Skip to main content

Bir Kahramanlık Hikayesi; “Çocuk Asker”

Bir Kahramanlık Hikayesi; “Çocuk Asker”

Minik elleriyle, çeliğin soğuk yüzünü taşıyan silahını temizlemeye çalışıyordu. O küçücük parmakları tüfeği zor kavrıyordu. Tüfek neredeyse kendi boyundaydı. Omzuna takınca, tüfek mi büyük yoksa kendisi mi küçük belli değil, tüfeği omuzundayken silah büyüyor kendisi ise küçülüyor gibiydi. Tüfek omuzundayken görenler böyle zannediyordu. Çünkü tüfek, omuzlarından ta ayaklarına kadar sarkıyor, yürürken tüfeği neredeyse yerde süründü sürünecek. Artık ne kadar çocuk ve küçük olduğunu siz tahmin edin.

Köyde arkadaşlarıyla oynarken tellalın seferberlik ilanını duyar duymaz hiç vakit kaybetmeden askeriyeye koşar. Duymuş ki: ‘Düşman vatan kapılarına dayanmış işgal edecekler. Vatan, bayrak, din, namus ayaklar altına alınıp çiğnenecek.’ Artık durur muydu, vatan işgal edilecek. Aç, susuz yaşana bilinir fakat vatansız asla yaşanılmazdı. Bu sebeple kendini askere kaydını yaptırır. Onu hemen Çanakkale cephesine gönderirler.

Cepheye geldiğinde herkes şaşkın bir şekilde ‘Bu çocuğun burada ne işi var.’ diyorlardı. O kadar küçüktü ki kendisine uyacak bir askeri elbise bulamadılar. Kendi elbiseleriyle yani sivil kıyafetle ortalıklarda dolaşıyordu. Bu kadar küçük birisinin askerde olmasıyla insanın hayrete düşmemesi imkânsızdı.

Bu sebeple O’nu ismiyle değil ‘Çocuk’ diye sesleniyorlar, çağırıyorlardı. Tüm ordugâhta nam salmış, Çocuk yukarı, Çocuk aşağı. Cesareti ve o küçük yaşına rağmen olgunluğu askerleri cesaretlendiriyordu. Komutanların bize emanet, aman bir şey olmasın diye üzerine titremelerine rağmen O, cephede ön saflarda asker abileri ve amcalarıyla birlikte savaşmak için can atıyordu.

Silahı kendisinden büyük olmasına rağmen canından, bedeninden bir parçaymış gibi sahipleniyor. Gözünün önünden hiç ayırmıyor. Bakımını hiç aksatmadan tas tamam yapardı. Askerler, savaş hafifleyip dinlenmeye çekildiğinde eşlerine, nişanlılarına, yavuklularına, ana ve babalarına mektup yazarlar, eşlerinin, yavuklularının oyalı mendillerini okşarlar, koklarlar hasret giderirlerdi. Bizim çocuk asker ise, hayatındaki tek kadın, canı, kanı olan anasının kendisini uğurlarken eline tutuşturduğu sade mendili cebinden çıkarır anasının sıcacık kucağını hatırlar. O’nun yumuşacık başını okşayıp yavrum demesini gözlerinin önüne getirir ve kalbi hüzünlenir, gözleri buğulanır, anasının pişirdiği bir tas çorba burnunda tüter, arkadaşlarıyla oynadıkları oyunun hasretini çeker. Tam gözyaşları akarken birden kendini toparlar ve kendine şöyle der.

‘Kendine gel, sen şu an bir süt kuzusu gibi ananın kucağında olursan, bu vatanı kim koruyacak. Düşmanı vatanından kovarsan köyünde bu hasret çektiklerinle ebedi yaşayacaksın. Onun için metin ol. Sen bir askersin, millet senden vatanı korumanı bekliyor.’

Fakat kendisi halen ağzı süt kokacak, bir süt kuzusu, anasının biricik körpesi ve daha oyun çocuğu denecek kadar ufaktı. Ufak olmasına ufaktı fakat büyümüş de küçülmüştü. Vatanın düşmanlar tarafından sarılması, bayrak, din namusun çiğnenecek olması O’nu büyütmüş, o ufacık bedenine ağır bir yük, sorumluluk yüklemişti. Bu da onu olgunlaştırmış bir yetişkin haline sokmuştu.

Evet, ufaktı daha çocuktu. Ağzı süt kokuyor denilen yaştaydı. Bir yavuklu edinecek arkasında anasından başka bir bekleyeni olacak bir sevdiği aşığı yoktu. Tek aşkı o küçücük yüreğini dolduran vatan aşkıydı.

Günler böyle geçerken bir istirahat anında anasının sade mendilini eline almış üzerindeki tozları siliyor ve anasını hatırlayıp ağladı ağlayacak haldeyken birden taarruz, hücum emri verildi. Hemen minik parmaklarıyla tüfeğini kaptı ve hücuma katıldı. Bir elinde anasının mendili bir elinde silah koşuyordu. Koştukça coşuyor, coştukça da en ön saflara ilerliyordu. Yanındaki asker abilerinin yaralanıp düşmelerine veya şehit olmalarına aldırmıyor. Onların yerini dolduruyordu. Bu hengâmede hain bir kurşun bizim Çocuk Askerimizin tam göğsüne, kalbine saplanır. Bir anda duraklar, gözleri kararır ve olduğu yere yığılır kalır.

Çarpışma bitmiş, yaralılar ve şehitler arasında dolaşanlar gördüklerine inanamıyor ve hayretler içinde kalıyorlardı. Bir çocuk göğsünü elindeki mendiliyle sımsıkı bastırıyor ve bir elinde de sımsıkı tutulmuş bir silah hiç elinden bırakmıyor. Gözleri açık tebessüm bir çehre ile ufka birine bakar bir vaziyette. Kim elinden silahı almaya çalışsa alamıyordu. Bu bizim Çocuk Askerden başkası değildi.

Mesut AKDAĞ

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 60 Ortalaması: 3.7]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir