksul bir ailenin çocuğuydu, kendini iyi yetiştirmemiş, dar çevrede yetişmiş, dar görüşlü, tatillerde çalıştığı için teni güneşte yanmıştı, kara kura biriydi, İstanbul şivesini konuşmakta zorlanıyor, konuşmaları kulağa kaba saba geliyordu.
Kız belki de büyük şehirde yetişmiş kültürlü, eli yüzü düzgün birini arıyordu. Belki de bir arayış içinde değildi. Oğlansa birine muhakkak aşık olması gerektiğine, aşkı doya doya yaşaması gerektiğine inanıyordu. Belkide bir sevgiliden çok, aşka aşıktı. Kızın belki de böyle bir problemi yoktu. Önce okumak, kariyer yapmak, ailesine yaraşır bir biçimde, iyi bir aile kızı olmak istiyordu. Aşkta meşkte gözü yoktu.
Kısaca kız yoluna oğlan da kendi yoluna gitti. Hayatının ilk teklifiydi ve reddedilmişti. Ergenlik zamanlarında, ilişkilerin en tatlı olacağı zamanlarda kimseyle çıkmamıştı, o bunu görsün yanına gelsin otursun istiyordu. Kızsa belki dil ucuyla söylenmiş “seni seviyorum” itirafı ile yetinmiyor, filmlerde, romanlarda olduğu gibi gelsin ayağıma kapansın istiyordu, belki de istemiyordu kimbilir.
Ortada bir konuşma, akit yoktu ama durum böyleydi. Oğlan cesaret edemediği için kimseye teklif edemedi, o da uzunca süre kimseyi kabul etmedi. Nedeni belki oğlan değildi ama o zamanlarda öyle düşünmek oğlanı mutlu ediyordu. Aradan yıllar geçtikten sonra, ilk aşk macerasını anlatırken ‘Öyleydi lan. Başka neden olacak.’ diyordu.
Oğlan kırk yıl sonra bir internet sitesinde ona rastladı. Balıkesir’de hakimlik yapıyordu. Hala kızlık soyadını taşıyordu(belkide kullanıyordu). Acaba dedi? Arayacaktı. Ya “Hiç evlenmedim.” derse ya da işin kötüsü onu hiç hatırlamazsa…
Arayamadı.

İsmail Samur

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 2 Ortalaması: 3.5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir