Korku Hikayeleri

Korku Hikayelerinden; “Hayalet Posta Arabası”

HAYALET POSTASI ARABASI

Korku Hikayelerinden; “Hayalet Posta Arabası”

Korku Hikayesi Oku; Size anlatacağım olayları doğrulayan gerçekler mevcut. Bunlar bizzat başıma geldi ve anılarım her şey daha dün olmuşçasına canlı. Oysa o gecenin üzerinden yirmi yıl geçti. Bu yirmi yıl boyunca öykümü yalnızca bir kişiye aktardım. Şimdi de güçlükle üstesinden gelebildiğim bir gönülsüzlükle anlatıyorum. Sizden tek ricam, kendi vardığınız sonuçları bana kabul ettirmeye çalışmaktan kaçınmanızdır. Ne açıklama istiyorum, ne de bir tartışma. Bu konuya dair görüşüm kesindir ve kendi duyularımın güvenebileceğim tanıklığı da varken, her şeyi olduğu gibi kabullenmeyi tercih ediyorum.

Evet! Tamı tamına yirmi yıl önce, keklik avı mevsiminin son günleriydi. Bütün gün elimde silahımla dolanmış, ama sözünü etmeye değer bir şey vuramamıştım. Doğudan esiyordu rüzgâr, -aylardan Aralık idi,- mekan İngiltere’nin kuzeyinde, kasvetli, engin bir kırdı ve yolumu kaybetmiştim. Yaklaşan bir kar fırtınasının kuş tüyünü andıran ilk kar taneleri fundaların üzerine düşer ve çevreye kurşuni bir akşam çökerken, insanın kaybolması için pek de hoş bir yer değildi burası. Elimi gözüme siper ettim, bastıran karanlığa, mor kırların yaklaşık on iki mil ötede alçak tepelere karıştığı yöne doğru endişeyle baktım. Gözüme herhangi bir yönde ne incecik bir duman ilişti, ne de en küçüğünden ekilmiş bir tarla veya koyunların ayak izleri. Yürümeye devam etmekten ve sığınacak bir yer bulmak için şansımı denemekten başka çıkar yol yoktu. Böylelikle silahımı yine omuzladım, bitkince yola koyuldum,  -çünkü şafak söktükten bir saat sonra yürümeye başlamıştım ve kahvaltıdan beri boğazımdan tek bir lokma bile geçmemişti.

Bu sırada kar uğursuz bir süreklilikle serpiştirir olmuş, rüzgâr dinmişti. Ardından soğuk daha da yoğunlaştı ve gece hızla geliverdi. Bana gelince, kararan gökle birlikte ümitlerime de gölge düşmüştü,- kaldığımız küçük otelin penceresinde daha şimdiden yolumu gözleyen gencecik karımı ve bu usandırıcı gece boyunca katlanacağı ızdırabı düşündükçe içim bir fena oluyordu. Dört aydır evliydik, güz mevsimini İskoçya’da geçirmiştik ve uçsuz bucaksız İngiliz kırlarının tam sınırında, küçük, kuş uçmaz kervan geçmez bir kasabada konaklıyorduk. Birbirimizi çok seviyorduk, doğaldır ki çok da mutluyduk. Ben bu sabah ayrılırken akşam karanlığı çökmeden önce dönmemi rica etmişti ve bunu yapacağıma söz vermiştim. Sözümü tutabilmek için neler vermezdim!

Şimdi bile, yorgun olmama rağmen, bir akşam yemeği, bir saatlik uyku ve rehberlik edecek birisi bulunduğu takdirde gece yarısından önce ona kavuşabileceğime inanıyordum, – yeter ki bir rehber ve barınak bulabilseydim.

Öte yandan, kar yağıyor, gece bastırıyordu. Arada bir durup bağırıyordum, ama bağırışım adeta daha da derinleştiriyordu Sessizliği. Derken üzerime belli belirsiz bir tedirginlik duygusu çöktü, yağan karın altında yürüyen, bitkin düşüp uyuyan ve uykuda ölen yolculara ilişkin hikayeler hatırıma geldi. Kendi kendime sordum, acaba bu uzun ve karanlık geceyi atlatabilmem mümkün olacak mıydı? Uzuvlarımın pes edeceği, azmimin çözüleceği bir zaman gelmeyecek miydi? Benim de ölüm uykusuna yatmamın gerekeceği bir zaman. Ölüm! Ürperdim. Önümde öylesine parlak bir hayat uzanırken şimdi ölmek ne kadar da zor geliyordu! Sevgilim için de çok zor olacaktı, o ki kalbi sevgi dolu… Ama bunları düşünmemeliydim! Bu düşünceleri zihnimden kovmak için gene bağırdım… daha uzun süre ve daha kuvvetlice, ardından şevkle kulak kesildim. Bağırışıma bir yanıt mı almıştım, yoksa sadece birinin uzaktan seslendiğini mi hayal etmiştim? Tekrar bağırdım ve yankı tekrar karşılık verdi. Sonra karanlığın içinde ansızın dalgalanan ışıklı bir nokta belirdi, kayıyor, kayboluyor, gitgide büyüyüp parlaklaşarak hareket ediyordu. Ona doğru olanca hızımla koştum ve büyük bir sevinç içinde, elinde fener olan yaşlı bir adamla yüzyüze geldim.

“Tanrı’ya şükürler olsun!” çığlığı koptu dudaklarımdan istemsizce. Adam gözlerini kırpıştırdı, kaşlarını çattı ve yüzüme dikkatle baktı.

“Ne için?” diye homurdandı suratını asarak.

“Şey… seni karşıma çıkardığı için. Karda kaybolacağımdan endişe etmeye başlamıştım.”

“Eh, insanlar kimi vakit bu civarlarda kaybolurlar, eğer Tanrı’nın isteği buysa, senin de diğerleri gibi kaybolmana ne engel olabilir?”

“Eğer Tanrı ikimizin beraberce kaybolmamızı buyurduysa, buna itaat etmeliyiz,” diye yanıtladım, – “ama yanımda sen olmadan kaybolmaya niyetli değilim, dostum. Şu anda Dwolding’den ne kadar uzaktayım?”

“Neresinden baksan yirmi mil.”

“Pekiyi, ya en yakın köy?”

“En yakın köy Wyke Köyü’dür ve orası da diğer yönde, on iki mil mesafede.”

“Madem öyle, sen nerede oturuyorsun?”

Fenerini belli belirsiz sallayarak, “Şuracıkta,” dedi.

“Herhalde eve dönüyorsundur?”

“Belki.”

“O zaman ben de seninle geliyorum.”

Yaşlı adam başını salladı ve düşünceli bir tavırla, burnunu fenerin kulpuna sildi.

“İşe yaramaz,” diye homurdandı.

“O seni içeriye almaz… yapmaz bunu.”

“Bunu göreceğiz,” diye yanıtladım hemen.

“Kimmiş O?”

“Efendi.”

“Kimmiş efendin?” Aldığım damdan düşme cevap, “Bu seni ilgilendirmez,” oldu.

“Pekala, pekala,- sen yolu göster, ben de efendinin bana bu gece için yatacak bir yer ve yiyecek bir şeyler vermesini sağlayayım.”

“Eh, bir deneyebilirsin!” diye mırıldandı gönülsüz rehberim,- ve hâlâ başını sallayarak, masallardaki cüceler gibi topallayarak, yağan karın içinde yürüdü. Karanlıkta, olduğundan daha büyük görünen bir evin silueti belirdi ve öfkeyle havlayan koca bir köpek fırladı dışarı.

“Ev bu mu?” diye sordum.

“Ya, ev bu. Otur, Bey!” dedi ve ceplerinde anahtar aramaya koyuldu. Onun arkasına yaklaştım, içeri girme fırsatını kaybetmek istemiyordum ve fenerden vuran küçük, dairesel ışıkta kapının tıpkı bir zindan kapısı gibi, demir çivilerle perçinlenmiş olduğunu gördüm. Derken adam anahtarı çevirdi, onu bir kenara itip eve daldım.

İçeri girince merakla çevremi kolaçan ettim ve kendimi çatısı kirişli, koca bir holde buldum. Bu yerin değişik amaçlara hizmet ettiği apaçık ortadaydı. Bir köşeye tıpkı bir ambardaki gibi, tavana kadar mısır yığılmıştı. Diğer köşeye ise un çuvalları, tarım aletleri, fıçılar ve her cinsten lüzumsuz eşya istiflenmişti,- başımın üzerindeki kirişlerden dizi dizi jambonlar, tuzlanmış domuz etleri ve kışın kullanılmak üzere kurutulmuş deste deste otlar sarkıyordu. Orta yerde, üzerine kirli bir örtü atılmış koskoca bir nesne vardı, neredeyse kirişlerin yarısına kadar yükseliyordu. Örtünün bir ucunu kaldırınca, hayretler içinde, bunun dört küçük tekerleği olan kaba bir platforma monte edilmiş, şaşırtıcı boyutlarda bir teleskop olduğunu gördüm. Teleskobun tüpü boyalı tahtadan yapılmıştı ve yine kabaca şekillendirilmiş madeni şeritler geçirilmişti etrafına,- loş ışıkta tahmin edebildiğim kadarıyla, aynasının çapı en azından kırk santim olmalıydı. Aleti tetkik edip, bunun alaylı bir cam ustasının elinden çıkma mı olduğunu kestirmeye çalışıyordum ki, tiz sesli bir zil çaldı Rehberim, yüzünde habis bir sırıtışla;

“Bu senin için,” dedi. “Odası şurada.”

Salonun diğer ucundaki, alçak, siyah bir kapıyı işaret etti. Salonu boydan boya geçtim, kapıyı biraz gürültüyle çaldım ve bir davet beklemeksizin içeriye giriverdim. Üstü kağıt ve kitap dolu bir masadan beyaz saçlı, iri yarı bir ihtiyar doğruldu ve yüzünde sert bir ifadeyle önüme dikildi.

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 0 Ortalaması: 0]

1 2 3 4Sonraki sayfa
Etiketler

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı