Skip to main content

Sait Faik Abasıyanık Hikayelerinden; “Sarmaşıklı Ev”

Sait Faik Abasıyanık Hikayelerinden; “Sarmaşıklı Ev”

Hikaye Oku;

— Nasıl ev, nasıl ev? Dedi.
Karşılık vermeden önce sorusunu neden iki kere sorduğunu düşündüğümü biliyorum ama kendimden cevabını almaya vakit bulamadım ki.
— Canvermez’in evi, dedim bu sefer.
Ya ev, eve benzemez bir kulübe, bir baraka, bir taş yığını, mağara gibi bir şeydi. Ya “Canvermez”in bu köy içinde tanınmışlığı yoktu. Halbuki bana kendisi söylemişti: Sarmaşıklı ev dedin mi herkes gösterir, köyün en güzel evidir, diye. Hatta ben:
— Canvermez de o köyün en meşhur adamıdır, demiştim. O da:
— Tabii! Tabii!… demişti. Meşhur da laf mı? Köyün bülbülü, köyün tek insana benzeri köyün tek…
— Tek?
— Tek şeyi…
— Nesi
—… İftiharı.
— Medarı iftiharı.
— Tamam, ta kendisi. Gülüşmüştük.
Adam hâlâ yüzüme garip garip bakıyordu. Şaşkın bir hali vardı. Birdenbire başını salladı. Güldü. Taa uzaktan elinde boya tenekesi ile geçen birine seslendi:
— Sabri! Sabri!
— Söyle Mihal Usta.
— Gel hele, gel.
— İşim var.
— Allah aşkına gel. Canvermez’in evi aranıyor. Sarmaşıklı evmiş. Boyacı dönmüş bizden yana doğru geliyordu. O yaklaşa dursun adam gözleri yüzümde arandı durdu. Gözlerini kısıyor, açıyor, yine kısıyor, yine açıyordu. Buruşuk yüzünde, kazma dişli ağzında, pis ve seyrek bıyıklarında hani neşeli bir şeyler de yok değildi. Boyacı artık hemen hemen yanımızda idi. İri bir çocuktu boyacı. Taze, sevimli, sıhhatli bir yüzü vardı. Tombul yanaklarında çukurlar açan bir gülümseme ile yanımıza geldi. Selam verdi.
— Siz mi arıyorsunuz Canvermez’in evini? Dedi bana.
— Evet ben arıyorum. Mihal Usta gülerek:
— Sen biliyor musun ki? Dedi.
— Biliyorum ya, dedi boyacı. Şimdi oraya gidiyorum ben de ya!
— Öyle mi? Allah Allah!
Dedi Mihal Usta alay ederekten. Bıyıklarını tozlanmışlar gibi süpürdü. Kaşlarını da aynı şekilde parmaklarıyla silkti.
— Al götür efendiyi öyle ise, dedi.
Arkasını dönüp giderken ensesindeki buruşuklarda sanki bir başka Mihal Usta’nın birkaç yaş daha ihtiyar ve köse bir benzeri adeta bir ikiz ve köse kardeşi gülümsermiş gibi geldi bana.

Boyacı çocukla yürüdük. Şişman vücudundan çıkan taze bir ter kokusu etrafımızı sardı. Güneş yaktıkça yakıyordu. Bir kırk adım kadar yürümüştük. Birden Mihal Usta’yı da yanımda buldum. “Geri mi döndün?” diye sorayım dedim. Vazgeçtim. On dakika kadar ağaçsız, gölgesiz yolda beraberce yürüdük. Konuşmadan. Şişman boyacıdan çıkan ter kokusu bir ara eksilir gibi olurken bu sefer de Mihal Usta’dan bir kapanık oda, öksürük, yıkanmamış eski bir mendil kokusu fırladı.

Yirmi adım ötemizdeki gölgeliğe varmak içinmiş gibi öne doğru fırladım. Bir ara dönüp baktım ki boyacı ile Mihal Usta büsbütün yavaşlamışlar. Fısır fısır konuşuyorlar. Benim hakkımda konuşuyorlarmış gibi geldi bana. Bir muhavere ucu yakalarım umudu ile ben de yavaşladım. Baktım güneşin ortasında duruvermişler. At kestanesinin koyu gölgesine on adım var yok. Gölgeye mi gitsem, onları mı beklesem, yoksa olduğum yerde durup kulak mı kabartsam diye kararsız düşünürken beni çağırdılar.
— Gelin yahu, şu gölgelikte konuşalım canım, dedim.
— Yok, yok, gel buraya hele, dediler.
Yanlarına vardım. Keskin ter kokusu ile ağızda çürümüş bir pastırma kokusu içinde bunalmış bir halde suallerine cevap vermeden başka bir sual yağmuruna tutularak, bir ondan, bir ötekinden yana döne döne hal oldum.
— Canvermez’i nereden tanıyorsun?
— Oda mı kiralıyacaksın?
Canvermez’in evi var mıymış?… Onu nerde görmüşüm ilk önce?… Bende hiç akıl yok mu imiş?… Nasıl olurmuş? Canvermez’in asıl ismi ne imiş, biliyor mu imişim?
Lazım geldiği kadar, daha doğrusu bildiğim kadar verebildiğim cevapları dinlemediler bile.
— Var git hemşerim! dediler. Bu köyde Canvermez diye bir adam yok. Olsa bile evi yok. Evi olsa bile kiralayacak odası yok. Varsa bile öyle bir adamla oturulmaz. Oturulsa bile çekilmez. Çekilse bile onlar Canvermez’in evini bilmiyorlarmış; bilseler bile bana göstermezler.
Aralarında Rumca konuştular. Bana yine:
— Var git hemşerim, var git, dediler.

Konuşurken farkına varmadığım soldaki daracık, cennet gibi gölgeli bir yola sapıp gülüşerek kayboldular. Uzun zaman kendilerini görmeden seslerini işittim. Şaşırmış kalmıştım. Canvermez’i ben senelerden beri tanırım. Kendi halinde bir adamcağızdır. İsmini merak edip sormamışımdır. Bu köyde oturur. Ona bakılırsa babadan kalma üç odalı bir evi vardır. Odaların birinde kendisi oturur, ikisini yazın kiraya verir, emanetçilik gibi bir şeyler yapar. Bekârdır. Odalarından biri tutulmuş, ötekini de ben tutayım, demiştim. At, kestanesinin altına nihayet vardım. Bitmişim; bir taş parçasının üstüne oturdum. Çevremde bir horoz iki üç tavuğuyla beraber geziniyor; görünürlerde başka kimsecikler yok. Yolda da insan yok. Herkes öğle uykusuna yatmış olacak. Dalmışım. Az sonra ihtiyar bir adam sırtında bir denkle göründü. Tam benim oturduğum taşın yanında durdu. Dengi bana tutturdu. Beraberce aşağıya aldık. O da taşın boş kısmına çöktü. Bir cıgara yaktı. Körolası! Artık sormaya cesaret edemiyordum ama sormak da lazımdı. Uzaklardan aldım lakırdıyı:
— Bu köyden misin hemşerim? dedim.
— Değiliz bu köyden amma buralı olduk sayılır. Yirmi senedir burda hamallık ederim.
— Buralı sayılırsın.
— Sayanlar da var, saymayanlar da.
Amma da köye düşmüşüm ha! Şöyle aydınlık cevap veren birine rastlamayacak mıyım bu köyde?
— Köyünüz güzel ama…
— Gününe bağlı. Güzel günü olur cıgaran, paran varsa… Ocak yanarsa… Çorba pişerse, yük çıkarsa…
Tıngırın varsa… Keyfin gıcırsa…
— Doğru, her şey şarta bağlı şunun şurasında.
— Şartsız şurtsuz yaşayanlar da var.
— Var, var ama…
— Ölüm de var arkadaş, ölüm. Şu köşkün sahibi de ölecek. Şu horoz da.
Göğsüne vurdu:
— Şu ben de. Yüzüme baktı:
— Şu sen de…
— Doğru, doğru ama, dedim, yine de fark var.
— Nede? Ölüden ölüye mi? Dedi. Şaşkınlığıma geldi.
— Öyle ya, dedim.
— Yok, dedi, yok. Ölüden ölüye fark yok; canlıdan canlıya var.
Düşündüm: Domuzuna haklı idi. İçimden “Vay anasını!” dedim. Sanki “Vay anasını!” dediğimi duymuş gibi yüzüme bakıp:
— Ya!… Dedi.
— Ben de onu söylemek istiyordum ya, canlıdan canlıya fark domuzuna, dedim.
— O var, dedi. Amenna!
Yakındaki köşkün balkonundan koca burunlu ipek pijamalı şişman bir erkek hayali gördük ikimiz de.
Bize ters ters baktı bu hayal. Açık balkon kapısını hırsla kapadı.
Hamal:
— Uykudan uyandırdık beyi, dedi. Öğleleri uyursa benden çok yaşayacağını sanıyor.
— Yaşamaz mı?
— Yaşamaz, dedi.
— O ellilik var yok. Ben yetmiş beşliğim. Onun suratında, ayağında, bıyığında Azrail’in eli var şimdiden.
— Sende yok mu?
— Benim mumum sönecek, dedi, ben keyiften, çok yemekten ölmeyeceğim, benim mumum sönecek.
— Ama, dedim, bak o uyuyor, şu öğle sıcağında, püfür püfür. Kalkınca uykudan buzlu meyvalar, şeftali erik… Sen sırtında yük, sokak çeşmesi akmaz. Çeşme bile yok köyün içinde.

Cevap vermedi. Ağzı köpürmüş gibi idi. Can alacak yerini bulmuş gibi idim. O gözünü kapamıştı. Yavaş yavaş süzgün süzgün açtı. Çenesini sakalıyla beraber tuttu.
— Firigidaireden dedi, bir salkım üzüm aldım şimdi; al pehlivan. Yedim. Üstüne de bir maşrapa tomruk suyu içtim. Sahiden üzümü yemiş. Tomruk suyunu içmiş gibi idi. Gözüm kör olsun alay etmek için, “Afiyet şeker olsun” demedim.
— Tut bakalım şu dengin ucundan babalık; kaldır; tamam. Hadi allahaısmarladık!
— Aman hemşerim! Dur hele! Sana bir şey soracaktım. Dengin altından kara gözlerinin alı baktı. Kızgın:
— Sor bakalım ama elini çabuk tut, dedi
— Şu sarmaşıklı evi soracaktım da.
— Nasıl ev, nasıl ev? Dedi.
Tuh Allah kahretsin! Herkes mi bu haltı karıştıracaktı. Son bir ümitle:
— Canvermez’in evi, dedim.
Yokuşu tırmanmaya başladı. Başını iki tarafa sallayıp homurdanıyordu.
— Var git hemşerim işine, dedi, var git.
İhtiyar hamal güneşe bir adım kala tekrar yükün altından kafasını çıkarıp bana doğru çevirdi.
— Hem, dedi, yanlış arıyorsun, Canvermez’in değil, Canveremez’in evini sor.
Köyün çarşısına indim. Bir sütçü dükkânına girdim. Yüz dirhem ekmekle yoğurt getirttim. Üstüne bir de buz gibi Elmalı suyu içtim.
— Borcum ne hemşerim?
— 7,5 ekmek 40 yoğurt… Elli kuruş beyim. Güleryüzlü bir Arnavuttu sütçü. İri iri elleri vardı. Mavi gözleri pek cana yakındı. Her halde beni de Arnavut sanmış olacak ki Tirana’dan Kegalardan megalardan söz açtı. Arnavutça bilip bilmediğimi sordu. Hiç bilmem, dedim. Oralardan çocukken gelmişim dedim mi demedim mi hatırlamıyorum.
Kapıdan çıkarken yine birdenbire bir cesaret geldi. Arnavuttuk sözüm ona ya, sütçünün hoşuna gitsin diye.
— Hemşerim, dedim, Canvermez’in evi ne tarafta? Sorum besa gibi sağlamdı. Arnavut’un su muhallebisi gibi yumuşak ve beyaz yüzündeki çakır gözleri bir harp gemisi hışmıyla üzerime doğru yürürken kendimi sokakta buldum. Ben kapıdan çıkarken o ağzı tükürük içinde:
— Kimin evi, kimin evi More? Diyordu.
Vatan, 29 Kasım 1953 – Sait Faik Abasıyanık

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 1 Ortalaması: 5]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir