Skip to main content

Kızıl Kule: Koloninin Kalbinde (+18)

Kızıl Kule: Koloninin Kalbinde (+18)

Şeytanın sivri dişlerinden sinsice süzülen o zehir bir kez damarlarınıza ulaştı mı, artık onun esiri olursunuz.
Bir el, saklı bir kötülüğün üzerini örten, bin yılların biriktirmiş olduğu bir toz tabakasını sıyırıp altındaki canavarı gün yüzüne çıkarmıştı; fakat o canavar o eli, kanlı dişleriyle koparıp yutmayı ihmal etmemişti. O el, bir grup akademisyen ve öğrencilerden oluşan bir araştırma ekibiydi ve içlerinden kutulmayı başaran tek kişi olan eski yazıtlar uzmanı, tedavi gördüğü bir rehabilitasyon merkezinde, nereden ele geçirdiği bilinmeyen bir usturayla intihar etmişti; fakat hayatına son verirken neden sıradan intihar vakaları gibi bileklerini ya da boynundaki şah damarını kesmeyip de bunun yerine kulaklarını ve burnunu doğramayı tercih ettiği ise bir başka bilinmeyendi.
Bize verilen görev, kayıp ekibi bulabilmek için canavarın midesine inmekti. O tekinsiz vadinin puslu ormanlarında kaybolan üniversiteliler için bir arama kurtarma ekibi görevlendirilmişti ve ben de bu ekibin güvenliğini sağlayacak olan, on iki kişilik timdeki makineli tüfekçiydim.
Söylenenlere göre her şey vadinin içindeki kayalıklarda bulunan bir yazıtla başlamış. Yazıtı incelemek için vadiye inen on dokuz kişilik bir gruptan on sekizi, sık ormanların içinde kaybolmuş. Gruptaki eski yazıtlar uzmanı ise birkaç köylü tarafından; vadiden kilometrelerce uzaklıkta, yırtık kıyafetleri çamur içinde ve adeta delirmiş bir vaziyette bulunmuş. Soruşturmayı yürütenlere verdiği anlamsız ifadesi, saçma kelimeler ve cümlelerden oluşuyormuş; fakat sık sık kırmızı renkli bir kuleden ve kırmızı renkli şeytanlardan bahsediyormuş. Bu kulenin, yaşanılan ağır bir psikolojik taravma sonrası, kişinin bilinçaltı tarafından oluşturulmuş bir sembol olduğu konusunda herkes hemfikirdi; fakat bu travmaya neyin sebep olduğu konusunda elde somut bir veri yoktu. Ölü olarak bulunduğu odasında yapılan aramada; dolaplarından ve çekmecelerinden çıkan, neredeyse bir yığın dolusu kağıt ve defter içerisinde; kule ve şeytanlarla ilgili notlar, krokiler ve ancak akıl sağlığını yitirmiş biri tarafından resmedilebileceğine kanaat getirilebilecek korkunç çizimler bulunmuştu.
Normalde alışık olduğum pervane patırtıları, o gün sanki yaklaşmakta olan bir felaketin alameti gibi, kulak zarlarımı tokmaklıyordu. Helikopter içinde, herkes bir arkasındaki kişinin dizleri arasına diklemesine sıkıştırmış olduğu sırt çantası üzerine oturmuş vaziyette, o lanetli vadiye doğru intikal ediyorduk ve arama kurtarma ekibinin helikopteri de ardımızdan bizi takip ediyordu. Küçücük pencereden görebildiğim kadarıyla, dev yeşil dalgaları andıran dağlar ve üzerlerini kısım kısım kaplayan sis bulutları; altımızda, ucu bucağı olmayan köpüklü bir deniz gibi görünüyordu. Bir süre sonra, helikopterin içinden geçtiği küçük sis bulutlarının gittikçe büyüyüp görüşü iyice engellemeye başladığını fark ettim. Helikopter açıklık bir alana doğru iyice alçaldı ve yaklaşık bir buçuk metrelik bir yükseklikten teker teker atlayarak helikopterin çevresinde dış bükey bir hilal düzeni oluşturduk. Islak otların üzerinde yere yatıp, kendimize siper ettiğimiz sırt çantalarımızın sağ kenarından silahlarımızı o yeşil cehenneme doğrulttuk ve gözetlemeye başladık. O ayak basılmamış ağaçların içinde hayatlarımızı tehdit edebilecek herhangi bir gurubun saklanıyor olabileceğine, eminim hiç kimse ihtimal vermemiştir; çünkü karşımızdaki ormanda, insan bir yana dursun, gördüklerinde orman hayvanlarının bile yolunu değiştirmesine neden olabilecek bir ürkütücülük hakimdi. Bizi taşıyan helikopter timin tamamını indirdikten sonra yükselip, yere oldukça alçalmış bulutların içinde gözden kayboldu ve az sonra aynı yerde arama kurtarma helikopterinin kırmızı ve siyah çizgili renkleri belirdi. Helikopter arama kurtarma ekibini indirdikten sonra tekrar yükseldi ve o da sisin içinde kayboldu. Hava koşulları helikopterlerin daha fazla ilerlemesine imkan vermiyordu ve yaya olarak katetmemiz gereken kilometrelerce yolumuz vardı. Tek sıra halinde intikal düzeni aldık ve bizi takip eden arama kurtarma ekibiyle birlikte, yazıt uzmanından alınan kordinatların girilmiş olduğu gps cihazını taşıyan haritacıyı takip ederek, ormanın içinde ilerlemeye başladık. Tırmanıcı bitkilerin, yosun bağlamış gövdelerine sarılıp eğri büğrü dallarından saçak saçak aşağı sarktığı, devasa büyüklükteki ağaçların üst kısımları; yukarıda birbirlerine kavuşup, tepemizde kubbeler oluşturuyordu. Uzun otlar, iç içe geçmiş çalılar ve engebeli arazi yürümemizi güçleştiriyor; ilerledikçe, ormanı büsbütün kaplayan gizemli sis daha da yoğunlaşıyordu. Güneş, kim bilir ne tür kayıp hayaletlerin amaçsızca gezindiği o tekinsiz ormanların ürkütücülüğünden pusup gökyüzündeki kuytu bir köşeye saklanmış; tepemizdeki ölgün ışığının ardından, hastalıklı bakışlarla gizlice bizi izliyordu. Ormanın her köşesi; ağustos böceklerinin sesleriyle adeta gürlüyor, baykuşların boğuk uğultularıyla inliyordu. Ara sıra tepemizde alıcı kuşların kanat çırpışları şaklıyor; ormanın karanlık köşelerinde, vahşi hayvanların ulumaları ve gaklamaları yankılanıyordu. Ağır adımlarımızla ezilen otların kokusu; sağda solda görülen, bataklığa dönüşmüş göletlerin yüzeyinde çürümekte olan ölü hayvanların leş kokularına karışıyordu. Yürüdüğümüz zemin zaman zaman kırmızı renkli bir balçığa dönüşüyordu ve postallarımızın, ayak bileklerimize kadar gömüldüğü çamurlu arazide bata çıka ilerliyorduk. Dar vadilerinde yürüyerek aralarından geçtiğimiz, kayalık zirveleri kül rengi bulutlara karışan yemyeşil dağların yamaçlarından aşağıya doğru, bembeyaz sis örtüleri dalgalar halinde ağır ağır akıyordu. Yamaçlardan yuvarlanmış, keskin kenarlı, dev kayaların tabanını doldurduğu; oldukça dar bir vadiyi geçtikten sonra kendimizi, hayatımda görmüş olduğum en yüksek uçurumun kıyısında bulduk. Haritacı telsizle, kenarında durmuş olduğumuz uçurumun, aradığımız vadinin yamacı olduğunu anons etti. Vadinin çok uzaklardaki karşı yamacı ve tabanı, sisten görünmüyordu. Vadinin içinde, bulunduğumuz noktadan çok aşağılarda, gri bulutların beyaz bir sis deryası üzerinde usul usul yüzdüğünü gördüğümde; kendimi, dünyanın kenarından aşağıya bakıyormuşum gibi hissettim. O uçurumun dibinde, hareket eden bulutların ve sislerin altında, ne meşum bir karanlık dünyanın ağzını açmış vaziyette bizi beklediği konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Dik yamaçtan aşağı inerken, çakıllar ve irili ufaklı taşlar ayaklarımızın altından kayıp dökülüyor ve yamaçtaki kayalardan seke seke uçurumun dibini boyluyordu. Gök alçalıp üzerimize kapanmış gibiydi ve şaşırtıcı bir şekilde havada küçücük bir esinti bile yoktu; sadece endişe, tedirginlik ve marazi düşünceler başımın etrafında uçuşup duruyordu. Sırt çantamın, teçhizatımın, çelik miğferimin ve tüfeğimin ağırlığı yüzünden ara sıra yalpalayıp güçlükle dengemi sağlayabiliyordum. Başta o yazıt uzmanının delirmiş olduğu konusunda hiçbir şüphem yoktu; fakat ilerlediğimiz topraklarda o kadar şeytani bir atmosfer vardı ki o adamın bahsetmiş olduğu kırmızı renkli şeytanların yuvalandığı o uğursuz vadiye inerken hayal gücüm, zihnimde beliren o bilinmeyen yaratıklara korkunç şekiller vermeye başlamıştı; çünkü ne de olsa, hayattaki en korkunç şeyler, hakkında hiçbir şey bilinmeyenlerdir. “Ya o adamın anlattıkları gerçekse…” gibi dehşet verici bir olasılığın hayaleti, zihnimde gitgide daha fazla cisimleşiyordu; belki de tıpkı onun gibi ben de deliriyordum. Aklım bu tür hastalıklı düşüncelerle meşgulken, aniden, ayağımın altındaki bir taşın, gömülü olduğu yamaçtan kurtularak yuvarlanmasıyla birlikte dengemi kaybettim ve üzerimde taşıdığım teçhizatın ağırlığıyla bir kurşun gibi, o sisli uçuruma doğru devrildim. Ayaklarım yerden kesildikten sonra, başıma alacağım ilk darbeyi hafifletmek amacıyla sol avuç içimi çarpacağım noktaya doğru uzattım; fakat eğim o kadar fazlaydı ki bileğimde korkunç bir acı hissederek yuvarlanmaya başladım. Çok dik yerlerde metrelerce yükseklikten düşüyor; küçük ot köklerinin tutunmayı başaramamış olduğu, aşımına uğramış, daha az eğimli yerlerde kayıyor; sonra taşlara ve kayalara çarpıp tekrar yuvarlanmaya başlıyordum. Başımda miğfer olmasına rağmen, çarpmaların etkisiyle beyim sarsılıyor; kollarımda, dirseklerimde ve dizlerimde oluşan sıyrıkların acısı dayanılmaz boyutlara ulaşıyordu. O lanetli vadi, daha içine inmeme bile müsaade etmeden canımı alacak gibi görünüyordu. Eğer o kırmızı şeytanlar gerçekten varsa, benim için böyle bir sonun daha merhametli bir ölüm olacağını düşündüm ve bu düşünce, kaygılarımı biraz olsun azalttı. Kendimi tam da umutsuzca ölümün soğuk kollarına bırakmıştım ki göğsümün çarptığı bir şeyin, birkaç defa esnedikten sonra beni durdurduğunu fark ettim. Göz kapaklarımı ağır ağır araladığımda bunun bodur, dikenli bir çalı olduğunu gördüm. Üzerimdeki kamuflaj kıyafet lime lime olmuştu; vücudumdaki sıyrıkların ve aldığım darbelerin etkisiyle uyuşan bedenim, içinde olduğum dikenlerin acısını hissetmiyordu. Başım yamaçtan aşağı sarkmış bir şekilde, yüzüm vadinin batı ucuna dönük olarak hareketsiz yatarken; vadinin geniş ve puslu tabanında, ince bir yılan gibi kıvrılarak akan, soluk renkli nehri gördüm. Nehrin devamının sislere karışarak gözden kaybolduğu yerin ötesinde, gri bulutların arasında belli belirsiz, ince uzun bir karaltı gördüm. Yanıma inen kurtarma ekibi mensubu bir kişi tarafından kurtarma sedyesine sabitlenirken ve yukarıdakiler tarafından ağır ağır çekilirken, gözlerimi o şeyin sisler arasında belli belirsiz görünüp kaybolan ve anlam veremediğim bir şekilde insanda hayranlık uyandıran silüetinden alamadım. Yukarı çekildikten sonra, ekipteki doktor tarafından muayene edilirken, vücudumdaki ağrıları çoktan unutmuştum. Arkadaşlarıma parmağımla, sislerin içindeki karaltıyı işaret edip “Şuna bakın!” dediğimde orada yere alçalmış bulutlardan başka bir şey göremediler. Doktor, muayene bittikten sonra, derin sıyrıklar ve eziklerle harap olmuş vücudumda herhangi bir kırık olmadığını fakat başıma aldığım darbelerden dolayı sanrılar görmemin normal olduğunu söyledi ama o gördüğüm şeyin herhangi bir sanrı olmadığından adım gibi emindim; sadece, ben ekipteki herkesten daha dikkatliydim ve gözlerim diğerlerinkinden daha keskindi. Zaten nişancılıkta da timdeki en iyi personel bendim fakat büyük ihtimalle adam kayırma gibi nedenlerden dolayı timin keskin nişancısı ben olamamıştım; bana, daha ağır bir silah olan ve onunla birlikte uzun uzun fişek şeritleri taşımak zorunda olduğum makineli tüfek layık görülmüştü ama ben meslek hayatım boyunca bana verilen her görevi layıkıyla yerine getirmiştim; tıpkı, bana angarya olarak verilen o ağır makineli tüfeği, uçurumdan aşağı düşerken bile elimden bırakmadığım gibi… Sedyeden büyük bir hırsla kalkıp sendeleyerek yürüdüm ve bizi yaklaşık beş saat boyunca ormanlarda ve yamaçlarda deli gibi dolaştıran o işe yaramaz haritacının boynundaki dürbünü çekip aldım; onu batıdaki karaltıya doğrultup baktığımda o şeyin kızıl renkli bir yapı olduğunu gördüm. Sislerin içinde bir görünüp bir kaybolan, ince uzun ve ucu bulutları delip göğe uzanan gövdesinin çevresine yapışık olan, başka küçük yapılar daha vardı. Tıpkı bir çocuk tarafından, kırmızı renkli çamurdan özensizce yapılmış, eğri büğrü bir kuleye benziyordu. Dürbünü vadinin puslu tabanına çevirip baktığımda, aşağıda, açıklık bir araziye serpiştirilmiş gibi duran kayalıkları gördüm; sonra haritacıya dönüp, parmağımla o kayalıkları işaret ederek, hedefimizin orası olduğunu ve kendisinin bir gerizekalı olduğumu söyledim. Bunun üzerine, haritacı hiddetli bir şekilde üzerime yürüyerek iki eliyle beni ittiğinde geriye doğru sendeledim; fakat çıkacak olan kavgayı ayırmak için harekete geçen diğer tim üyeleri daha bize yetişemeden, çabucak dengemi sağladım ve o anki tüm gücümle, haritacının meymenetsiz suratının ortasına bir yumruk patlattım. Bedeni bir çuval gibi yere serildikten sonra tüfeğini bana doğrulttu; fakat ondan daha önce bacak kılıfımdan çekmiş olduğum tabancamın namlusu çoktan ona dönmüştü bile. Daha sonra, tüm timin şaşkın ve tedirgin bakışları arasında tabancamı kılıfına yerleştirirken, o an için, kendimi bu denli kaybetmeme neden olan şeyin ne olabileceğiyle ilgili bir iç muhakeme yapabilecek bir psikolojiye sahip olmadığımı fark ettim. Etrafımda etten bir set örüp, beni sakinleştirmeye çalışan tim arkadaşlarıma; endişelenecek bir şey olmadığını, asıl endişelenmemiz gereken şeyin aşağıda olduğunu ve karanlık çökmeden hedefe ulaşmamız gerektiğini söyledim. Doktor, o halimle yola devam edebileceğim konusunda şüpheliydi ama vücudumdaki ağrılara ve sızılara rağmen kendimi, anlam veremediğim bir şekilde, gayet güçlü hissediyordum. Bir anlığına yaşanılan o delilik halini arkamızda bırakmaya karar verip, vadiye inmeye devam ettik. Tabana indiğimizde karşılaştığımız, botlarımızın gömüldüğü çamurlu arazi; gövdeleri yosun ve mantar bağlamış daha geniş yapraklı ağaçlar ve bu ağaçların sarmaşık dolanan devasa dallarını bürümüş epifitik bitkiler; yüzeyi yeşermiş kayalar ve yerden fışkırmış gür bitki örtüsü arasında, şurada burada görülen eğrelti otları oranın bir mikroklima iklim bölgesi olduğu konusunda şüpheye yer bırakmıyordu. Çıldırmış maymunlar gibi çığlık atan, ıslık çalan, cikleyen, gaklayan ve boğuk iniltiler çıkaran çeşit çeşit kuşların gürültüleri; çığırtkan böceklerin cızırtıları; yırtıcı hayvanların, uzaklardan gelen ulumaları ve kaynağını anlamlandıramadığım daha birçok sesle birlikte orman adeta kaynıyordu. Dalları birbirinin üzerine sinsice uzanmış ağaçların altındaki, diz boyu kalkmış otların arasında yürürken; pusuya yatmış bir kötülüğe doğru adım adım ilerliyor olduğumuz düşüncesini aklımdan bir türlü atamıyordum. Gps cihazının gösterdiği açıklık alana ulaştığımızda, batıdaki koyu mavi bulutların ufka yakın yerindeki küçük bir aralıkta bir kor gibi beliren güneş; ufku ve sisili ormanı, tıpkı bir yangın yeri gibi kızıla bürümüştü. Yüzeyleri dikenlerle yeşermiş dev kayalara doğru ilerlerken, kayalığın yaklaşık yüz metre güneyinde; bazılarının yüzeyinde kurumuş kan lekeleri olan, devrilmiş erzak ve teçhizat sandıkları, sağa sola saçılmış malzemeler ve anlaşıldığı kadarıyla kurulumu yarıda kalmış, bazılarının direkleri tam olarak dikilmemiş, bazılarının ise sadece bir iki kazığı çakılmış çadırlar gördük. Yerdeki otlar, üzerlerinde sürüklenmiş olduğu anlaşılan bir şeylerin ağırlığıyla ezilip, batıya doğru yatarak yaklaşık yirmi ve otuz metrelik izler oluşturmuştu. Ben hariç herkes, gözümüzün önünde duran o korkunç manzaraya, bir vahşi hayvan saldırısının neden olmuş olabileceği gibi aptalca varsayımlarda bulunuyordu; benim şüphelerim ise, bundan çok daha korkunç ve karanlık olasılıkları aklımda canlandırıyordu. Devasa kayaların gelişi güzel bir çember oluşturduğu kayalığın içine girdiğimizde, ıslak ve yosun tutmuş kayaların birinin yüzeyinde, tuhaf bir alfabeyle yazılmış olan o uzun bir yazıtı gördük; yazının neyden bahsettiği konusunda hiçbir fikrimiz yoktu fakat aradığımız kayıp insanları oraya çeken şey, o yazıtın ta kendisiydi. Kayalıktan çıkıp, açıklık araziyi aradık ama kayda değer başka herhangi bir şey bulamadık. Sürüklenme izlerinin göstermiş olduğu istikametteki ormanı bir tarak gibi taramak için on metre aralıklarla yan yana dizilerek, bir hat halinde, ormana girdiğimizde karanlık iyice çökmüştü ve dolunay evresinde olan solgun ay, doğuda gökyüzüne yükselirken; buğulu ışığı, ilerledikçe daha da sıklaşan ormanın zeminini belli belirsiz aydınlatıyordu. Sağımızdaki ve solumuzdaki kişilerin sadece projektör ışıklarını görebiliyorduk ve kaybolmamak için bu ışıkların hizasında kalmaya özen gösteriyorduk. Yürümekte olduğumuz istikametin, görmüş olduğum kule yönünde olduğunu düşününce zihnim; kule, kayıp insanlar ve aklını kaçırmış yazıt uzmanının bahsettiği kırmızı şeytanlar arasında bağlantı kurarak, aklımdaki tuvale uğursuz ve ölümcül bir üçgen çiziyordu. Karanlık köşelerinde, kaynağı belirsiz uğultuların yankılandığı ormanın derinliklerine doğru ilerlerken; önümde sağa sola gezdirdiğim projektörün ışığı, çalılara ve yere eğilmiş dallara vurarak, karşımda hareket eden korkunç şekilli gölgeler oluşturuyordu. O açıklık arazideki kamp yerinde görmüş olduğum o kanlı manzaradan sonra, kayıp ekipten herhangi birinin sağ kalmış olabileceğine ihtimal vermiyorum; tıpkı onlar gibi bizim de o lanetli ormandan sağ çıkamayacağımıza dair içimde tuhaf bir his vardı. Aklım bu tür karamsar düşüncelerle boğuşurken bir ara, sol tarafımdaki kişinin ışığının kaybolmuş olduğumu fark ettim; panikle sağ tarafıma döndüm fakat o tarafta da karanlıktan başka bir şey göremedim. Muhtemelen hat hizasını kaybedip, ya çok fazla geride kalmıştım ya da çok fazla ileri gitmiştim; etrafta benim projektörümden başka herhangi bir ışık olmaması, timle aramın çok fazla açıldığı anlamına geliyordu. Timin konumunu öğrenmek için telsizle anons ettim fakat cevap olarak hırıltılı seslerden başka bir şey duyamadım. Büyük ihtimalle, vadinin coğrafi yapısından ya da yamaçtan düştüğüm esnada telsizimin alıcısında meydana gelen bir arızadan dolayı sağlıklı muhabere sağlanamıyordu. Küçük bir umutla telefonuma baktım ama sinyal yoktu, zaten öyle bir araziye gsm sinyalinin ulaşması da bir mucize olurdu. Timden bu denli uzaklaşmış olduğumu öğrenmek, ilerlemekte olduğum yönün doğru istikamet olduğu konusunda şüpheye düşmeme neden oldu. Pusulamı çıkarmak için elimi hücum yeleğim cebine götürdüm fakat pusulamın olması gerektiği yerde olmadığını fark ettiğimde, yamaçtan yuvarlanırken onu cebimden düşürmüş olduğumu anladım. Doğuyu öğrenebilmek için aya baktım ama ay, puslu gökyüzüne yükseleli çok olmuştu ve onun hilal ya da dördün evrelerinin birinde olmaması nedeniyle batıyı tahmin edemiyordum. Vadinin üzerini kaplayan yoğun sis nedeniyle gökyüzünde tek bir yıldızın bile görünmediği o yerde, aşırı nemden dolayı her yanı yosun tutmuş ağaçlardan oluşan ormanın içinde kaybolmuştum ve orada hangi yöne gittiğimi bilmeden ilerlemek, örümcek ağına takılmış bir sineğin çırpınışı kadar boş bir çabaydı. Ayın, ilerleyen saatlerde güneye doğru bir yay çizerek batıya yönelmesini görebilmek için, devrilmiş bir ağacın çürümüş gövdesinin üzerine oturup beklemeye başladım. Bir temassızlık olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak telsizin antenini ve bataryasını söküp tekrar taktım ve diğer kanalları da kullanarak tekrar tekrar anons ettim fakat her defasında parazitli ve hırıltılı sesler duydum. İletişim kurma çabalarımı sürdürürken, yaklaşık on metre ötemdeki çalıların arasında bulunan, tuhaf şekilli bir kaya dikkatimi çekti. Projektörümü oraya doğrultarak, bakışlarımı bir süre kaya üzerinde yoğunlaştırdıktan sonra, bir anlığına, onun kımıldadığı hissine kapıldım ve daha yakından bakabilmek için oturduğum yerden kalkarak ona doğru yürümeye başladım. Ona doğrultmuş olduğum tüfeğimin kurma kolunu çekmemden kaynaklanan mekanik ses, bir canlının aksine, onda herhangi bir hareketliliğe neden olmamıştı; zaten görünüş itibariyle bir canlıya benzemiyordu da. Ona yaklaştıkça, orada görmüş olduğum diğer kayalardan farklı olarak, kızıla çalan bir rengi olduğunu fark ettim. Boyu yaklaşık bir metre uzunluğundaydı; tepe kısmında yuvarlak bir çıkıntısı vardı ve şaşırtıcı derecede çömelmiş bir insan figürünü andırıyordu. Ona birkaç metre kala, onun insan şekli verilmiş, çamurdan bir heykel olduğu konusunda hiçbir şüphem kalmamıştı. Burun çıkıntısı ve kulakları olmadığı için kırılıp düşmüş olduğunu düşündüm. Kurumuş yüzeyi çatlayarak plakalara ayrılmış olan o çamurdan figürün, kamp alanı yanındaki kayalıklarda görmüş olduğumuz yazıtı yazan kişi tarafından yapılmış olabileceğine kanaat getirmiştim. Tam ona dokunmak için elimi uzatmıştım ki aniden açılan göz kapaklarının altında bir çift siyah küre belirdi. Gözlerinde, en cani arzularla tutuşmuş alevlerin korkunç ışıltıları yanıp sönüyordu ve o gözlerin çaktığı merhametten yoksun bakışlar, ruhumu delerek beni olduğum yere çiviledi. O, vahşi bir hayvan gibi aniden üzerime atıldığında, namlusunu ona doğrultacak açıyı yakalayamadığım tüfeğimi ona doğru savurarak, elindeki kemik hançerle bana yapmış olduğu hamleyi savuşturdum; fakat kaya gibi sert, çamur kaplı bedeni şiddetli bir şekilde bana çarpınca o şeyle birlikte yere düştüm. Tüfeğim birkaç metre sağıma savrulmuştu, ben sırt üstü yığıldığım yerde kalakalmıştım, o şey ise yanıma düşmüştü; fakat ani bir hareketle, düşmüş olduğu yerden kalkıp üzerime çulldandığında, hayatta kalma içgüdümün bahşetmiş olduğu bir refleksle onun bileklerini tutarak, suratıma inmekte olan kemik hançeri birkaç santim kala durdurdum. Bana asırlar kadar uzun gelen o kısa sürede, onun şeytani bir kötülükle çarpılmış yüzünün her ayrıntısı belleğime kazınacak kadar, onu yakından gördüm. Üzerimde hırıltılı sesler çıkaran o şey, hançeri biraz daha aşağı indirip hayatıma son verebilmek için çabalarken; onun, burnu ve kulakları kesilmiş bir insan olduğunu fark ettim. Oldukça güçlü bir çamur tabakasıyla vücudu kaplanmıştı ve iğrenç dişleri törpülenerek sivriltilmişti. Ritmik bir şekilde, hançere uyguladığı kuvveti her defasında daha da arttırıyordu. Tekrar yükleneceğini tahmin ettiğim bir anda sola doğru kuvvet uyguladım ve böylece yönü değişen hançer sol yanağımı sıyırarak yere saplandı. O vahşi, hançeri saplandığı yerden çıkarmaya çalışırken, ben bacak kılıfımdaki tabancayı çekebilmek için yeterli zamanı bulabilmiştim. Kısa sürede yerden çekip havaya kaldırdığı hançeri tam yüzümün ortasına indirecekken, onun kokuşmuş bedenini yere sermek için şarjörümdeki fişeklerin yarısından çoğunu göğsüne boşalttım. İsabet aldığı kurşunların etkisiyle sersemleyerek elindeki hançeri yere düşürdü ve göğsüne yediği her mermi, onu benden biraz daha geriye itti; böylelikle tabancamın namlusunu biraz daha yukarı kaldıracak açıyı yakaladığımda, silahı başına doğrultarak iki el daha ateş ettim fakat gördüğüm hayret verici şey karşısında donakaldım; başına isabet eden mermi çekirdeklerinin, alnındaki çamur tabakasının yüzeyine gömülüp daha fazla derine inemediklerine şahit olmuştum. Kemikleşmiş uzun tırnaklarını boynuma geçirip boğazımı sıkmaya başladığında bilincimi kaybetmeye başladığımı fark ettim; ama o an için hala, o vahşinin bedenini kaplayan çamur tabakasının, vücudunun eklem yerlerinde daha ince olması gerektiği gibi mantıklı bir akıl yürütme yapabiliyordum. Silahımın namlusunu, onun en hayati zayıf noktası olduğunu düşündüğüm, boynuna dayayıp art arda tetiği çektim ve şarjörümdeki son dört fişeğin tamamını boşalttım; daha sonra gözü dönmüş vahşi, korkunç bir şekilde böğürmeye ve üzerimde can havliyle çırpınmaya başladı; fakat rengi siyaha çalan sıcak kanı, boynundan oluk oluk boşanıp yüzüme akarken, cansız bedeni yavaşça üzerime yığıldı. O an, ormanın karanlıklarından gelen ve kalabalık bir gruba ait olduğu anlaşılan hışırtı sesleri duydum. Vahşinin leşini hızla üzerimden attıktan sonra, yerde yuvarlanarak, birkaç metre ötemdeki makineli tüfeğime ulaştım ve tüfeğin çatal ayağını açarak, namusunu, karanlıklardaki çalıların ve otların arasında bana doğru hızla koşan karaltılara doğrulttum. Tetiğe asıldığımda büyük bir gürültüye çalışan makineli tüfeğin, kulakları sağır eden şaklamaları, o an için, o lanetli ormanda duyulan her uğursuz sesi bastırmıştı. Karanlıkta yol alan izli mermiler, bir kıvılcım yağmuru gibi vahşilerin üzerine yağıyor; tüfeğin namlusu, alev saçan bir ejderha gibi öfkemi kusuyordu. Vücutlarına değen mermiler, onları metrelerce geri fırlatıyor; bedenlerindeki çamur tabakasına isabet alanlar, kısa süre sonra, düştükleri yerden kalkıp bana doğru koşmaya devam ediyor; zayıf noktalarından vurulanlar ise böğürtüler ve acı feryatlar içinde yere seriliyordu. Üzerlerine o kadar çok mermi göndermiştim ki patlayan fişeklerden yayılan yoğun barut kokusu genzimi yakmaya başlamıştı. Bir ara beni çembere alabilmek için karşımda bir hilal oluşturmaya başladılar; fakat namluyu çatal ayak üzerinde geniş açılarla sağa ve sola hareket ettirerek bunu başarmalarına müsaade etmedim. O ana kadar çok fazla zayiat vermiş olmalılar ki bir süre sonra, gelmiş oldukları karanlıklara geri çekilerek gözden kayboldular. Parmağım tetikte beklerken, aklını kaçırmış yazıt uzmanının sözünü ettiği kırmızı şeytanların, gelmiş oldukları karanlıklara geri göndermiş olduğum vahşilerden başkası olamayacaklarını düşündüm. Bir iki dakika sonra, dikkatli bakışlarla izlediğim karanlığın içinde, birkaç küçük kırmızı ışık belirdi ve bunlar hızla çoğalarak, kısa süre içinde binlerce ışığa dönüştü. Bu sinsi ışıklarda şeytani bir kötülük sezerek birkaç metre ötemde bulunan, oldukça büyük, üç gövdeli bir ceviz ağacına doğru hızla süründüm ve ağacın geniş gövdelerini siper aldım. O sırada, bir uğultuyla birlikte, ışıklar hızla yükselmeye başladı ve bana doğru yaklaştıkça, duyduğum uğultu binlerce vızıltı sesine dönüştü; o an o ışıkların, bana doğru hızla gelmekte olan binlerce alevli okun ışıkları olduğunu anladım. Işıklar, yaklaştıkça bulunduğum yeri bir güneş gibi aydınlattı ve saniyeler sonra siper aldığım devasa ağaç, büyük bir gürültüyle sarsılmaya başladı. Ağacın gövdelerine hızla isabet eden sayısız ok, ateşlenen silahlar gibi sesler çıkarıyor; saplandıktan sonra titreyen çubuk gövdeleri vınlıyor, vuruşların şiddetiyle sarsılan ağacın köklerinden çatırtılar kopuyordu. Yere saplanan oklar zemini sallıyor; etrafımda hızla çoğalan ateşli ok çubukları, üzerinde alevlerin yükseldiği, sık sazlıkları andırıyordu. Dalgalar halinde üzerime yağan oklardan fırsat buldukça, okların geldiği yöne doğru rastgele ateş ediyordum. O hengame içinde, aklımda beliren soru işaretleri, gittikçe büyüyerek zihnimi meşgul ediyordu. Neden ormanın içinde kaybetmiş olduğum tim arkadaşlarım, duyulmamasının imkanı olmayan, onca silah sesine doğru yönelip de bana yardıma gelmemişti? Yoksa vahşiler tarafından hepsi çoktan öldürülmüş müydü? Ama eğer durum böyleyse, öyle bir katliam gerçekleşirken, neden tek bir el silah sesi bile duymamıştım? Zihnim bu sorulara mantıklı cevaplar bulmaya çalışırken, birden sağ omuzumda hissettiğim şiddetli bir acıyla irkildim. Başımı çevirdiğimde, çubuğu alev alev yanan bir okun omzuma saplanmış olduğunu gördüm. Bir an gözüm kararır gibi oldu ama kısa sürede kendimi toparlayıp, okun alevli gövdesini kırdım ve tüfeğime yeni bir fişek şeridi yerleştirdim. Ucu omzumda kalan kemik uçlu okun acısıyla ve o vahşileri haklama hırsıyla haykırarak tekrar tetiğe asıldım. Yağmur gibi yağan mermiler, o vahşilerin sakladığı karanlığı delik deşik ederken birçoğunun hakkından gelmiş olmalıyım ki beni hedef alan ok dalgaları yavaş yavaş azaldı ve sonunda, sağıma soluma tek tük düşen oklara dönüştü. Tüfeğime takılı olan fişek şeridi bittikten sonra elimde kalan son şeridi de tüfeğime yerleştirmeye hazırlanıyordum ki sağ göğsümde tarifi imkansız bir acı hissettim. Olan biteni anlamaya çalışırken, başka bir ateşli okun bu defa göğsüme saplanmış olduğunu fark ettim. İçimde, derinlerde bir yerlerde parlayan bir alev hızla hararetlenirken, vücudum soğuyarak sanki buz kesilmeye başladı. Çevremdeki her şey hızla etrafımda dönüyor, gözlerim yavaş yavaş kararıyordu. O an, ölüm anını yaşıyor olduğuma dair hiçbir şüphem yoktu; ama bu dünyada o ana kadar gerçekleştiremediğim şeyler, tatmaya doyamadığım duygular ve ayrılmak istemediğim insanlar aklıma gelince, kendimi ölüme hazır hissetmediğimi anladım ve o kaçınılmaz sona karşı koymak için, yavaşça ağırlaşan göz kapaklarımı açık tutmak için acınası ve nafile bir çaba sarf ettim. Gözlerimin önünde; unutulmuş birçok küçük, mutlu anı art arda, kesik kesik belirmeye ve sevdiğim insanların sesleri kulaklarımda çınlamaya başladı. Neşeli sesler ve gülüşmeler yavaş yavaş boğuklaşarak yerini; boşlukta yankılanan ürkütücü bir uğultuya, hafif hafif duyulan odun ateşi çıtırtılarına, mecalsiz iniltilere, acı feryatlara, vahşi hayvanlarınkine benzer hırıltılara ve gaklama seslerine bıraktı. Daha sonra, bedenimin üzerinde hafifçe hareket eden küçük uzuvlar ve hareketsiz bir şekilde vücuduma temas eden dokusal nesneler hissettim. İniltilerin, yardım dileyen dermansız seslenişlerin ve acı dolu haykırışların; aralarında yattığım şeylerden geldiğini fark ettim. Göz kapaklarımı yavaş yavaş araladığımda kendimi, ölü ve can çekişen insanlardan oluşan bir yığının arasında buldum. Dikkatlice baktığımda bu insanların, tim arkadaşlarım olduğunu fark ettim. Oldukça geniş bir salonun içindeydim. Zeminin çeşitli yerlerinde öbek öbek yanan odun ateşlerinin kırmızı titrek ışıkları; üzerlerinde kaideler bulunan, çamurdan yapılmış, ağızlarına kadar dolu kan havuzlarını; kırmızı renkli balçık göletlerini ve yüzeyleri boydan boya çamur peteklerle örülmüş olan, göklere kadar uzanan duvarları aydınlatıyordu. Anladığım kadarıyla bir kulenin içinde bulunuyordum ve bu kule muhtemelen, batıdaki sislerin arasında görmüş olduğum kızıl kuleydi. Sonra, duymakta olduğum hırlama ve gaklama seslerinin, kulenin içinde ve duvarlarındaki peteklerin üzerinde örümcekler gibi gezinmekte olan binlerce vahşiye ait olduğunu fark ettim. Vücutları çamur tabakasıyla kaplı olan vahşilerin, kulak kepçeleri ve burun çıkıntıları kesilmişti; anladığım kadarıyla bu, kabile mensuplarını başkalarından ayırmak için kullanılan bir işaretti. Havuzlardaki kanı, hayvanlar gibi, başlarını uzatarak içiyor; daha sonra midelerindeki kanı, altıgen kenarlı dev peteklerin içine kusuyorlardı. Bir kısmı ise, içinde atılmış olduğum insan yığınından teker teker aldıkları cesetleri ve benim gibi hala hayatta olan kişileri sürükleyerek havuzlara götürüyor; onları, başları havuzlara gelecek şekilde kaidelere yatırıyor; sonra da keskinleştirilmiş kemik kamalarla boğazlarını keserek, boşanan kanlarını havuzlara akıtıyorlardı. O an ya cehennemin tam ortasında ya da hiçbir insani değere sahip olmadan, hayvanlar gibi yaşayan insanlardan oluşan kayıp bir kabilenin arasında bulunuyordum. Ama emin olduğum bir şey vardı; o da bu vahşilerin koloni halinde yaşadığıydı; bu tür topluluklarda koloninin mensuplarını birbirine bağlayan şey ise bireylerin sahip olduğu şekilsel ve kokusal benzerlikti. Kanının havuza akma sırasının bana gelmesi an meselesi olduğu için fazla zamanım yoktu; bu yüzden, o an için aklıma gelen tek mantıklı planı, başarıya ulaşıp ulaşmayacağından emin olamayarak uygulamaya koyuldum. Havuzlara doğru cesetleri sürükleyen vahşilerin yığından uzaklaşmasını fırsat bilerek aceleyle, göğsüme saplanmış okun gövdesini kırdım ve hücum yeleğimin cebindeki kasaturamı alarak çırılçıplak soyundum. Vahşiler havuzların başında cesetlerin kanını akıtmakla meşgulken, beni görmediklerinden emin olduğum bir esnada yaklaşık on metre sürünerek, duvardaki peteklerle aramda bulunan balçık göletine girdim. Başımı, nefes alabilecek kadar çamurdan çıkarıp etrafı izlemeye başladım. Geri gelen vahşiler, yığının üzerinden birkaç kişiyi daha alıp, tekrar havuzlara gittikleri esnada balçığın içinden çıktım ve vahşilerin tek tük göründüğü bir istikamete yönelerek peteklere doğru yürümeye başladım; yürürken onlar gibi hareket etmeye, başımı öne eğerek yüzümü gizlemeye ve elimdeki kasaturayı göstermemeye gayret ediyordum. Dikkat çekmeden duvara ulaştıktan sonra kasaturayı dişlerimin arasına aldım ve geniş gözeneklerin altıgen kenarlarından tutunarak, çamur petek üzerinde yukarı doğru tırmanmaya başladım. Etrafı yukarıdan rahatça görebileceğim bir yüksekliğe çıktıktan sonra, gözeneklerden birinin içine girdim ve emekleyerek sonuna doğru ilerlerledim. Gözenek çok hafif bir eğimle aşağı doğru iniyordu ve sonunda, rengi kırmızıya çalan bir madde vardı; yanına gidip onu yakından incelediğimde, o koyu kıvamlı, yapışkan şeyin, başkalaşıma uğramış kandan başka bir şey olmadığını anladım. Kan, muhtemelen vahşilerin sindirim organlarında bulunan bir çeşit bakteri ve içinde bulunduğu çamur gözenek nedeniyle mayalanarak o hali alıyordu. Zaman kaybetmeden kasaturamın ucunu kullanarak, göğsümde ve omzumda kalan ok uçlarını çıkardım. Omzumdakini çıkarmak tahmin ettiğimden daha kolay olmuştu; fakat ondan daha derine inmiş olan, göğsümdeki ok ucunu çıkarırken yarayı çok fazla genişletmek zorunda kaldım ve bu nedenle de epeyce kan kaybettim. Bir süre dinlendikten sonra tekrar gözeneğin ağzına doğru ilerleyip, etrafı gözetlediğimde; kulenin çıkışı olan kapıların önünde, hiç eksilmeyen kalabalıklar bulunduğunu gördüm. Ellerinde kemik uçlu mızraklar ve kirişleri, büyük ihtimalle insan bağırsağından yapılmış yaylar taşıyanlar; muhtemelen kulenin muhafızlarıydı. Kapıdan girenleri koklayarak içeri alan nöbetçilerin sayı olarak çok daha fazlası, kulenin dışında duruyor olmalıydı. Onların kokusuna sahip olmadan o kapılardan geçebilmemin imkanı yoktu ve koloninin kokusunun üzerime sinmesi günler alırdı; üstelik o sırada görünüş olarak tam anlamıyla onlara benzemiyordum da. Beni fark etmemeleri için onlar gibi, kulaklarımdan ve burnumdan kurtulmam gerekiyordu. Bunu yapabilmek için kasaturamı kullanmaktan başka çarem yoktu. Burnumu kesmenin daha zor olacağını tahmin ettiğim için önce kulaklarımı halletmem gerektiğini düşündüm; çünkü hissedilen acının süresinin uzadığı durumlarda, bir süre sonra vücudun acıya karşı duyarlılığında bir azalma oluyordu.
Bu, yıllar önce bir operasyon sırasında, ortasında kaldığım çatışma bölgesinde edindiğim bir tecrübeydi. Düşman hattındaki ağaçlık bir alanda ilerlerken önümüzde gerçekleşen bir patlamanın etkisiyle metrelerce savrulup yere düşmüştüm. Patlamadan sağ çıkan tek kişi ben olduğum için şanslıydım; fakat kendime geldiğimde, kırılmış bir ağaç gövdesinin, sağ karın boşluğumu yarmış olduğunu görmüştüm. Kan kaybını ve iç organlarımın dışarı taşmasını önlemek amacıyla, kamuflaj söküklerini dikmek için sırt çantamda bulundurduğum iğne ve iplikle karın boşluğumdaki yarığı dikmiştim. Bunu yaparken, hissetmiş olduğum acıya karşı gittikçe duyarsızlaştığımı fark etmiştim.
Yıllar önce yaşamış olduğum bu duyarsızlaşmayı, az sonra yapacağım şey sırasında da yaşamayı umut ediyordum. Vahşilerden herhangi birisi, havuzdan içmiş olduğu kanı kusarak boşaltmak için, içinde bulunduğum gözeneğe girmeden önce, yapmam gereken şeyi gerçekleştirmeliydim. Bu yüzden kasaturayı, elimle tutarak çektiğim kulak kepçemin üzerine bastırarak hızlı bir şekilde sürtmeye başladım ve korkunç acılar çekerken kulağımın elimde kaldığını fark ettim; sonra akan kanı durdurmak için üzerimdeki çamurdan bir parça alarak yaranın üzerine sürdüm. Aynı şeyleri diğer kulağım için de uygularken, bir öncekinden daha az acı hissettiğimi fark ettim. Sıra burnuma geldiğinde, gerginliğim biraz olsun azalmıştı ama kendimi oldukça bitkin hissediyordum. Burnumu elimle tutarak yukardan aşağıya doğru kesmeye başladım. Akan kan burnumu kayganlaştırıp, elle tutulamayacak hale geldiğinde ve hissetmiş olduğum acı dayanılmaz bir noktaya ulaştığında bunu başaramayacağımı hissettim. O an artık kendimden geçmeye başlamıştım; ama kendimi kontrol etmeye çalışarak, tüm gücümle kasaturaya yüklendim ve o sırada da bilincimi kaybetmiş olmalıyım. Duyduğum tıkırtı ve hırlama sesleriyle kendime geldiğimde, kendimi yerde yatıyor vaziyette buldum. Ne kadar süre o halde yattığım konusunda hiçbir fikrim yoktu; fakat yerde olan yüzümün, pıhtılaşmış bir kan birikintisi içinde kalmış olduğunu fark edince, uzunca bir süre baygın yatmış olduğumu anladım. Elimi yüzüme götürdüğümde, bayılmadan önce yapmakta olduğum şeyi başarmış olduğumu fark ettim. Başımı yavaşça gözeneğin ağzına çevirdiğimde, duymakta olduğum tıkırtı ve hırlama seslerinin, içinde bulunduğum hücrenin içine girmekte olan bir vahşiye ait olduğunu gördüm. Ağır hareketlerle, az ötemde yere düşmüş olan kasaturaya uzandım ve yattığım yerden kalkarak, kasaturayı tuttuğum elimi sırtımın arkasında sakladım. Bana doğru emekleyerek yaklaşan vahşi, koloninin kokusuna sahip olmadığımı fark etmiş olmalı ki dibime kadar sokuldu. Beni daha yakından koklayabilmek için hırlayarak başını bana doğru uzattığı anda, arkamda saklamış olduğum kasaturayı sert bir hamleyle boynuna sapladım. Çığlıklarının duyulmaması için bir elimle ağzını kapadığım vahşi yere yıkıldıktan sonra, can çekişen bedeninin çırpınışları son bulana kadar boğazını kesmeye devam ettim; sonra onun cansız bedenini, gözeneğin sonunda bulunan, mayalanmış kan birikintisinin içine sakladım. Vücudumun üzerindeki çamur kurumuş ve bir kaya gibi sertleşmişti. Kendimi aç hissediyordum; ama daha da kötüsü çok susamıştım. Ne kadar olduğunu bilemediğim bir süre gözeneğin ağzından aşağıya bakıp, vahşilerin ne yapmakta olduklarını izledim. Kapıların ağzında hala yoğunluk vardı. İçinde bulunduğum yapının karşı duvarı, karşımdaki peteklerin üzerinde gezinen vahşilerin beni fark edemeyeceği kadar uzaktaydı. Zeminde bulunan havuzların çevresindeki kalabalıklar bazen çoğalıyor, bazense dağılıyordu. Bir ara, bulunduğum peteğe çok yakın bir havuzun başında birkaç vahşi kaldı ve bir süre bekledikten sonra onlar da gitti. Kulede bulunan tek sıvı madde kandı ve ben de kan havuzuna ulaşabilmek işin petekten aşağı indim. İyice bitkin düşen vücudumun, susuzluğa daha fazla dayanabileceğini sanmıyordum; bu yüzden havuza eğilip başımı uzatarak,tiksine tiksine, kanı içtim. Susuzluğumu giderdikten sonra kendimi çok daha iyi hissediyordum. Havuzun başındayken beni uzaktan gören vahşiler, kendilerinden biri olduğumu sanıyorlardı; fakat onlara, kokumu alacakları ya da benimle iletişim kurmayı deneyebilecekleri kadar yaklaşmamaya özen göstermem gerekiyordu. Bu yüzden bir grup vahşinin, başında durduğum havuza doğru yöneldiğini görünce hızlı adımlarla ama dikkat çekmeden orayı terk ettim ve peteğe tırmanarak, gözeneğime geri döndüm. Hücrenin içinde dinlenmeye çalışırken, aniden midemin bulanmaya başladığını hissettim. Bulantının geçmesini umut ederek bir süre yerde adeta kıvrandım; ama bulantı gittikçe daha da şiddetlendi ve sonunda kusarak, içmiş olduğum tüm kanı boşalttım. Daha sonraki her kan içişimde vücudum aynı tepkiyi gösterdi; fakat hiçbir şekilde susuzluk hissetmedim. Beni bitkin düşürmeye başlayan açlık hissini biraz olsun unutabilmek için uyumaya çalıştım; bunu yaparken de gözeneğin ağzından gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı yüzümü o yöne döndüm ve elimdeki kasaturanın kabzasını sımsıkı kavradım.
O halde ne kadar uyuduğumu bilmiyorum ama gördüğüm rüyayı çok iyi hatırlıyorum. O uğursuz ormanda, kaybolmuş bir halde, tek başıma yürüyordum. Önümdeki çalıların arasında, tüm vücudu çamurla kaplı bir vahşi, çömelmiş vaziyette, hareketsiz bir şekilde duruyordu. Sanki nefes almakta zorlanıyormuş gibi hırıltılı sesler çıkarıyordu. Tabancamı çekip, namlusunu başına doğrulttuğumda bana anlyamadığım bir şeyler söyledi. Ne dediğini anlamak için başımı hafifçe ona doğru uzattığım anda, ormanda yankılanan uğultuyla birlikte havada beliren bir ışık, ormanı gündüz gibi aydınlattı. Başımı kaldırıp baktığımda binlerce ateşli okun, yağmur gibi üzerime yağmakta olduğunu gördüm. Oklardan biri, korkunç bir acıyla kalbime saplandıktan sonra yere düştüm. Yerde acılar içinde kıvranırken uyandım; ama kalbimdeki batma hissi hala devam ediyordu ve vücudum kontrol edemediğim şekilde kasılıyordu. Tüm bunların, vücudumun uzun süre aç kalmasının doğal sonuçları olduğunu düşündüm ve sürünerek, gözeneğin sonunda bulunan mayalanmış kana ulaştım. Macunumsu, yapışkan ve pis kokulu o şeyi yedikten bir süre sonra kalbimdeki batma hissi ve vücudumdaki kasılmalar yok oldu. Garip bir şekilde, kendimi oldukça güçlü hissetmeye başlamıştım.
Daha sonra, koloninin kokusunun üzerime sinmesi için beklediğim uzunca süre boyunca; susuzluğumu, zeminde bulunan havuzlardan kan içerek, açlığımı ise gözeneğin sonunda bulunan mayalanmış kanı yiyerek giderdim. Bunları yapmaktan ve uyumaktan arta kalan zamanlarımda gözeneğin ağzından kulenin içini seyrederek, vahşilerin rutin davranışlarını gözlemledim ve gerek çıkardıkları hırlamaları gerekse tuhaf gaklamalarını kendi kendime taklit ettim. Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre sonra, artık onların kokusuna sahip olduğuma kanaat getirdiğimde, bu düşüncemin doğruluğunu test etmek amacıyla; vahşilerin birbirlerini çağırmak için kullandıkları, kısa aralıklarla art arda gırtlaktan çıkarılan çift gaklama sesiyle bağırdım ve bu seslenişi belli aralıklarla birkaç defa tekrarladım. Daha sonra gözeneğin ağzına yakın bir yerde durup, elimdeki kasaturayla beklemeye başladım. Kısa süre sonra çağrıma yanıt veren bir ses duydum ve sesin giderek yaklaşmakta olduğunu fark ettim. Gelmekte olan vahşi, bende koloninin kokusunu alamayıp, düşmanca tavırlar sergilerse onu gözeneğin ağzından itip, kulenin iç boşluğuna atacaktım; eğer onu düşürmeyi başaramazsam kasaturayla gırtlağını kesmeye çalışacaktım. Ben aklımda bu planları yaparken, aşağıdan uzanarak, gözeneğin altıgen şeklindeki ağzının alt kenarına tutunan bir çift el gördüm ve o eller, yavaşça, çağrıma kulak veren vahşinin bedenini gözeneğin içine doğru çekti. Kan havuzuna soktuğu anlaşılan başından aşağı kanlar süzülüyordu. Emekleyerek yanıma geldikten sonra uzun bir ıslık sesi çıkardı ve ardından, başını iyice yukarı doğru kaldırarak, hızlı çene hareketleriyle bir süre şakladı. Bu davranışının ve çıkardığı seslerin ne anlama geldiğini bilmediğimden, elimdeki kasaturayı boynuna saplamak için ani bir hareketini bekliyordum. Benden yanıt alamayınca düşük perdeden kısa bir hırlama sesi çıkardı ve ardından ben de aynı sesi taklit ederek ona karşılık verdim. Bunun ardından vahşi, başını öne eğip, emekleyerek bulunduğum gözeneği terk edince, koloninin kokusunun üzerime sinmiş olduğundan emin oldum. Vakit kaybetmeden petekten aşağı inip, en yakınımdaki kapıya yöneldim. Kapının önündeki kalabalığa yaklaştığımda, nöbetçiler bakışlarını bana çevirdiler ve inceleyen gözlerle beni baştan aşağı süzdüler. Ben ise panik yapmamaya ve dikkat çekmemeye gayret ederek kapıdan dışarı çıktım. Kulenin dışına çıktığımda, koyu renkli bulutların arasından süzülüp, etrafı kaplayan sis bulutları içerisinde dağılan solgun gün ışığı gözlerimi kamaştırdı. Kalabalık vahşi topluluklarından bazıları kuleye tapınıyor; bazıları, muhtemelen taze kan kaynakları aramak için ormana dağılıyor; bazıları ise kulenin içine yeni cesetler sürüklüyordu. Onlar gibi yürüyerek, muhafızların arasından geçip, ormana doğru ilerledim. Kuleden adım adım uzaklaşırken, sanki orada kendimden bir şeyler bırakıyormuşçasına garip bir hisse kapıldım ve ona son kez bakabilmek için ardıma döndüğümde, onun eğri büğrü ama insanda tuhaf bir hayranlık uyandıran, ucu bulutlara karışıp göğü delen görünümünü izledim. Daha sonra ormana girerek doğuya doğru yürüdüm ve vadinin dik yamacından tırmanarak ilerlemeye devam ettim. Akşama doğru, yan yana duran üç dağın ortasındakinin eteklerine kurulmuş olan ve sakinlerinin çömlekçilik yaparak geçimini sağladığı bir köye ulaştım. Köy meydanına girdiğimde beni ilk olarak, evlerinin önünde çömlek yapmakta olan birkaç kadın fark etti. Daha sonra etrafımda hızla toplanan köylüler beni bir eve götürdüler ve hazırlamış oldukları bir çeşit çözelti yardımıyla, üzerimdeki çamur tabakasını temizlediler. Köylülere tarihi sordum ve aldığım cevabın ardından, kulede yaklaşık yedi gün geçirmiş olduğumu öğrendim. Köylüler, bu süre zarfında, arama faaliyetleri için birkaç timin daha vadiye sevk edildiğini; fakat hiçbirinin geri dönmediğini söyledi. Köylüler yaralarıma pansuman yaparken uyuyakalmışım. Bu sırada o ilginç rüyayı tekrar gördüm.
Rüyamda; yine o uğursuz ormanda, kaybolmuş bir şekilde, karanlıkta ilerliyordum. Karşımdaki çalıların arasında, çömelmiş vaziyette hareketsiz duran bir vahşi gördüm. Vücudunun her yerini kaplayan çamur, kuruyup çatlayarak parça parça olmuştu ve bazı kısımları kopup düşmüştü; yüzünü kaplayan kısmının bir yarısı ise kabuklaşarak kalkmış bir şekilde, düştü düşecek gibi, aşağı doğru meyil vermişti.
Son nefesini vermekte olan biri gibi hırıltılı sesler çıkarıyordu ve bu seslere dikkatimi yoğunlaştırdığımda; bu hırıltıların, bir şeyler söylemeye çalışan mecalsiz birinin ağzından dökülen, anlaşılmaz kelimeler içerdiğini fark ettim. Bacak kılıfımdan çektiğim tabancamı ona doğrultup, yavaşça ilerlemeye başladım. İyice yanına yaklaştığımda, silahlın namlusunu başına doğru çevirdim. Yüzünü örten çatlamış çamur tabakasının, kabuklaşarak kalkmış kısmına namlunun ucunu dokundurduğumda; yüzünü kaplayan çamurun yarısı dağılarak döküldü ve onun altında haritacının yüzünü gördüm. Korkuyla büyüyen gözbebeklerini gözlerime dikerek “Ne yapıyorsun, sen aklını mı kaçırdın?” dedi.
Uyandığımda kendimi ambulans helikopterinin içinde buldum. Kaldırıldığım hastanede vermiş olduğum ifadelerde; kuleyi, vahşileri ve tüm o yaşamış olduğum dehşeti, her ayrıntısına varana kadar anlattım. Tedavim sırasında, mesleki yeterliliği olmadığı anlaşılan işe yaramaz bir doktor; göğsümdeki ve omzumdaki yaraların, mermi çekirdeğinin çıkarılması esnasında deformasyona uğramış kurşun yaraları olabileceğine ve bu kurşunların da yivli piyade tüfeklerinden ateşlenmiş olabileceğine dair bulgulara rastladığıyla ilgili, oldukça akıl dışı iddialarda bulundu; ama bu konuyla ilgili yürütülen bir dizi soruşturma, doğal olarak sonuçsuz kaldı.
Yaşamış olduğum dehşetin yüzümde bıraktığı izler, toplum içine çıkmamı engelleyecek kadar korkunç olduğu için malulen emekliye ayrıldım. Almış olduğum tazminat ve birikimlerimle, gsm sinyallerinin ulaşamadığı kadar medeniyetten uzak bir şehirler arası yol üzerinde, ıssız dağların arasındaki bir göl kenarında küçük bir balık restoranı açtım. Gün boyunca sadece birkaç müşterim oluyor. Yüzümü ilk gördüklerinde yaşadıkları korkunun ne denli büyük olduğunu, donup kalmalarından ve yüzüme ikinci kez bakacak cesareti gösteremeyişlerinden anlayabiliyorum. Boş zamanlarımda, derinliklerinde müşterilerimin araçlarının bulunduğu gölün kıyısındaki tahta masalarda oturarak, altıgen kenarlı çömlekler yapıyorum. Bu çömleklerin içinde mayaladığım şey, restoranımı ziyaret edenlerin kanlarından başka bir şey değil; kanı sağılmış bedenlerden arta kalanları ise, tüm gün boyunca göl kıyısında çığlık atıp kanat çırpan ve evcil hayvanlar gibi ayaklarıma dolanarak ortalıkta gezinen martılar çok seviyor.
Kulede geçirmiş olduğum zaman içinde, yüzümdeki korkunç değişikliğin yanı sıra başka bir değişikliğe daha uğramıştım; vücudum, aldığım tüm besinleri reddediyordu, bir tek şey dışında… O şey ise mayalanmış insan kanıydı.
Anlaşılmaz bir biçimde, o kuleye karşı içimde garip bir özlem duyuyorum. Bazı sisli günlerde, göl kenarındaki tahta masalarda oturup batıdaki puslu ufku izlerken; çok uzaklarda, ağır ağır aralanan sislerin içinde, o kulenin belli belirsiz silüetini görür gibi oluyorum.

Genesis

Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 11 Ortalaması: 4.4]

Kızıl Kule: Koloninin Kalbinde (+18)” hakkında 20 yorum

  1. Selam genesis nasilsin? Sanirim sen aslinda taninan bir yazarsin burada da kisa hikayelerinle bizi buyuleyip egleniyorsun:) tasvirler muhtesemdi, hikayenin uzunlugu tam kivamindaydi herbir satirini sıkılmadan okudum. Kurgu ne kdr iyi de olsa anlatim dilini sevmezsem o yaziyi okuyamiyorum. Senin ve stephen king in anlatim diliniz bana cok benzer geliyor ve tek kelimeyle muhtesem. Kurgularin hep ozgun. Buarada tesekkur ederim Incir Agaci imzani gormek guzeldi. Ayrica bas kahramani da degistirmissin 😉

    1. Selam Yasmin, teşekkür ederim iyiyim, sen de iyisindir umarım. Hikayeyi beğenmene sevindim. Yazarken önerilerini dikkate aldım, tıpkı her zaman yapmış olduğum gibi..

      1. Is yogunlugu disinda iyiyim diyelim.Yorumum gec kaldi kusura bakma 🙂 Keske bu sitede uyari ozelligi olsa, yeni hikayen yayinladiginda hemen haberdar olup okumak isterdim.
        Kotulugun dogusuna devam etmeyi dusunur musun? Yarım kalmis gibiydi. Acik ara en begendigim hikayen o. Ama yazim olarak en guclu olan, kendini en geliştirdigin yazi buydu bence.
        Sirada planladigin bir hikaye daha var mi, henüz baslamadiysan istekte bulunacagim da 🙂 Hep ozgun fikirlerle ilerliyorsun ama bazen klasiklerde iyidir. Korkudan devam edeceksen vampirli bir hikayeni okumak isterdim. Ama asil merak ettigim fantastik macera yazmayi dusunur musun? Hunger games, uyumsuz ya da labirent serisi gibi after apocalypse tarzi.

        1. Aslında aklımda her gün o kadar çok kurgu şekilleniyor ki geri dönüş yapıp kötülüğün doğuşunu devam ettirmeye fırsat bulamadım. Yazmayı planladığım başka bir hikaye vardı ama sanırım onu bir süre erteleyebilirim. Vampir hikâyesi oldukça klasik olacak fakat bir şeyler yapmaya çalışacağım. Aslında haklısın başka türlerde de denemeler yapabilirim galiba

          1. Macera ve aksiyon kisimlarinda oldukca iyi yaziyorsun, 1. tekil sahis kullanarak anlatim yaptigin icin okuyucu hikayenin akisina daha kolay dahil oluyor (tum yazilarin bu sekilde farketmismiydin?) Detayci oldugun icin de (ayrica tasvirler cok basarili) anlatmak istedigin kurguyu birebir yansitabiliyorsun. Kurguyu korku temali degilde alternatif evren olarak temel alirsan bence hunger games e rakip bile cikarirsin. Cok kitap okurum ama yazar yerliyse genelde default elerim, ilk defa takip ettigim yerli bir yazar var bende cok saskinim. Yeni yazinda gorusmek uzere kendine iyi bak

            1. Güzel yorumların için teşekkür ederim Yasmin. Ortaya nasıl şeyler çıkacak, pek emin değilim ama bahsettiğin konular üzerinde çalışacağım

  2. Bana diyecek bişey kalmamış daha iyi olamazdı . Çok iyi bi hikaye tebrik ederim bilader

  3. Öncelikle bu siteyi kuran ve yetenekli kalemlere ışık tutan kişiye yada kişilere her şeyden önce teşekkür etmek lazım kolay değil.
    Zor hele ki uğraşmak gerçekten emeklerine sağlık wattpadda gelirsek.

    Yaklaşık 2 yıldır wattpada yazıyorum ve 4 milyondan fazla üyesi var kadınım isimli şiir çalışmam 250 bin kişi tafaindan görülüp bir o kadarda oy oldu bir çok okurum oldu her kategoriden yazarlarla tanıştım.

    Kitap yazan insanlar aydındir oarada ne din ne politika konuşuyoruz sadece kitap ve yazdıklarımız hakkında ama gerçekçi olmak gerekirse vallaha elle tutulur gozlee görülür ağız tatı ile yazilmis hikayelere rastlamak çok zor ben o yüzden çok dolaşırım. Orada ve her zaman bir tane bulurum.

    2 yıldır kullanıyorum ve artık wattpaddan sıkıldım o kadar kalabalık oldu ki çok artıları ve bir okadarda eksileri var 2 yılda toplam belki 10 yazar keşfettim 🙂 gerisi boş ama sizi okuyan kitle olunca özellikle ilk haftalar falan harika bir duygu.

  4. Bayıldım!!!
    Muazzam!!
    kurgunun önemini bir Kenara koy ben olayları anlatım sanatına aşık oldum!!

    Muazzam anlatmışsın kizkanilacak kadar güzel!
    Vallaha ben bu satırla diz çökerim helal olsun?
    Gercek bir yazar mısınız?
    Size böyle yazdıran kitapları yada yazarları bana önerir misiniz?

    Siz okurken sizi etkileyen bir hikayeye yi normal bir okur olarak ben okusam sanırım okuma aşkı dibine kadar dolar.

    Bana tavsiye kitap ismi verir misiniz sizi büyüleyen?

    1. Teşekkür ederim, yorumlarınız beni çok mutlu etti. Yazar değilim, sadece bir amatörüm; aslında amatörün de amatörüyüm desem daha yerinde olur sanırım. Aslında bana ilham veren şeyler, yaşamış olduğum birtakım olaylar ve görmüş olduğum bazı mekanlar oluyor; örneğin bu hikayedeki sisli vadi, çalıların arasında kımıldayan kaya, uçurumdan yuvarlanma ve göl kenarındaki ıssız restoran gibi…
      Fazla kitap okumuş ya da okuyan birisi değilimdir. Ama en sevdiğim hikaye Edgar Allan Poe’ ya ait ” Kuyu ve Sarkaç”tır. Poe’ da en sevdiğim yazardır.

      1. Teşekkürler.
        Wattpad da yaziyormusun?!
        Bence orada bir okuyucu kitlesi yakalayabilirsiniz

          1. Bir site var ismi Wattpad bir incele derim facebookun aynısı fakat şöyle düşün orada hikaye kapağı yapıyor hikayeni yazıyorsun büyük bir kütüphane gibi okurların okuyor bende orda yazıyorum.
            Vaktin olunca bir bak ketagoeiler var hangi kategoride yazmak istiyorsan onu seçiyorsun..
            Bence bir bak derim

      2. Wattpad gerçekten iyi bir site buradaki yazarlar Doğan’ın dediği gibi orada da okuyucu kitlesi yakalayabilir.

  5. Çok güzel olmuş ellerine sağlık. İlk bölümü okuyacaktım ama çok uzun diye okumamıştım ama 2. bölümün çıktığını görünce iyi bir hikaye olduğunu anlayıp okumaya başladım. Başlarda sıkıcı gelebilir ama bir süre sonra büyük bir emek olduğu anlaşılıyor.

  6. Üstadım muhteşemsin. Seni canı gönülden tebrik ediyorum. İlk başlarda tasvirlerin fazla olması nedeniyle olayın içine girmek zor olsa da daha sonra insanı büyüleyici bir şekilde kendiliğinden olayın içine sokmayı başarıyorsun.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir