Skip to main content

Genesis’ten Muhteşem Bir Hikaye Daha; “Pulsar Projesi: Koronis’e Yolculuk”

Genesis’ten Muhteşem Bir Hikaye Daha; “Pulsar Projesi: Koronis’e Yolculuk”

Küçük bir çocukken, yıldızların elle tutulabilecek kadar küçük boyutlarda olduğunu sanırdım ve ağustos böceklerinin ritmik sesleriyle çalkalanan ılık gecelerde, biçilmiş buğday tarlamızda oturup saatlerce izlediğim ve küçük bahçe evimizin üzerine gerilmiş berrak gökyüzünde, zifiri karanlığa serpiştirilmiş irili ufaklı kum taneleri gibi ışıl ışıl parıldayan o şeylerden birini yakalayabilmeyi çok isterdim; bu yüzden, içlerinden biri gökte asılı olduğu yerden süratli bir şekilde kayıp düştüğünde, karanlığın içinde o istikamete doğru var gücümle koşup, heyecanlı bakışlarımı gezdirdiğim yerlerdeki kurumuş otların arasında, ışıldayan bir yıldız arardım.

Yıldızlara olan bu tutkumun gelişmesinde rol oynayan en erken etkenler ise ben henüz bir bebekken, annemin beni uyutmak için bana söylediği ninnilerin içerikleri olmalı.

Büyük çoğunluğunu tıp kitaplarının oluşturduğu, babamın üniversite yıllarından kalma kitaplarının arasında öyle bir kitap vardı ki o yaşlarda okuma yazma bilmeyen bir çocuk olmama rağmen tüm dikkatimi üzerine çekmeyi başarmıştı. Süpernovaların, beyaz cücelerin, kuasarların, nebulaların, kara deliklerin, pulsarların doğuşlarını ve sonraki gelişim süreçlerini anlatan çizimler ve siyah beyaz teleskop fotoğrafları bile o zamanlar beni büyülemeye yetiyordu. Okula başlayıp okuma yazmayı öğrendikten sonra, kitabın sararmış sayfalarında yazan bilgilerin içine daldıkça; evrenin, insan aklının sınırlarını zorlayan gizemlerine olan ilgim daha da arttı ve yıldızların esrarı bende karşı konulmaz bir takıntı haline geldi.

Liseden mezun olduktan sonra artık yegane hedefim, yıldızlara olan aşkımı doyasıya yaşayabileceğim bir üniversite bölümüne yerleşebilmekti ve bu güdüyle seçme sınavına hazırlandığım o uykusuz gecelerin sonuncusunu ve o gece masamın üzerinde duran not kağıtlarından birine çizmiş olduğum o taslağı hayatım boyunca unutamayacağım.

Unutmayacağım bir diğer şey ise o uğursuz geceden bir gün önce tanışmış olduğum Fatma isimli kızın orman yeşili gözleri…

O günlerde yollarını her zamankinden daha fazla aşındırdığım halk kütüphanesinin esmer yüzlü raflarının arasında dolaşırken, nötron yıldızlarıyla ilgili bir kitap arıyordum; ama o gün aradığım şeyle birlikte, beni ondan daha fazla heyecanlandıran ve tamamen öngörülemez olan başka bir şey daha buldum; kalp atışlarımı bu denli hızlandıran ve kurmaya çalıştığım cümlelerimin, dil sürçmeleriyle çarpılmasına neden olan o şeyin adı ise aşk olsa gerek.

O gün kütüphanede, zarif görünümlü ve bir şeylerin telaşı içerisinde olduğu her halinden belli olan bir bayan, bakındığım rafın yan tarafında dizili olan fizik kitaplarının üzerinde işaret parmağını sırayla gezdirerek yanıma kadar geldi ve beni geçip devam etmek istermişçesine oflayarak, sıkıntılı arayışına bir anlığına son verdi. Sonra başını kaldırdı ve o ana kadar yüzüne dökülmüş olan kumral saçlarını eliyle geriye doğru atınca, pencereden vuran akşamüstü güneşinin sarı renkli yatay ışınları, güzel yüzünü aydınlattı. Bir süre yeşil bakışlarını omzumun üzerinden aşırtarak, rafın benden öte kısmını görmeye çalıştı ve tam yanımdan geçip ilerlemeye hazırlanırken tüm cesaretimi toplayarak “Ne aradığınız konusunda bir fikrim yok ama buradan sonrasında astronomiyle ilgili kitaplar var.” dedim.

Bunun üzerine oldukça bezgin bir iç geçirdi ve bakışlarını tekrar, gerisinde bırakmış olduğu raflara umutsuzca yöneltti. Bir süre bekledikten sonra pembe dudakları belli belirsiz kıpırdadı ve zarif, kırılgan sesi koyu renkli rafların sükuneti içinde dağılarak “Dönem ödevim için nükleer füzyonla ilgili kaynak arıyorum ama bir türlü aradığım şeyi bulamadım; zaten bulsam bile ödevi bu kadar kısa sürede yetiştirebilmem bir mucize olurdu herhalde.” dedi.

Anlaşıldığı kadarıyla bunları sadece içini rahatlatmak için, herhangi bir dinleyici gözetmeksizin anlatıyordu; çünkü hala yüzüme bakmış değildi. O sırada ben aradığım kitabı buldum, o ise kendi kendine söylenmeye devam etti:

“Ah Nevzat hoca, Allah seni bildiği gibi yapsın. Bize ne zorluk çıkaracağını şaşırdın. Yakında neredeyse yıldızları ayağına getirmemizi isteyeceksin.”

O an birden, tüylerimi diken diken eden, soğuk bir hava akımının vücuduma nüfuz ettiğini hissettim. Esintinin geldiği yönü tespit edebilmek için bakışlarımı pencereye yönelttiğimde, bir süredir belli belirsiz duymakta olduğumu sandığım ve gittikçe şiddetini arttıran vızıltının kaynağının; pencere camının iç kısmına hapsolmuş, sarı kürklü, küçük bir yabanarısının çırpınışları olduğunu fark ettim. Onu izlerken vücut sıcaklığımın yavaş yavaş arttığını ve bir süre sonra bu durumun beni oldukça bunaltmaya başladığını hissetmek gerçekten de çok ilginç bir deneyimdi. O minik yaratığın kanatlarının inanılmaz hızı ve ani devinimlerindeki öngörülemezlik, bende anlam veremediğim bir hayranlık uyandırmıştı; ama raflara bakınarak gitgide benden uzaklaşan o kız beni, tıpkı yoğun kütleli bir yıldızın çekim alanına girmiş kararsız yörüngeli bir gezegen gibi peşinden sürüklüyordu. Pencere camındaki yabanarısına sırtımı dönüp, bakışları beni büyüleyen kıza doğru ilerlerken, yanında yürüdüğüm raflarda gözüme çarpan bir kitabı aldım ve ona “Sanırım işinize yarayabilecek bir şey buldum.” diye seslendim.

Aniden durdu ve yüzünde beliren tatlı bir şaşkınlık ifadesiyle bir süre gözlerimin içine baktıktan sonra gülümsedi. Ona uzattığım kitabın kapağını inceleyip, birkaç sayfasına hızlıca göz attıktan sonra “Teşekkür ederim. Bu tam da ihtiyacım olan şey; fakat o kadar aramama rağmen bunu gözden kaçırmış olmam gerçekten çok garip.” dedi ve tokalaşmak için elini bana doğru nazikçe uzatarak “Bu arada benim adım Fatma.” diye sözlerine devam etti.

Onun zarif eline dokunduktan sonra dünya artık benim için pespembe, fakat bir o kadar da bilinmezlerle dolu bir yaşam alanı haline dönüşmüştü. Ben de ona kendimi tanıttıktan kısa süre sonra bakışlarını, hedefine doğrultulmuş bir ok gibi, elimde tuttuğum diğer kitaba çevirerek, kitabın neyle ilgili olduğunu sordu.

“Pulsarlarla ilgili…” diye cevap verdim.

Kaşlarını, tıpkı belleğinin tozlu tavan aralarındaki sandıklara kaldırılmış bilgileri tarar gibi, hafifçe çatarak kısa bir süre duraksadı ve “Pulsar da nedir?” diye sordu.

“Bazı sönmüş yıldızlar, kütle çekiminin etkisiyle kendi içine çöker ve sadece on beş ya da yirmi kilometre çapında, fakat akılalmaz derecede yüksek yoğunluklu nötron yıldızlarına dönüşür. Bu yıldızlardan bazıları saniyede yüzlerce kez kendi ekseni etrafında dönerek, uzaya x-ışınları, radyo dalgaları, kızılötesi ve morötesi ışınlar yayar.” diye cevap verdim.

Fatma, bana bir süre boş gözlerle baktıktan sonra “Çok ilginç. Muhabbet kuşu yerine, onlardan birini kafeste beslemeyi çok isterdim.” dedi ve hemen ardından yüzünde beliren alaycı bir ifadeyle gülümsedi.

Onun ışıltılı gülümseyişi içinde kaybolurken, birden zihnimin karanlık zindanlarında çakan bir kıvılcımla birlikte; o güne kadar dünyevi tutkular tarafından zincire vurulmuş olan bir fikir, düşüncelerimdeki esaretinden kurtuldu ve bana şu soruyu sordu: “Bir pulsarı kafese kapatıp beslemek gerçekten de imkansız bir şey mi?”

Bu soruya verilebilecek bir cevap bulur gibi oldum; fakat bulduğum cevap, bulanık sularda bir anlığına belirip kaybolan gümüş renkli bir balık gibi, zihnimde aniden belirip kayboldu ve daha sonra, hatırlamak için zihnimi zorladığım şeyin neyle ilgili olduğunu da unuttum.

Fatma, tanıştığına memnun olduğunu söyledikten sonra uzaklaştı ve rafların oluşturduğu koridorun sonundan dönerek gözden kayboldu.

O gece geç saatlerde, masa lambamın soluk renkli ışığı altında ders çalışırken, bir ara bir arı vızıltısı duyar gibi oldum ve bakışlarımı sesin geldiği yöne, çalışma masamın sol köşesine çevirdiğimde; gündüz kütüphaneden almış olduğum kitabın üzerinde gezinen, muhtemelen gündüz yolunu kaybederek gecenin geç saatlerine kalmış olan ve yorgun kanatlarını çırpma egzersizleri yapan sevimli bir yabanarısı gördüm. Arının kanatlarının titreşimleri, bakışlarımı tıpkı bir anafor gibi içine çekerken, gündüz kütüphanede düşündüğüm sorunun cevabı birdenbire aklımda beliriverdi ve hemen ardından zihnimde şekillenen kuantum sıkıştırıcısı taslağını, önümde duran çalışma kağıdına çizdim. İlerleyen saatlerde gecenin tekinsiz sessizliğinin, yorgun göz kapaklarımın üzerine tüm ağırlığıyla çullanmasına daha fazla dayanamayıp uyuyakalmış olmalıyım. Sabah saatlerinde tüylerimi diken diken edip, beni yerimden sıçratan kapı zilinin cırtlak sesiyle irkilerek uyandım. Uykulu gözlerle kapıyı açtığımda karşımda gördüğüm iyi giyimli ve gizemli sayılabilecek kadar ciddi görünümlü birkaç adamdan biri “İyi günler.” dedi ve cüzdanından çıkardığı polis kimliğini gösterdikten sonra “rahatsız ettiğimiz için özür dileriz; fakat oldukça önemli bir konuda ifadenizi almak için sizi polis merkezine götürmek zorundayız. Ayrıca elimizde arama kararı var.” diyerek sözlerine devam etti.

Evimde yaptıkları, yaklaşık iki saat süren bir aramadan sonra astronomiyle ilgili kitaplarıma ve bazı ders notlarıma el koyarak beni polis merkezine götürdüler. İfade alma odasında, son birkaç gün içinde yapmış olduğum şeylerle ilgili ifademi aldıktan sonra beni sorgu odasına götürdüler. Kendilerine, benden tam olarak ne istediklerini sorduğumda; bana, benimle ilgili çeşitli sorularla karşılık verdiler. Bir süre sonra ellili yaşlarında, takım elbiseli bir adam ağır adımlarla kapıdan içeri girdi ve polislerin beni oturtmuş olduğu masanın diğer tarafındaki sandalyeye yerleşti. Yüzünün alt kısmını kaplayan uzun ve kır sakalları nedeniyle, takınmış olduğu ifade konusunda herhangi bir tahmin yürütebilmek mümkün değildi. Masanın üzerindeki kayıt cihazının kayıt tuşuna bastıktan sonra, gömleğinin yakasına sıkı sıkıya oturmuş olan lacivert renkli kravatını gevşetti ve “Merhaba, adım Muzaffer Aksoy. Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümünde Doçent olarak görev yapıyorum. Adınız Oğuz Haktan, doğru mudur?” dedi.

“Evet.” diye cevap verdim.

Daha sonra Muzaffer, gri ve ekose desenli ceketinin iç cebinden çıkardığı siyah, kalın çerçeveli gözlüğünü gözüne takarak, önünde duran kağıtlardan birine dikkatli bir şekilde, uzun uzun baktı ve “Kimlik bilgilerinizde, 2000 yılında Mersin’de doğmuş olduğunuz yazıyor. Peki bu doğru mu?” diye sordu.

“Evet, doğrudur.” dedim.

Bunun üzerine, derin bir iç geçirerek, sakalını ovuşturdu ve “Oğuz Bey, rica etsem hangi yılda olduğumuzu söyleyebilir misiniz? dedi.
Ben, onun bana yöneltmiş olduğu bu saçma sorunun şaşkınlığını yaşarken; o, bir elinin parmak uçlarını sırayla masaya vuruyor ve tırnaklarının çıkarmış olduğu ritmik tıkırtılar eşliğinde, dikkatle, vereceğim cevabı bekliyordu.

“Bunları bana neden soruyorsunuz, bilmiyorum ama 2018 yılındayız.” diye cevap verdim ve farkında olmadan sesimi yükselterek

“Söylesenize, benden ne istiyorsunuz?” diye çıkıştım.

Muzaffer, son derece sakin ses tonunu muhafaza ederek “Bugün sabaha karşı, Çin’de bulunan bir radyo teleskobu beş bin ışık yılı uzaklıktaki bir pulsarın etrafında, dar bir yörüngede dönen bir gezegenden radyo sinyalleri aldı. Buraya kadar garip bir şey yok ama bu radyo dalgaları uzun bir mesaj içeriyor ve asıl ilginç olansa bu mesajın sahibinin, kendini tanıtırken sizin kimlik bilgilerinizi kullanmış olması; ama tuhaflıklar bu kadarla da sınırlı değil Oğuz Bey. Sinyallerin beş bin ışık yılı öteden geldiğini söylemiştim, bu da demek oluyor ki radyo dalgalarındaki mesaj beş bin yıl önce oluşturulmuş; fakat mesajı gönderen kişi, mesajın oluşturulma yılını 2038 olarak tarihlendirmiş. Biz, bu sinyali gönderen kişinin siz olduğunuzu düşünüyoruz ve bu sinyali oluşturmadaki amacınızın; ucunun nerelere varacağını tahmin edemeyeceğiniz aptalca bir şaka mı, yoksa uluslararası kamuoyunda bir gerilim yaratmak mı olduğuyla değil; bunu nasıl gerçekleştirebildiğinizle ilgileniyoruz.” dedi.

Önce, duyduklarımın gerçekliğinden şüphe ederek, tüm bunların bana yapılan büyük organizasyonlu bir şaka olabileceğini düşündüm; ama Muzaffer’in ses tonundaki ve gözlerindeki ciddiyetin değişmezliğinin kuşkuya yer bırakmayacak kadar bariz olduğunu fark edince, ne tür bir işin içine, ne şekilde karışmış olabileceğimi anlamayabilmek için zihnimi zorlamaya başladım; ama içine düştüğüm durumun boyutlarının büyüklüğünün, yüreğimde, dipsiz bir kuyuya düşmekte olduğum hissini uyandırması ve boğazımda düğümlenen bir endişenin, kalp atışlarımı, göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi hızlandırması, sağlıklı düşünmeme engel oluyordu.

Ona “Ben bir şey yapmadım ve neden bahsettiğiniz konusunda hiçbir fikrim yok.” diye karşılık verirken, korkunun ele geçirmiş olduğu sesim gittikçe kısıldı ve bu yüzden, kurmuş olduğum cümleyi sonlandırabilmek için, boğazımda oluşan ve gitgide şiddetini arttıran boğucu bir ağrıya katlanmak zorunda kaldım.

Muzaffer, artık tehditkar bir dokuya bürünen ses tonuyla “Bakın genç adam, astronomiyle ilgilendiğinizi ve bu alanda araştırmalar yaptığınızı zaten biliyoruz; fakat bizim anlayamadığımız, sizin gibi birinin böyle bir teknolojiyi nasıl geliştirebilmiş olduğu…” diye çıkıştı.

Ben ona “Sizi temin ederim efendim, söyledikleriniz konusunda gerçekten hiçbir şey bilmiyorum.” dedikten hemen sonra, Muzaffer masanın üzerinde duran kağıtlardan birini benim önüme doğru sürüdü ve kağıda baktığımda; bunun, gece saatlerinde üzerine kuantum sıkıştırıcısı taslağını çizdiğim o kağıt olduğu gördüm.

Artık sabrı tükendiği her halinden belli olan Muzaffer “Oğuz Bey, bu makine nerede?” dedi.

“Bu sadece bir çizim, henüz hayata geçirilmiş bir şey değil.” diye cevap verdim ve “Belki de radyo teleskoplarına müdahale edebilecek kadar yetenekli bir bilgisayar korsanı, benim kimlik bilgilerimi kullanmıştır.” diye ekledim.

Muzaffer derin bir nefes aldı ve “Şimdi dinleyecekleriniz, radyo teleskobunun yakaladığı sinyallerin ses dalgalarına dönüştürülmüş hali… Bakalım buna ne diyeceksiniz?” diyerek kayıt cihazının birkaç tuşuna bastı ve cihazda bulunan kaydı dinletmeye başladı. Başta bazı anlaşılmaz seslerin ve hışırtıların duyulduğu kayıt; Muzaffer, cihazın ses seviyesini iyice yükselttikten sonra anlaşılabilir hale gelmişti:

RADYO TELESKOBUNUN YAKALADIĞI MESAJ

Dikkat! Bu bir yardım çağrısıdır. Adım Oğuz Haktan. Dünya gezegenindenim. Türk vatandaşıyım ve 2000, Mersin doğumluyum. Yirmi yıl önce, beş bin ışık yılı uzaklıktaki bir gezegenden alınan radyo sinyallerinden sonra Pulsar Projesi’ni hayata geçirmeye başladık; fakat sinyallerin taşıdığı gizemleri, özellikle de mesaj sahibinin benim kimlik bilgilerimi ne amaçla ve nasıl kullandığını hiçbir zaman tam olarak açıklayamadık.

O yıllarda proje ekibindeki kuantum fizikçileri olarak tüm dikkatimizi, bizzat tasarlamış olduğum kuantum sıkıştırıcısı üzerinde yoğunlaştırmıştık. Elektronların zamandan bağımsız parçacıklar olduğu, zaten hepimiz tarafından bilinen bir gerçekti; ama nötronların hangi güçleri bünyelerinde barındırdıkları konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu ve bunu da denemeden asla bilemezdik. Çalışmalarımızda, günümüzden beş bin yıl önce gönderilen ve bize ancak bundan yirmi yıl önce ulaşan radyo sinyallerindeki mesajdan elde ettiğimiz bilgilerin büyük katkısı oldu. Nötronların güçlerini test etmek için çok yüksek yoğunluklu bir madde oluşturmamız gerekiyordu ve bu madde o kadar yüksek yoğunluklu olmalıydı ki evrendeki en yoğun cisimler olan nötron yıldızlarının yoğunluklarına eşdeğer olmalıydı. Bu amaçla, en yakın yerleşim alanına otuz beş kilometre uzaklıkta bulunan geniş bir bozkır arazide, yerin yaklaşık beş yüz metre altında inşa ettirdiğimiz dev hücrenin titanyum duvarlarında güçlü manyetik alanlar oluşturarak, yerçekimsiz bir ortam oluşturduk. Hücrenin içine kurduğumuz kuantum sıkıştırıcısı, demir atomlarını üç koldan, ışık hızından daha hızlı bir şekilde fırlatıp merkezde çarpıştırarak, proton ve elektronları sıkıştırıyor ve bu sayede yüksek yoğunluklu nötron maddesi oluşturuyordu. Önceleri mikroskobik boyutlarda olan ve kendi ekseni etrafında dönen madde, yaklaşık iki yıl süren sıkıştırma çalışmalarımız sonucunda bir tenis topu boyutuna ulaştı ve kütlesi arttıkça, dönüş hızı da aynı oranda arttı. Amacımız, bir çay kaşığı kadar maddesinin ağırlığı yüz milyon tonu geçen nötron maddesinin dönüş hızını; radyo sinyalleri alınan gezegenin yörüngesinin merkezinde bulunan pulsarın dönüş hızıyla senkronize etmekti. Pulsarın kendi ekseni etrafındaki dönüş hızı olan, saniyede yüz bin devire ulaştığımızda nötron maddesi o kadar hızlı dönüyordu ki dönüşünden kaynaklanan, arı vızıltısına benzer bir ses çıkarıyordu ve bu yüzden de ona Yabanarısı adını verdik. Tamamen bembeyaz bir ışık topuna dönüşmüş olan Yabanarısı’nın boyutu bu kadar küçük olmasına rağmen, yüksek çekim gücü nedeniyle çevresinde oluşan manyetik alan o kadar yoğundu ki çevresini saran, yaklaşık on metre çapındaki, mavi renkli, yarı saydam enerji küresi çıplak gözle görülebiliyordu ve dik bir açıyla kutuplarından çıkan parlak kırmızı ışınları, titanyum duvarları delip uzayın karanlık sonsuzluğuna akmak istemişçesine, dev kafesin genişliği boyunca uzanıyordu. Nötron maddesinin yüksek hızlı dönüşü nedeniyle kutupları salınımlar yaparak daireler çiziyor ve böylelikle kırmızı kutup ışınları, tıpkı bir deniz feneri gibi, belirli aralıklarla çevresini tarıyordu.

Yabanarısı, beş bin ışık yılı uzaklıktaki pulsarla senkronize olduktan sonra, manyetik alanında garip bir madde akışı gözlemlemeye başladık ve bu beklenmedik durumun neden kaynaklı olabileceğini araştırırken; maddenin manyetik çeperinin, hücrenin titanyum duvarlarını, atomik boyutlarda aşındırarak yutmaya başlamış olduğunu fark ettik; ama neyse ki kısa sürede duvarlardaki manyetik alanları kuvvetlendirerek, bu problemi ortadan kaldırdık ya da kaldırdığımızı sandık. Bir süre sonra Yabanarısı’nın manyetik alanı üzerinde yeni bir madde akışı gözlemlemeye başladık; fakat bu sefer artı kutbundan çıkıp, mavi manyetik çeper üzerinde akarak, eksi kutbuna giren maddelerin daha önceki gibi titanyum atomları değil, yüksek oranda karbon atomları olduğunu fark ettik. Bu yeni durum, Yabanarısı ve onun senkronize olduğu pulsar arasında bir madde alışverişi olabileceğini düşünmemize neden olan şeylerden biriydi; bizi bu düşünceye iten bir diğer şey ise Çin’deki dev radyo teleskobunun yakaladığı radyo sinyallerindeki o tuhaf mesajın da buna benzer bir durumdan bahsediyor olmasıydı. Bu teoriyi test etmek için, ekibimizdeki uzay mühendisleri bir uydu yapımına başladı. Hesaplarımıza göre uydu, Yabanarısı’nın manyetik alanındaki güçlü kütle çekimine maruz kalarak atomlarına ayrışıp, eksi kutbundan içeri girecek ve maddenin merkezine akacak; sonra da beş bin ışık yılı uzaklıktaki pulsarın artı kutbundan çıkarak, tekrar eski formuna kavuşacaktı. Böylelikle pulsar sistemine ulaşmış olan uydu, üzerinde bulunan kuantum iticiler sayesinde kısa sürede çok yüksek hızlara ulaşarak, sistemdeki ikinci gezegenin yörüngesine oturacaktı.

Uydunun yapımı tamamlandıktan sonra onu, Yabanarısı’nın bulunduğu kafesin ön duvarındaki bir kapakla aralarında bağlantı sağlanan sıçrama odasına yerleştirdik. Kapak sürekli kapalı olmasına rağmen, sıçrama odasında ve onun çevresinde çalışırken; hem Yabanarısı’nın yaymış olduğu ölümcül radyasyondan korunmak için hem de kapaktan sızabilecek yüksek manyetik alanın, vücut dokularımızı kemirmesini önlemek için uzay giysileri kullanıyorduk.

Pulsarın kuzey kutbunun, hedeflediğimiz gezegene yöneldiği doğru anı yakalayabilmek için bir simülasyon programı hazırladık ve bu programı, sıçrama odasındaki kapağa entegre ettik. Tüm hazırlıkları yaptıktan sonra sıçrama protokolünü başlattık ve simülasyonun yüklü olduğu bilgisayar, sıçrama odasındaki kapağı açınca; uydu, kapağa yakın olan ucundan başlayarak toz gibi dağılmaya başladı ve sanki güçlü bir rüzgara kapılmış saman taneleri gibi uçuşarak, Yabanarısı’nın manyetik alanı tarafından hızla çekilip, gözden kayboldu. Kısa sürede sonra, Yabanarısı’nın kuzey kutbundan çıkan radyo dalgaları arasında, uydudan gelen ilk sinyalleri yakaladık ve böylece uydunun, hedeflediğimiz yörüngeye başarılı bir şekilde oturmuş olduğunu öğrendik..

Uydunun gönderdiği fotoğrafları inceleyince; pulsar sistemindeki birinci gezegenin oldukça sıcak, erimiş kayaçlardan oluşan ve herhangi bir atmosfere sahip olmayan bir gezegen olduğunu öğrendik ve ona, Yunan mitolojisindeki cehennemin adını, Tartaros ismini verdik. Koronis adını verdiğimiz ikinci gezegen ise yörüngesine uydu yerleştirdiğimiz gezegendi ve ekibimizdeki astronomların tahminlerine göre, yeşil renkli atmosferi yoğun miktarda metan ve kükürtdioksit içeriyordu. Koronis’te bir gün, dört saat; bir yıl ise yüz yirmi sekiz saat sürüyordu ve onun pulsar çevresinde attığı tur boyunca yanından ayrılmayan, hidrojen ve helyumdan oluşan, gaz devi bir gezegen; bir dış yörüngede, onunla birlikte hareket ediyordu. Bu diğer gezegenin, buz parçalarından oluşan eşsiz güzellikte halkaları ve Koronis’ten daha büyük boyutta olan bir uydusu vardı. Atmosferinin üst katmanlarındaki amonyak kristallerinin ona soluk sarı bir renk verdiği bu gaz gezegenine, intikam tanrıçası Nemesis’in ismini; kırmızı renkli bir yüzeye ve muhtemelen çok ince bir atmosfere sahip olan uydusuna ise fesat tanrıçası Eris’in ismini verdik. Eris, Nemesis’in etrafında çok hızlı dönüyordu ve yaklaşık beş saatte bir, Koronis’in oldukça yakınından geçiş yapıyordu. Bu durum Koronis’in yüzeyinde volkanik faaliyetlere, depremlere ve yüksek atmosfer basıncının sıvılaştırdığı karbondioksitten oluşan deniz ve okyanuslarında devasa büyüklükte gelgit dalgalarının oluşmasına neden oluyordu. Koronis’ten, herhangi bir zeki yaşam formunun varlığına dair bir radyo dalgası alamadık; uydu fotoğraflarında ise sadece, gezegenin yüzeyinde yer yer görülen, bitki örtüsü benzeri oluşumlar tespit edebildik. Ayrıca yer çekiminin dünyadakine oranla çok daha fazla olduğu gezegende, yüksek hızda esen kasırgalar ve asit yağmurları da gözlemledik. Beş bin yıl önce radyo dalgalarını kullanarak bize sinyal gönderebilecek kadar gelişmiş bir medeniyetin şu anda teknolojik olarak çok üst seviyeye ulaşmış olması gerekirken, gezegen yüzeyinde zeki bir yaşam formu tarafından şekillendirilmiş herhangi bir yapıya rastlayamamış olmamız, bu olası medeniyetin, gerçekleşmiş herhangi bir felaket nedeniyle gezegen yüzeyinden silinmiş olabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurmamız gerektiğini bize hatırlattı; fakat bizden beş bin ışık yılı uzaklıktaki bir medeniyetle benim aramda ne gibi bir bağ olabileceği konusunda hala hiçbir tahmin yürütemiyorduk.

Pulsar Projesi’nde öncelikli hedefimiz, bize yirmi yıl önce ulaşan sinyallerin kaynağını bulmaktı ve bu hedef doğrultusunda, gezegenin yüzeyine inebileceğimiz bir araç geliştirme işine koyulduk. Mekik yapımında, Koronis’in yüksek yoğunluklu atmosferine girerken gerçekleşecek olan aşırı ısınma sorununa karşı, silisyum seramik karolar ve metal matrisli kompozit malzemeler kullandık. Yaptığımız hesaplamalara göre, pulsarın kuzey kutbu, mekiği doğrudan doğruya Koronis’e fırlattıktan sonra; kendisi de benim gibi bir kuantum fizikçisi olan Levent Bey’le birlikte geliştirmiş olduğumuz kuantum plazma motorlarının itiş gücü bizi kısa sürede Koronis’in atmosferine sokacaktı. Mekik gönderiminden önce temel yaşam malzemeleri ve bazı teknik araç gereçleri göndermenin daha uygun olacağına karar verdik ve bu malzemeler için dört adet kapsül hazırladık. Kapsüllerin birine su, gıda tabletleri, tıbbi malzemeler gibi, hayatı idame ettirecek malzemeleri; diğerlerine ise gezegen üzerinde araştırma yapmamızı sağlayacak ve geri dönüşümüz için ihtiyacımız olabilecek malzemeleri yerleştirdik. Tüm hazırlıklarını tamamlamış olduğumuz mekiği ve kapsülleri muhafaza ettiğimiz hangarın, sıçrama odasına açılan kapısı da tıpkı Yabanarısı’nın kafesinin duvarları gibi, manyetik alanlarla güçlendirilmiş titanyumdan yapılmıştı. Hangarın diğer ucunda ise zırhlı bir camla hangardan ayrılmış olan kontrol merkezi bulunuyordu. Kapsülleri pulsar sistemine sıçratmayı planladığımız o gün, içimde önceleri anlam veremediğim bir huzursuzluk vardı; fakat daha sonra bunda, Yabanarısı’nın son zamanlarda agresif davranışlar sergilemesinin büyük payı olduğunu fark ettim. Sürekli olarak artmaya meyilli dönüş hızını saniyede yüz bin devirde tutabilmek için, kafesin duvarlarındaki manyetik alanlar sayesinde yapay kütle çekimleri uygulayarak, onu kontrol altında tutmaya; diğer bir deyişle de onun sürekli olarak yükseltmek istediği hızını frenlemeye çalışıyorduk; fakat bizim tüm bu çabalarımıza rağmen Yabanarısı’nın yüksek çekim gücü, titanyum duvarları kemirerek aşındırmaya devam ediyordu.

O gün öğleden önce ilk üç kapsülün de sıçrayışını başarılı bir şekilde gerçekleştirdik; fakat sıra dördüncü kapsüle gelince, Yabanarısı manyetik duvarları daha önce hiç olmadığı kadar zorlamaya başladı ve onu kontrol altında tutabilmek için manyetik duvarlara yüklü miktarda enerji takviyesi yaptıktan bir süre sonra manyetizması normale döndü; fakat her ihtimale karşı dördüncü kapsülün sıçratılma işlemini, mekiğin sıçratılacağı tarih olan, bir sonraki güne erteledik.

Ertesi günün sabahı Yabanarısı’nın davranışlarında hiçbir anormallik görünmüyordu; mekiğin ve dört numaralı kapsülün, sıçrama protokolüne hazır bir şekilde bekletildiği hangarda ve kontrol merkezinde ise hummalı bir çalışma vardı. Ben Levent’le birlikte, mekiğin kuantum motorlarındaki son kontrolleri yaparken; uzay mühendislerinden oluşan bir kalabalık ise mekiğin diğer parçalarını ve dört numaralı kapsülü son kez gözden geçiriyordu. O kalabalığın keşmekeşi ve insanı bunaltan uzay giysisi içinde çalışırken birdenbire, korkuyla karışık tuhaf bir hüznün yüreğime akmaya başladığını hissettim. Her ne kadar bir tenis topu büyüklüğünde olsa da yıllarımı bu amaç doğrultusunda harcayarak, çocukluğumdan beri hayalini kurduğum şeyi, bir yıldızı kafese hapsedebilmeyi başarmıştım; ama birkaç saat sonra Yabanarısı’nı meslektaşım Levent’e, ailemi de kendi kaderlerine emanet ederek, kuantum motorlarından sorumlu personel sıfatıyla, Koronis görevi kapsamında dünyadan beş bin ışık yılı uzaklıktaki bilinmeyen bir gezegene ayak basacaktım. Zihnimi bu duygusal düşüncelerden arındırıp, dikkatimi tekrar motorların kontrolleri üzerinde yoğunlaştırmaya çalıştığım esnada; hangarın sıçrama odasına açılan devasa büyüklükteki kapısının, gök gürültülüsünü andıran sesiyle irkildim. Kontrol merkezi, dört numaralı kapsülün sıçrama odasına yerleştirilmesi için hangar kapısını açtıktan kısa süre sonra devreye giren vinçler ağır ağır hareket ederek; üzerinde, projeye finansman sağlayan şirketin amblemi olan üç gövdeli ağaç sembolünün bulunduğu kapsülü kavradı ve mekanizmalarına binen tonlarca ağırlıktaki yükün altına metalik iniltiler çıkararak, sıçrama odasına girip kapsülü bıraktı. Vinçler geri gelip, hangar kapısı aynı korkunç gürültüyle kapandıktan kısa süre sonra; teknik personel tarafından başlatılan sıçrama protokolünün geri sayımı, hoparlörlerde yankılanmaya başladı. Geri sayım bittikten sonra hoparlörlerden “Kafes kapısı açıldı.” anonsu duyuldu ve hemen ardından gerçekleşen sarsıntıyla birlikte sıçrama odasında metalik bir gümbürtü kopunca, Yabanarısı’nın kontrolden çıkmış olabileceğini düşündüm ve uzay giysimdeki telsizi kullanarak, o anda Yabanarısı’nın kontrolünden sorumlu olarak kontrol merkezinde görevli olan ve kendisi de benim gibi bir kuantum fizikçisi olan Sertaç Bey’e derhal gücü kesmesini ve kafesin kapağını kapatarak, protokolü sonlandırmasını anons ettim; ama Sertaç’ın kesik kesik gelen parazitli sesi “Olmuyor, yapamıyorum.” dan başka bir şey söylemiyordu.

Levent, Sertaç ve ben dışında o ana kadar hiç kimse içinde bulunduğumuz tehlikenin boyutlarını fark etmemiş olmalı ki bizden başka herkes hangardaki rutin faaliyetlerine devam ediyordu. Kontrol merkezine, tüm personelin hangarı boşaltmasını anons ettirdikten sonra sarsıntıların şiddeti daha da arttı ve hangar kapısı, kulakları sağır eden metalik bir gürültüyle inlemeye başladı. O anda Yabanarısı’nın, tesisi yutmaya başlamış olduğunu fark ettim. Kapılmış oldukları paniğin etkisiyle çılgınca sağa sola koşuşurken birbirine çarpıp yere düşenleri ayaklarının altında gerçek manada ezen kalabalığın çığlıkları; kağıt gibi eğilip bükülen metal duvarların, demirden devlerin öfkeli haykırışlarını andıran kükreyişleri ve hoparlörlerden yayılan sirenlerin, insan psikolojisini ezen ve yüreklerdeki umut kırıntılarını un ufak eden çığırtıları içinde boğulup kayboluyordu. Elini çabuk tutarak hangardan çıkmayı başarabilmiş olanlardan ve Sertaç’ın yanındaki teknik personelden bazıları, kontrol merkezi önünde bulunan koruyucu camın arkasında kendilerini güvende hissediyormuş gibi durup, az sonra gerçekleşecek olan felakete şahit olabilmek için bizi izlemeye koyulmuştu; daha zeki olan çoğunluk ise can havliyle, yeryüzüne çıkan asansörlerin bulunduğu bölüme çılgınca akın ediyordu; fakat koruyucu camın arkasında, korkudan rengi atmış bir yüz ifadesiyle donup kalarak, dehşetle açılmış gözlerini, gerçekleşecek olan felakete dikmiş olan Sertaç’ın kaçmaya çalışmak için kılını kıpırdatmayı bile denememesi, yanındakilerden farklı olarak, aptal olduğundan değildi; o da ben ve Levent gibi bir kuantum fizikçisiydi ve Yabanarısı kontrol altına alınmadığı sürece, yeryüzünde onun gazabından kaçacak herhangi bir yer olmadığını en az bizim kadar o da çok iyi biliyordu. Levent’e, bir an önce mekiğin içine girmemiz gerektiği söyledikten sonra; saklanacak bir yer bulma umuduyla hala yakınlarımızda koşuşturmakta olan birkaç personele vücut dilimle işaret ederek, bizi takip etmelerini anlatmaya çalıştım. Beni fark edenlerden bazıları bir an duraksadıktan sonra asansörlere doğru koşmaya devam etti, bir grup kişi ise ne anlatmaya çalıştığımı anlamaya çalışırken, onlara doğru koşup “İnanın bana, kaçacak yer yok. Mekiğin kapısını açmalıyız. Acele etmeliyiz.” diye haykırdım.

İkna olmuşa benzeyen üç kişi dışında, gruptakiler dağılarak asansörlere doğru kaçmaya devam etti; üç kişi ise bizimle birlikte mekiğin kapısına doğru koştu. Onlar kapıyı açmaya çalışırken; kontrol merkezindeki Sertaç’a, tesisin enerji ihtiyacını sağlayan reaktördeki tüm gücü kullanarak, harap olmuş titanyum duvarlara ters yönde enerji yüklemesi yapmasını ve Yabanarısı’nın dönüşünü saniyede yüz bin devirde tutmaya çalışmasını anons ettim. Eğer Sertaç ters yüklemeyi başarabilirse, Yabanarısı’nı iten duvarlar da aniden ona karşı yüksek bir çekim kuvveti uygulayacak ve böylelikle inanılmaz bir hızla Yabanarısı tarafından yutulacaktı. Bu ani madde akışıyla gerçekleşecek olan şok dalgası ise nötron maddesinin dönüşünde bir miktar yavaşlama sağlayabilirdi; fakat bu yeni durumda da tesis, Yabanarısı tarafından yutulmaktan kurtulamayacaktı ve bu madde, yeni bir manyetik güç tarafından kontrol altına alınmadığı sürece, önüne gelen her şeyi, gittikçe daha da güçlenerek yutmaya devam edecekti, ta ki yerkürede herhangi bir madde kalmayana kadar…

Sertaç telsizle, ona dediklerimi denemeye çalışacağını söylerken; personelden biri kapıyı açtı ve Levent’le birlikte hepsi apar topar mekiğe doluştu. O anda, eğilen duvarların gürültüleri içerisinde, kulakları sağır eden çatırtılar yükselmeye başladı ve başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde; bakışlarım, teneke kutular gibi ezilen dev duvarlarda oluşmaya başlayan çatlaklardan sızan ve gözlerime kısa süreli, parlak mor renkte bir körlük yaşatan ışıklar içinde boğuldu. Mekiğin kapısından içeriye kendimi atar atmaz, personelin biri kapıyı kapattı ve sonra birlikte, kokpit bölümüne doğru ilerledik. Levent ve diğerleri panik içinde, umutsuzca kendilerine saklanacak bir yer ararken; yanımdaki adam bana “Şimdi ne yapacağız, bizi neden bunun içine soktun.” diye çıkıştı.

Ona cevap vermeye hazırlanırken, dışarıdan patlama sesine benzer bir ses duyuldu ve ardından onu, hayaletlerin öfkeli çığlıklarını andıran bir uğultu izledi. Kokpit camından içeri giren mor ışık, görebildiğim her şeyi bir anda ışığa boğdu ve ışığın içinde yavaşça, çevremdeki nesnelerin ışıktan suretleri belirdi. O an dondurucu bir soğuğun yavaşça damarlarımda yayılmasıyla birlikte, tuhaf bir karıncalanma hissi tüm vücudumu sardı. Tıpkı benim gibi, ışıktan siluetlere dönüşmüş olan Levent ve diğer üç adamın çırpınışları da anormal derecede yavaşlamıştı. Sarsıntılar sona ermiş, dehşet verici gürültüler ve çığlıklar ise bir anda sağır bir sessizliğe gömülmüştü. Bir süre sonra, bedenimi kaplayan soğuk, yerini dayanılmaz bir yanma hissine bıraktı ve ardından, görmüş olduğum her şey tekrar cisimleşmeye başladı. Sonra mekiğin içindeki herkes gibi benim çığlıklarım da aniden, en üst perdeden duyulmaya başladı. Felaketin metalik gümbürtülerinin yerini, boşlukta hızla ilerleyen mekiğin hafif sarsıntılarının neden olduğu, araç ve teçhizat tıngırtıları almıştı. Yaşanmış olduğumuz şokun etkisinden kurtulur kurtulmaz, olup biteni anlayabilmek için hepimiz camlara koştuk. Mekiğin küçük, yan camlarının birinden dışarı baktığımda; soğuk uzayın sonsuz karanlığında, bilinmeze doğru hızla sürüklenmekte olan enkaz yığınlarını gördüm. Yabanarısı tarafından yutulup, pulsar tarafından uzaya püskürtülen tesisin döküntüleri arasında; duvarlar, molozlar, metal plakalar, vinçler ve çeşitli nakliye araçları, ama en korkuncu ise tüm bu kaos denizinin içinde yüzen ve son çırpınışlarıyla hayata tutunmaya çalışan yüzlerce insan, çığlıkları yutup yok eden uzayın ölümcül derinliklerine doğru hızla sürükleniyordu. Eğer uzaya savrulan bu cisimler bizim ve mekiğimiz için herhangi bir tehlike yaratmıyor olsaydı belki bu kişilerden birkaçını kurtarmayı deneyebilirdik. Mekikteki personelden biri şiddetli bir öfke patlamasıyla, tutunmuş olduğu duvardan güç alarak, yer çekimsiz ortamın boşlukta yüzdürdüğü bedenini hızla üzerime doğru savurup “Neredeyiz lanet herif, neden bizi bu mekiğe bindirdin?” derken, Levent aramıza girip ona “Sakin ol bakalım.” dedi ve eliyle pencere camının diğer tarafındaki enkaz yığınlarını işaret ederek “Eğer mekiğe binmemiş olsaydın şu anda sen de oradaki zavallı insanlarla birlikte uzaya sürükleniyor olacaktın.” diye sözlerine devam etti.

Adamın sormuş olduğu “Neredeyiz?” sorusu ise mekiğin kontrol panelini çoktan çalıştırmış olan diğer adamın “Şu anda pulsar sisteminin içindeyiz.” demesiyle, biraz geç de olsa yanıt bulmuş oldu.

Kendimi boşlukta iterek, mekiği kontrol eden adama doğru yaklaştım ve ona “Projedeki görevin nedir, bizi Koronis’e götürebilir misin?” diye sordum.

Adam başlığını çıkardı ve “Koronis görevi kapsamında yardımcı pilotluk eğitimi aldım efendim. Sanırım bunu başarabilirim.” dedi ve paneldeki bazı düğmelere bastıktan sonra bilgisayar “Hedef Koronis. Uzaklık yüz elli iki milyon kilometre. Tahmini varış süresi iki bin beş yüz elli saat.” diyerek rotayı hesapladı.

Adam “Herkes koltuklara otursun.” dedikten sonra motorları ateşleyen tuşlara bastı ve bilgisayardan “Kuantum plazma motorları devrede. Koronis’e tahmini varış süresi dokuz dakika.” diyen ses yükseldi.

Araç, ıslığa benzer bir ses çıkararak aniden ileri doğru atıldı ve oluşan g kuvveti bizi adeta koltuklarımıza yapıştırdı. Uzayın hudutsuz karanlığında parıldayan irili ufaklı milyonlarca ışık, etrafımızda uzayıp akan çizgilere dönüşürken; kendimi sanki gümüş renkli bir şelalenin içinde yol alıyormuşum gibi hissettim. Plazma motorları durduğunda; karşımızda, su yeşili rengiyle göz alan Koronis ve onun arkasında, gümüş rengi halkalarıyla, tıpkı zincire vurulmuş dev bir canavar gibi yükselen Nemesis duruyordu. Uzaya çılgınca bir hızla savrulan enkaz yığınlarının ölümcül tehdidini artık çok gerimizde bırakmıştık; fakat karşımızda pusuya yatmış gibi duran yabancı gezegenlerin kıyısındayken kendimi ne kadar küçük ve aciz hissettiğimi anlatacak kelimeleri bulamıyorum. “İnsan için en korkunç şey, hakkında en az şey bilinendir.” derler; beni bu bilinmeyen dünyalara sürükleyen felaket ise ait olduğum ve bildiğim tek dünyayı da yok etmiş olabilirdi; üstelik bu felakete, yıllarca uğraşarak kendi ellerimle hayat vermiştim.

Levent, oturduğu koltuktan kendini havalandırarak bize doğru süzüldü ve başlığını çıkardıktan sonra “Hemen dünyayla iletişim kurmalıyız.” dedi.

“Umarım dünyadan geriye bir şeyler kalmıştır.” diye karşılık verdim içim burkularak.

Gözlerimdeki umutsuzluğu okumuş olan Levent, elini omzuma koyarak “Tesis yok olmuş olabilir, ama Yabanarısı’nın dünyanın tamamını yutması aylar sürecektir. Bu süre zarfında ise onu tekrar kontrol altına almanın mutlaka bir yolunu bulacaklardır.” dedi.

Levent, dünyayla iletişim kurabilmek için kontrol panelindeki vericinin tuşlarını kurcalarken ona; eğer Yabanarısı yüz bin devirde değilse, göndereceğimiz sinyalin dünyaya ancak beş bin yıl sonra ulaşabileceğini anlatmaya çalıştım. Konuşurken boğazımı düğüm düğüm eden umutsuzluk, titreyen sesimle birlikte tüm mekiğin atmosferine karanlık bir bulut gibi çökmüştü. Mekiği kontrol eden adam, ağırlaşan vücut hareketleri tamamen durduğunda, ellerindeki histerik titremeler dışında adeta donup kalmış; kımıltısız gözleri, uzayın sessiz karanlıklarına dalmıştı. Sarf etmiş olduğum sözlerin diğer iki adam üzerindeki etkisi ise korku ve panik duygularının dışa vurumu olmuştu. Levent vericiyi çalıştırmak için uğraşırken, kontrol panelinin başında duran adam ona “Bunun faydası olmayacaktır, mekiğin bazı elektronik bölümleri hasar görmüş.” dedi.

Levent’in kafası karışmış gibi görünüyordu ama ben, böyle bir hasara neden olabilecek şeyin; tesisteyken, Sertaç’ın kafese ters yükleme yaptığı esnada oluşan manyetik şok dalgası gibi bir şey olabileceğini biliyordum. Adam, hala vericiyi kurcalamaya devam eden Levent’e katıldı ve birlikte bir süre uğraşmalarının ardından “Olmuyor, lanet olsun. Olmuyor!” diyerek yumruklarıyla kontrol panelini dövmeye başladı.

Adamın bu davranışı, aramızda sinsice dolanmaya başlayan huzursuzluğu, tıpkı bir kıvılcım gibi alevlendirerek küçük çaplı bir kaos yarattı. Levent, iki elinin arasına aldığı başını aşağı yukarı sallayarak “Allah kahretsin, ne yapacağız şimdi?” derken; uzaktan bizi izleyen iki personelden de homurtular yükselmeye başladı.

Boğazım yırtılırcasına bağırarak “Herkes sakin olsun. Bu şekilde hiçbir yere varamayız. Eğer kurulmak istiyorsak, birlikte çalışarak bunun üstesinden gelmeliyiz. Her şeyden önce, birbirimize güvenmek zorundayız. Haydi, birlikte ölüm kalım mücadelesi vereceğimiz insanların kim olduklarını öğrenelim. Benim adım Oğuz Haktan, kuantum fizikçisiyim ve Pulsar Projesi’nin kurucularından biriyim. Şimdi herkes sırayla kendini tanıtsın.” dedim.

Bunun ardından ortama bir süreliğine çöken sessizliği Levent bozdu ve kendini tanıttı. Daha sonra, mekiği kontrol eden adam adının Burak olduğunu ve projede yer aldığı görevleri söyledi. Burak’ın sözleri bittikten sonra, başta bana karşı agresif davranışlarda bulunan adam söz aldı ve adının Çağlar olduğunu söyledikten sonra uzmanlık alanlarını kısaca anlattı. Diğer adam ise kendini Özgür olarak tanıttıktan sonra proje kapsamında almış olduğu eğitimleri ve kursları saydı. Bir süre sonra, söylenecek tüm sözler tüketildiğinde ve tutunacak bir umut arayan bakışlar bana yöneldiğinde “Koronis’e inip kapsüllerdeki vericileri kullanarak dünyaya sinyal göndereceğiz. Bundan daha iyi bir fikri olan lütfen bizimle paylaşsın.” dedim.

Başları, yoğun düşüncelerle boğuşmanın vermiş olduğu bitkinlikle öne eğildi ve bu sırada oluşan sessizliği, az önce sunmuş olduğum önerinin onaylanması olarak kabul ettim. Burak’a, uydudan alınan verilere göre güvenli bir iniş noktası belirlemesini söylediğimde bana “Uydudan sinyal alamıyorum.” diyerek karşılık verdi.

Bu, gezegene körlemesine bir iniş yapacağımız anlamına geliyordu; ama bu umutsuz durumda bile hala bize yol gösterebilecek bir şey vardı, o da kapsüllerdeki vericilerdi. Bu vericilerden aldığımız sinyaller doğrultusunda bir iniş rotası oluşturduk ve motorları ateşledik. Araç gürültüyle sarsılırken, Koronis’in yeşil atmosferine hızla daldık ve içinde çatallı yıldırımların parladığı, sarı renkli, yoğun sülfür bulutlarının öfkeli kaosunu aşarken, mekiğin zangırtıları had safhaya ulaştı. Az sonra altımızda, insan aklını dumura uğratan ve bir dünyalının fazlasıyla yabancısı olduğu doğal süreçlerin milyarlarca yılda şekillendirdiği mavi yüzey şekilleri ve sarı renkli karbondioksit okyanusları belirdi. Alçaldıkça, bildiğimiz fizik yasalarının dışındaki esrarengiz kuvvetler tarafından tuhaf şekiller verilmiş dağlar ve menderesler oluşturarak akan kıvrımlı nehirler seçilmeye başladı. Burak, aracın elektronik sistemindeki arızadan dolayı mekiği güçlükle kontrol edebiliyordu. Dağ yamaçlarından başlayarak, gezegenin düzlüklerini büyük ölçüde, öbek öbek kaplayan; kızıl renkli, dev boyutlardaki, mantar benzeri yaşam formlarının oluşturduğu ormanların bir hayli seyreldiği düz bir araziye, oldukça sert bir iniş yaptık ve bu iniş sırasında mekiğimiz ağır hasar aldı. Alıcılarımıza göre, içinde yaşam malzemelerinin ve manyetik dalgalı mermi ateşleyen tüfeklerin bulunduğu bir numaralı kapsül, yaklaşık on yedi kilometre ötemizdeki dağ silsilesinin yamaçlarına düşmüştü; ama içinde çeşitli teçhizatların ve dünyayla irtibat kurabilmeyi umduğumuz vericinin bulunduğu üç numaralı kapsül, bize yüz altmış iki kilometre ötedeki engebeli bir araziden sinyal gönderiyordu. Diğer iki kapsülden ise hiçbir şekilde sinyal alamadık. Kasklarımızı takıp, tüplerimizdeki oksijen seviyesini destekledikten sonra mekiğin kapısını açtık ve önden ilerleyen Levent’i takip ederek dışarı çıktık. İrili ufaklı sodyum silikat parçacıklarından oluşan, açık mavi, yumuşak zeminde yürürken; güçlü yer çekiminin etkisiyle ağırlaşmış adımlarım, sanki tonlarca ağırlığa mukavemet gösteriyormuşum gibi beni yoruyordu. İlk etapta fark etmediğimiz fakat sonrasında sıklıkla yaşadığımız baş ağrılarının, kısa süreli hafıza kayıplarının ve algı yanılsamalarının da nedeni, bu yoğun yer çekiminin ve Koronis’in yüksek hızlı dönüşünün metabolizmalarımız üzerindeki etkileri olmalı. Ölçüm cihazlarımız atmosferde yoğun miktarda amonyak, sülfür ve metan gibi zehirli gazlar tespit etti. Oksijen stoğumuz tükenmeden kapsüllere ulaşabilmek için, her zerresiyle tamamen ölümcül olan bir gezegende, zamana karşı bir yarış içine girmiştik. Önümüzde uzayıp giden mavi renkli kum deryası, ileride yeşil bir renge dönüşüyor; onun da ötesinde, o anda haklarında herhangi bir tahmin yürütemediğimiz, yarı yarıya zemine gömülmüş oval tepeler gibi duran ve yukarı bakan düz kısımlarını çevreyelen hareketli uzantıları; tıpkı bir ahtapotun vantuzlu kolları gibi gökyüzüne yükselen, kırmızı renkli, mantar benzeri oluşumlarla kesiliyordu. Bu garip ormanın bittiği yerde, zeminden öbekler halinde ok ok yükselen, keskin kenarlı ve sivri uçlu kristal sütunlarından oluşan, mor renkli dağlar yükseliyordu. Gerimizdeki sıvı karbondioksit denizinin sarı renkli dalgaları, kumsalı kükreyerek döverken; yeşil renkli gökyüzünde ağır ağır süzülen, devasa boyutlara sahip, üçgenimsi şekilli ve parlak pembe renkli derileri üzerinde sarı, yeşil ve mavi renklerin tehditkar desenler çizmiş olduğu yüzlerce yaratık, çeşitli istikametlerden gelerek deniz üzerinde, tıpkı mahşer yerinde bir araya günahkar ruhlar gibi uyuşukça toplanıyor; dönerek daireler çiziyor; yassı vücutlarının dışa doğru iyice incelen kısımlarını tıpkı bir çarşaf gibi dalgalandırarak ve kamçıyı andıran kuyruklarını sağa sola hareket ettirerek irtifa kazanıyor; sonra da yükseklerden boşluğa bırakılmış dev bir kaya parçası gibi, aniden dalgaların üzerine dik olarak dalışa geçip, dev pençeleriyle denizden çekip aldıkları, bedenlerinin üzeri renk renk pullarla bezeli, yılan benzeri deniz canlılarıyla birlikte tekrar yükseliyordu. İçlerinden biri oldukça alçaktan uçarak üstümüzden geçerken, ben hariç herkes çığlıklar içinde kendini yüzüstü yere attı. Benim ise olduğum yerde kalarak o şeye bakmaya devam etmem, diğerlerinden daha cesur olduğumdan değildi; tam aksine, karnının ortasında yuvarlak bir şekilde açılıp kapanan ve iç yüzeyi tamamen, sıra sıra dizili iğneleri andıran dişlerle kaplı biz ağza ve bu ağzın etrafını çevreleyen üç adet göze sahip o yaratığın çıkardığı; tok, kulakları sağır eden ve acı çekmekte olan dev bir hayvanın iniltilerini andıran çığlığı duyunca korkudan vücudum kaskatı kesilmişti. Yaratık üstümüzden geçip, denizin üstünde dönenip duran koloninin çılgın karmaşası içine karıştığında, şiddetli bir baş ağrısı yaşamaya başladım. Kulaklarımdaki uğultuyla birlikte başım dönerken, nerede olduğumu ve yanımda, elleri ve dizleri üstünde güçlükle doğrularak ayağa kalkmaya çalışan insanların kim olduklarını anımsamaya çalıştım. Her şeyiyle düşsel bir diyarın izlemini veren tuhaf nesnelerin ve canlı renklerin ancak ölüm sonrası bir deneyimle ilişkili olabileceğini düşündüm; fakat cennette mi, yoksa cehennemde mi olduğumla ilgili herhangi bir hükümde bulunamıyordum. Kısa süre sonra duymaya başladığım vızıltıların neye ait olduğunu görebilmek için etrafıma bakınırken, sıra sıra kırmızı ve yeşil boğumlardan oluşan dik silindir şeklindeki bedeni ancak bir serçe büyüklüğünde olan garip bir yaratık, uçarak kaskımın görüş açısına girdi. Uçarken, birçok mavi halkanın, çevresinde yatay şekilde, vızıltılar çıkararak döndüğü yaratık; az sonra bana daha da yaklaştı ve ayaklarının altındaki vantuzları kaskımın camına yapıştırarak, yüzümün yaklaşık on santimetre ötesine kondu. Çevresinde hızla dönen mavi halkalar birden yok olduğunda, onların yerini, vücudundaki yeşil boğumların her birinden üçer tane çıkmış olan zar kanatlar aldı. Yaratığın, kendisine yabancı bir organizmayı keşfetme güdüsü bazen korkusuna yenik düşüyor ve vücudundaki yeşil boğumları zaman zaman, kısa aralıklarla döndürüyor; bunun sonucunda ise boğumlara yapışık olan zar kanatlar, insan gözünün algılayamayacağı kadar yüksek bir hızla dönerek, yaratığın çevresinde mavi halkalar oluşturuyordu. Bir ara, en aşağıdaki boğumda yan yana dizili olan üç adet göz, yuvalarından fırlayarak uzadı ve meraklı bakışlarla, kaskımın camının üzerinde daireler çizdi. Parmaklarının arasındaki perdeler, onun bir zamanlar suda yaşamış bir tür olduğunu ele veriyordu. Zaten uçmak için kullandığı zarımsı uzantılar da bir kanattan çok yüzgeci andırıyordu. Uzun ve sıska dört bacağından ikisini kullanarak ovuşturduğu başını ve her kırmızı boğumunu kaplayan kürkünün bir yabanarısınınkine ne kadar çok benzediğini fark ettiğimde, birdenbire, Koronis’te olduğumu ve gezegene nasıl geldiğimi hatırladım. Levent telaş içinde bana seslendiğinde yaratık ürküp, hızla gözden kayboldu.

Levent’in sorduğu “Burada ne arıyoruz?” sorusuna cevap verebilmek için zihnimi epey zorladım ama yeni yeni aydınlanmaya başlayan hafızamda, Levent’in işaret ettiği kısım hala karanlık bir noktada kalıyordu.

Biz boş gözlerle birbirimize bakarken, Çağlar “Dünya’ya sinyal gönderebilmek için kapsülleri arıyoruz.” dedi.

Bunu duyduktan sonra, hafızama çökmüş olan sis bulutu tamamen dağıldı ve her şeyi hatırlamaya başladım.

Burak, elindeki alıcı cihazının monitörüne bakarak, önümüzdeki kristal dağların yamaçlarını eliyle işaret etti ve “Bir numaralı kapsül yaklaşık on yedi kilometre ötemizde.” dedi.

Hedefimize doğru ilerlerken, gökyüzünde için için kaynayan sülfür bulutları, iyiden iyiye dağılmaya ve aralarından süzülen mor renkli ışık hüzmeleri, yeryüzünü ok ok taramaya başladı. Az sonra, gezegenin temel enerji kaynağı olan pulsar, gökyüzünde mor renkli bir ışık topu olarak belirdiğinde; karşımızdaki kristal dağ sıralarının görkemli sütunları yer yer kırmızı, mavi ve mor renklerinin çeşitli tonlarıyla ışıl ışıl parlamaya başladı. Gezegene ait olan her şeyde kendini gösteren parlak renkler, pulsarın ışığıyla daha da canlanıyor ve sanki fosforlu renklerle boyalı bir dünya gibi, insanın gerçeklik algısını, düşsel bir renk cümbüşüyle yok ediyordu. Bulutlar daha da dağıldığında, tepemizde soluk bir hayalet gibi duran Nemesis’in, gökyüzünün yaklaşık olarak üçte birini kaplayan dev sureti ve onun gümüş renkli halkaları belirdi. Halkaların Nemesis’in ardına dolanmaya başladığı bir noktada gördüğümüz, rengi turuncuya çalan gök cisminin Eris olduğunu anlamamız fazla zamanımızı almadı. Az sonra önümüzde, rüzgarın etkisiyle sağa sola yatıyormuş gibi dalgalanan, yeşil renkli otlardan oluşan, gür bir tür bitki örtüsü ya da öyle olduğunu sandığımız bir şey belirdi; tuhaf olan şeyse, çayırdaki hareketliliğe rağmen, o an için havada en ufak bir esintinin bile olmamasıydı. Biraz daha ilerledikten sonra, gördüğümüz şeyin, sandığımız şey olmadığını öğrenince; o ana kadar yaşadığımız şoklara bir yenisi daha eklendi. Bu kadar şaşırtıcı ve bildiğimiz doğa yasalarına aykırı bir gezegende, dünyadakilere benzer bir bitki popülasyonuyla karşılaşmak tuhaf olurdu zaten; fakat orada gördüğümüz şey, en hastalıklı düşüncelerin cisim bulmuş hali gibiydi. Orada, arazideki sayısız delikten çıkıp boşlukta dans eder gibi yukarı doğru, diz boyu yükselen; zaman zaman, kısmen ya da tamamen geri çekilen; yeşil renkli, solucanımsı canlılardan oluşan bir topluluk tarafından yolumuz kesilmişti. Görüldüğü kadarıyla gözleri yoktu ama uç kısımlarında bulunan, içi iğnelerle dolu iğrenç ağızları; algıladıkları en ufak hareketle birlikte, o yöne doğru hamle yapıyordu ve toplu olarak yaptıkları bu ataklardan kaynaklanan hareketlilik, kalabalık yaratık topluluğu üzerinde dalgalanma etkisi yaratıyordu. Önümüzdeki arazi üzerinde yer kaplamadıkları bir alan yoktu; ama en seyrek görüldükleri yerden geçebilmek için, sol tarafımızda kalan arazi boyunca, yaklaşık beş yüz metre yürümek zorunda kaldık. Aralarında temkinli adımlarla ilerlemeye çalışırken, üzerlerine basmamaya ve yaptıkları hamlelerden kaçınmaya mümkün olduğunca özen gösteriyorduk. Yakınımızdakiler, vantuzlu ve ıslak ağızlarını; botlarımıza, eldivenlerimize ve kıyafetlerimizin çeşitli kısımlarına yapıştırırken; tutundukları noktaları, delici dişleriyle alelacele kemirmelerinden kaynaklanan tıkırtıları duyabiliyorduk. O an bizi olanların yırtıcı dişlerinden koruyan tek şey uzay giysilerimizdi; ama bir numaralı kapsülde bulunan manyetik tüfeklerden biri yanımda olsaydı, orada onların onlarcasını haklayabilirdim. Hareketlerimizi algılayan solucanımsılar bize doğru dalga dalga uzanmaya çalışırken, yumuşak ve acayip ağızlarının yapmış olduğu kavrama hareketinden kaynaklanan şapırtılar, gittikçe artan bir uğutuyla dönüşüyordu. Bize uzakta kalan yaratıklar, ara sıra üzerlerinde uçan ve daha önce kaskımın camına konduğunda görmüş olduğum tuhaf yaratıklara doğru hızla uzanıyor; bazıları, avlarını kaçırmanın vermiş olduğu kırgınlıkla ağır ağır geri çekiliyor; bazıları ise ağızlarıyla yakaladıkları kanatlı canlıları, kaslı çeneleriyle, yavaş ama güçlü bir şekilde ezip çiğneyerek mideye indiriyordu. Gezegenin eşsiz güzellikteki renklerinin altına gizlenmiş olan kötülüğe, geçen her dakikayla ve attığımız her adımla birlikte bir yenisi daha ekleniyordu ve bu sefer karşılaştığımız şey, milyonlarca yıllık akılalmaz doğal süreçlerin; savunmasız olanı yok etmek amacıyla kurmuş olduğu bir kapan gibi, bizi yutmaya çalışıyordu. Solucanımsılardan oluşan korulukta ilerledikçe, önümüzdeki mantarımsıların gittikçe devleşen suretleri bizi daha da hayrete düşürüyordu. Gövdelerinin etrafından çıkıp, gökyüzüne kıvrılarak yükselen vantuzlu uzantıları, kımıl kımıl bir okyanus gibi önümüzde dalgalanırken, insana kendisinin bir böcek kadar küçük ve aciz olduğunu hissettiriyordu. Solucanımsı koruluktan çıkmaya yakın, başımı yukarı kaldırdım ve pulsarın gökyüzünde, doğuya doğru ne kadar hızlı yol almış olduğunu fark ettim. Nemesis’in konumunda herhangi bir değişiklik göze çarpmıyordu; ama onun halkalarını takip eden Eris, yörüngesinde oldukça yol katletmişti ve ardımızdaki karbondioksit denizinin üstündeki ufka doğru büyüyerek alçalmasından anlaşıldığı kadarıyla, hızla Koronis’e yaklaşıyordu. Bize yaklaşmakta olan Eris’in, beraberinde büyük bir yıkım da getireceğini çok iyi bildiğimiz için adımlarımızı hızlandırarak solucanımsı koruluktan çıktık. Mantarımsılara biraz daha yaklaştığımızda, onlara ait daha pek çok ilginç ayrıntı gözle seçilebilir hale gelmişti. Öncelikle dikkatimizi çeken şey, yan kısımlarına bulunan solungaçlar oldu. Bu organlar, onların amfibik bir tür olduğunu gözler önüne seriyordu. O ana kadar görmüş olduğumuz diğer canlılar gibi, onlar da vücutlarında deniz yaşamının izlerini taşıyordu. Solungaçların yaratıklar için ne gibi bir işlevi olduğuna dair herhangi bir fikrimiz yoktu ama Koronis’te yaşamın bir zamanlar denizde başlayıp karaya taştığı hiçbir şüpheye yer bırakmıyordu, fakat solucanımsılardan ve mantarımsılardan başka henüz herhangi bir kara canlısı görememiş olmamız çok ilginçti. Sanki gezegendeki bir süreç, kara yaşamını kökleriyle kuvvetlice yere tutunmaya itmişti ve bunların dışında kalan diğer canlılar; belki aynı, belki de başka bir nedenden dolayı uçmaya adapte olmuştu. Fazla gelişmemiş gibi görünen ama uçma konusunda gayet başarılı olan kanatlara bakılacak olursa, bu süreç biraz alelacele olmuş gibiydi; sanki yeryüzündeki bir tehdit ya da gökyüzü sayesinde elde edilebilecek bir besin arayışı, onları uçmaya zorlamıştı.

Mantarımsılarda fark ettiğimiz bir başka ilginç organ ise tam tepelerinde olan ve gökyüzüne doğru uzanan kollarının ortasında bulunan gözdü. Her birinin üzerindeki tek bir göz, ara sıra açılıp kapanan ve kenarlarında uzun kırmızı kirpikler bulunan göz kapaklarının arasında sessizce hareket ederek, sinsi bakışlarla gökyüzünü tarıyordu. Oldukça ürkütücü görünmelerine rağmen bize karşı herhangi bir tepki göstermeyen bu yaratıklar, sadece gökyüzüyle ilgileniyorlarmış gibi görünüyordu. Onları yakından, dikkatlice incelememize rağmen, ne ağza benzer bir organ görebildik ne de onların beslenme alışkanlıklarına dair bir tahmin yürütebildik. Bir ara başımı çevirip geriye doğru baktığımda, asıl korkmamız gereken şeyin arkamızda olduğunu anladım. Eris ufkun üzerinde, Nemesis’in koskoca suretini tamamen arkasında bırakacak kadar büyümüştü. Kızıl bir devi andıran görüntüsü, yeşil renkli gökyüzünü gittikçe daha da kaplıyordu. O an, hayatta kalma güdüm, insani duygularıma o kadar ağır basmıştı ki diğerlerini uyarmak dahi aklıma gelmeden koşmaya başladım. Arkadaşlarımın, ardımızdaki tehlikeyi fark edip benimle birlikte koşmalarına neden olan şey ise atmış olduğum histerik çığlıklar olmalı. Mantarımsı ormanın içinde doğru düşe kalka koşarken, kopan korkunç bir gümbürtüyle birlikte, ardımızdan güçlü bir rüzgâr esmeye başladı. Kısa süre sonra, koşarken daha sık aralıklarla düşmeye başladığımızı fark ettiğimde, dengemizi yitirmemize neden olan şeyin, yaşamış olduğumuz panikten çok, Eris’in çekim gücünün yarattığı yer sarsıntıları olduğunu anladım. Deniz üzerinde uçmakta olan üçgenimsi yaratıkların, kulakları sağır eden çığlıkları yeri göğü iletirken; ardımızdan gelip bize yetişen devasa bir gölge, hızla tüm yeryüzünü kapladı; bu gölge ise Eris’in gölgesiydi. İnsana ait merak güdüsü o denli güçlü bir duygu ki canlarımızı almak üzere olan o kozmik kıyametin bile neye benzediğini görebilmemiz için, bakışlarımızı gökyüzüne doğrultmuştu. Eris bize o kadar çok yaklaşmıştı ki tepemizde, gökyüzünün olması gereken yerde; onun kızıl renkli dağlarından, ovalarından, denizlerinden ve nehirlerinden başka bir şey görünmüyordu. O haliyle, sanki gezegenin atmosferinin üst katmanlarından aşağıya bakıyormuşuz gibi görünüyordu. İki farklı atmosferin birbiriyle kesişip kaynaşmasından açığa çıkan yoğun elektrik yükleri; Koronis’in sarı renkli bulutlarıyla, Eris’in turuncu bulutları arasında çakan korkunç şimşeklerle birlikte vücut buluyordu. Aşağı ve yukarı kavramlarının iç içe geçip anlamlarını yitirmesinin yaratmış olduğu yükseklik korkusuyla yere kapanıp, parmaklarımı geçirdiğim kumul yüzeye tutunmaya çalıştım. Levent ve diğerleri ise sürünerek, mantarımsıların gövdelerine doğru ilerlemeye çalışıyorlardı. Başımı çevirip geriye baktığımda, deniz üzerinde kilometrelerce yükseklikte kabarmış dalgaları ve bu dalgaların önünde can havliyle çırpınıp, kristal dağlara doğru kaçmak için uçan üçgenimsi yaratıkların sürülerini gördüm. Kumsaldan havalanan sodyum silikat parçacıkları, mavi bir kum fırtınası gibi büyüyerek gökyüzüne yükseliyor ve aynı zamanda bize doğru hızla yaklaşıyordu. Şiddetini arttıran sarsıntılarla birlikte çatırdayan yer kabuğu zikzaklar çizerek yarılırken, sağdan soldan gayzerler fışkırmaya ve zemindeki mavi kum tanecikleri, havalanarak gökyüzüne doğru akmaya başladı. Yukarı doğru uzanan kolları artık çok daha kötücül bir hevesle dans eden mantarımsıların birinin gövdesine doğru koşmak için yerden doğrulmaya çalıştığımda, benim için bu, birinin beni sırtımdan tutup da ayağa kaldırması kadar kolay oldu; fakat gariplik bu kadarla sınırlı kalmadı… Vücudumu saran esrarengiz gücün, bir tüy kadar hafiflemiş olan bedenimi yavaşça yukarı doğru çektiğini hissetmemden kısa süre sonra ayaklarım yerden kesildi. Buna neden olan şeyin denizden esen rüzgâr olmasını çok isterdim ama bu güç, Eris’in çekim gücünden başka bir şey değildi. Uzay giysimdeki iticileri ateşleyerek ve boşlukta yere doğru kulaç atarak bu güce karşı koymaya çalıştım fakat bu, yukarı doğru yükselişimi yavaşlatmaktan başka bir işe yaramadı. Zaten yere doğru yönelmeye çalışmam mantıksal bir kararın eylemselleştirilmiş sonucu değil, tamamen refleks bir davranıştı; çünkü yerde kalmayı başarabilseydim bile, bize doğru yaklaşan dev dalgaların altından sağ çıkabilmem bir mucize olurdu herhalde. Vücudumun ağırlık merkezi etrafında, gittikçe artan bir ivmeyle dönerek yükselirken görüş açıma bazen aşağıda küçülen yeryüzü, bazen hızla yaklaşmakta olan dalgalar, bazen de artık tamamen Eris’in yüzey şekillerinden ibaret olan gökyüzü, içinde yıldırımların belirip kaybolduğu öfkeli sülfür bulutları ve çılgınca sağa sola kaçışmakta olan üçgemimsi yaratıkların sürüleri giriyordu. Bir ara dağlara doğru döndüğümde, her yanı kaplayan mavi toz bulutunun içinde döne döne yukarı savrulan birkaç astronot gözüme çarptı; fakat o anda onların kim olduklarını anlayabilmem mümkün değildi. Yönüm aşağı döndüğünde, dev karbondioksit dalgalarının altımızdaki araziyi döverek süpürdüğünü gördüm. Tekrar dağlara doğru döndüğümde, aşağıdan fışkırarak yükselen gayzerlerden biri, önümdeki astronotlardan birine çarparak onu hızla atmosferin dış katmanlarına doğru fırlattı ve talihsiz adam birkaç saniye içinde gözden kayboldu. Yeryüzü artık tamamen çalkantılı sular altında kalmıştı ve aşağıdaki mantarımsıların tepelerindeki korkunç gözleri, sarı renkli azgın dalgaların arasında bir görünüp bir kayboluyordu; gökyüzüne doğru uzanan iğrenç kolları ise her yanda etten sütunlar gibi yükseliyor, kıvrılarak sağa sola yöneliyordu. Kısa süre sonra, bu uzantıların gökyüzündeki hareketlerinin rastgele olmadığını; belirli hedefler gözettiğini fark ettim, bu hedefler ise havada hareket eden nesnelerdi. Dikkatimi, onlardan birinin vantuzlu ağzına yakalanmamak için dua etmeye yoğunlaştırmışken, sırtımın bir şeye sertçe çarpmasıyla sarsıldım ve geriye doğru hızla savrulurken, bu şeyin, üçgenimsi yaratıklardan biri olduğunu gördüm ve az sonra bu yaratıkların yüzlercesinin arasında kalmış olduğumuzu fark ettim. Sürünün geri kalanı ise hızla üzerimize doğru uçuyordu. İçlerinden biriyle çarpışmaya ramak kala, mantarımsıların uzantılarından biri onu vantuzlu ağzıyla, kanadından kavrayarak hızla aşağıya çekti. Daha sonra etrafıma baktığımda, insanın kanını donduran bir katliamın ortasında olduğumuzu fark ettim. Aşağıdaki mantarımsı yaratıkların ormanından gökyüzüne yükselen sayısız uzantı, çevremizde çılgınca uçuşarak kaçmaya çalışan üçgenimsi yaratıkların yüzlercesini vahşice avlayarak aşağıya çekiyordu. Acımasız uzaylı katillere yakalanan yaratıkların acı çığlıkları, en az gökyüzünü inleten gök gürültüleri kadar insanı dehşete düşürüyor; vantuzlu ve yırtıcı ağızlarda çırpınan göz alıcı renklerdeki yassı bedenleri, yakalandıkları kapandan kurulmak için kanat çırpan renkli kelebekleri andırıyordu. Çevrede kıvrılıp duran uzantılar bana her yaklaştığında giysimdeki iticileri kullanarak onlardan uzaklaşmaya çalışıyordum; fakat iticilerle yapabildiğim manevralar o kadar küçüktü ki o ana kadar o habis yaratıklardan birine yakalanmayışımın tek nedeni, şansımın yaver gitmesiydi.

Yerden o kadar çok yükselmiştik ki artık yeryüzü aşağıda, gittikçe yeşile dönüşen, camgöbeği rengi bir pus gibi görünmeye başlamıştı. Eris ise artık daha yakın; yüzeyindeki demir oksitin kırmızı renk verdiği dağları, ovaları ve turuncu renkli okyanusları daha net görünüyordu. Mantarımsıların kollarının bu kadar yükseklere uzanabilmesi, onların sınırsız menzilli şeytanlar olabileceği gibi akılalmaz ve karamsar bir düşünceyi zihnime yerleştirmeye başlamıştı. Bedenimin her hücresi, hızla su almakta olan bir güverte gibi korkuyla doluyor ve bu amansız istila, ruhumu, umutsuzluk denizlerinin derinliklerine batırıyordu. O an, ölümün insana az sonra ne şekilde yaklaşacağını bilememenin verdiği endişenin, ölümün kendisinden çok daha dehşet verici bir duygu olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Etrafımızı sarı renkli bir sis kaplamaya başladığında, bir sülfür bulutunun içine girmiş olduğumuzu anladım. O yükseklikte artık daha seyrek görülmeye başlayan üçgenimsi yaratıkların karaltıları, bulutların arasında belirip kayboluyor; onları takip eden yılansı uzantıların kıvrılan bedenlerini, bulutların içinde parlayıp kaybolan yıldırımlar aydınlatıyordu. Kaskımdaki alıcıdan duyduğum çığlıklar biraz netleşmeye başladığında, daha az parazitli bir sesin, Levent’in sesine benzediğini fark ettim. Az sonra önümde beliren astronotun Levent olduğu hissine kapıldım; ama onunla iletişim kurmaya çalıştığımda, anlaşılır herhangi bir yanıt alamadım. O sırada hafızam tekrar silikleşmeye ve anılarım, içinde savrulduğumuz sis bulutu gibi bir örtünün altında kalmaya başladı. O an nerede olduğum konusunda en ufak bir fikrim yoktu ve bana tanıdık gelen tek şey Levent’in acı dolu çığlıklarıydı. Ben, olup biteni hatırlayabilmek için hafızamı zorlamaya çalışırken; karşımda dönerek savrulan astronotun hemen altındaki sislerin içinde beliren, içi iğne gibi dişlerle dolu olan dev bir vantuz, hızla yükselerek zavallı adamı bir çırpıda yuttu ve kısa süre sonra sislerin içinde tekrar kayboldu. Az sonra bulutun içinden çıktığımda, hızımın yavaşlamaya başladığını fark ettim ve yüzüm o kızıl gezegene döndüğünde, kendimi yüksek bir uçurumun kıyısından cehenneme bakıyormuşum gibi hissettim. Ona bakarken bir ara tamamen durdum ve bir süre boşlukta asılı kaldıktan sonra tekrar Koronis’e doğru düşmeye başladım. Düşüş, yükselişe göre çok daha hızlı olduğu için bir süre sonra bilincimi kaybetmeye başladım. Belirli aralıklarla kararan gözlerim, gördüğü görüntüleri kesik kesik algılayabiliyordu. Bir ara bulutun içinden çıktığımı ve yeryüzüne doğru kurşun gibi bir hızla düştüğümü gördüm; sonra yine her yeri karanlık kapladı. Tekrar kendime geldiğimde, yere daha fazla yaklaşmıştım. Aşağıda dalgalanan suların arasından bakan mantarımsıların gözlerini ve yukarı uzanan yılanımsı kollarını gördükten sonra tekrar gözlerimin önüne siyah bir perde inmeye başladı, fakat kısa süre sonra sert bir şekilde sarsıldım. Sarsıntının etkisiyle kendime geldiğimde, o an bedenimi sarmış olan dev bir vantuzun içinden kayarak düşmeye devam ettiğimi gördüm ve ardından suya çakıldım. Öyle bir düşüşten sağ kurtulabilmemi, beni yutmaya çalışan o yılanımsı canavarın vantuzlu çenesinin hızımı yavaşlatmasına borçlu olmalıyım. Gözlerimi açtığımda kendimi kırmızı bir ışık selinin içinde, yüzüstü yatarken buldum. Kaskımın camında görmüş olduğum büyük bir çatlak, ilk etapta paniğe kapılmama neden olmuştu ama kıyafetimdeki dedektörlerin herhangi bir zehirli gaz alarmı vermediğini fark edince, çatlakta henüz bir sızıntı olmadığını anladım. Tüplerimdeki oksijen miktarı da gayet iyiydi. Üzerinde yattığım ışıklı zemin, sodyum silikat kumlarından farklı olarak oldukça sertti. Mide bulantısı, baş ağrısı ve küçük hafıza kayıpları dışında, kendimi çok da kötü hissetmiyordum. En azından vücudumda herhangi bir kırık yok gibiydi ve yürüyebilecek durumdaydım. Ellerimin üzerinde doğrulup etrafıma bakındığımda, kırmızı bir ışıkla parıldayan kristal dağlarında olduğumu anladım. Aşağıdaki arazide sular çekilmişti ve mantarımsı orman, yakaladıkları avları yutup sindirmekle meşgul olan yılansı uzantıların iğrenç kıvrılışlarıyla, kımıl kımıl bir okyanusu andırıyordu. Onun ötesindeki sahilde, dinmiş olan fırtınadan arta kalan dalgalar, turuncu renkli yakamozlarla ışıldıyordu. Gökyüzündeki pulsar batmış, gezegenin o yarısı iki saatlik gece sürecine girmişti ama tam anlamıyla karanlık değildi; çünkü ufukta yükselmekte olan Tartaros, gezegeni kırmızı bir ışıkla aydınlatıyordu. O kadar büyük ve gezegene o kadar yakındı ki dikkatli bakan gözler için, tamamen lavlardan oluşan yüzeyinde meydana gelen patlamaları bile görebilmek mümkündü. Eris ise konumunda herhangi bir değişiklik görülmeyen Nemesis’in dönen halkalarıyla aynı düzlemi izleyerek uzaklaşıyordu. Bazı şeyleri çok net hatırlamama rağmen Koronis’te bulunma sebebimi ve ekip arkadaşlarımı hatırlayamıyordum; ama Tartaros’un kırmızı renkli ışığıyla, tıpkı bir düş diyarından taşarak önüme serilmiş gibi ışıldayan kristal dağların yamaçlarında gözüme çarpan bir şey, unutmuş olduğum bazı şeyleri hatırlamama neden oldu. Bu şey ise üzerinde, projeye finansman desteği sağlayan şirketin amblemi olan üç gövdeli ağaç sembolünün bulunduğu üç numaralı kapsüldü. Keskin köşeli blokları teker teker tırmanırken, zirvelere yakın vadilerin içinde yeşil renkli ışıkların, tıpkı parazitli bir ekran görüntüsü gibi oynaştığını görür gibi oldum; fakat o an için önceliğim bu tür gözlemlerle vakit kaybetmek değil, bir an önce üç numaralı kapsüle ulaşmaktı. Kapsülün bulunduğu yamaca ulaşmam sandığım kadar zor olmadı; ama bloklar keskin kenarlı ve kaygan yüzeyli olmasaydı çok daha kolay olabilirdi. Kapsüle yaklaştığımda ilk olarak göze çarpan şey, yüzeyinin ağır hasar aldığıydı. Dış kısmındaki ezikleri ve derin yarıkları, keskin kenarlı kristal bloklarına bağlamıştım. Kapsülün kapağını açmak, benim için, yamaca tırmanmaktan daha zor oldu ama başardım ve içeri girip güç kaynağını çalıştırınca, cızırtıyla titreyen aydınlatmaların ışığı, kapakları kırılmış dolaplardan ve sandıklardan saçılarak sağa sola dağılmış olan malzemeleri aydınlattı. Bu malzemelerin bazıları çok fazla hasar görmüş fakat birçoğu kullanılabilecek durumda. Bunların arasında bir manyetik tüfek bulmam da benim için gerçekten çok hoş bir sürpriz oldu. Karıştırdığım döküntülerin arasında, bu tüfeğe ait iki şarjör ve altmış adet manyetik mühimmat da buldum, fakat herhangi bir yaşam malzemesine rastlayamadım. Oksijen tüpleri, besin tabletleri, su ve tıbbi malzemeler için bir numaralı kapsülü bulmak zorundayım. Sabah, pulsarın ilk ışıklarıyla birlikte kapsülü aramaya koyulacağım. Şimdilik tüpümde yeterli oksijen var, umarım Eris’in bir sonraki geçişinden önce bir numaralı kapsülü bulabilirim.

Ekip arkadaşlarımdan, kurtulmayı başarabilen biri var mı, bilmiyorum; ama şimdiye kadar yapmış olduğum çağrılara herhangi bir yanıt alamadım. Kapsülün periskop sistemi, almış olduğu ağır hasardan dolayı çalışmıyor; bu yüzden kapsülün sadece küçük camlarından dışarıyı gözetleyebiliyorum. Camlardan birinden, mantarımsı yaratıkların ormanını ve sahili; diğer ikisinden de dağın yamaçlarını görebilmek mümkün fakat dağ zirveleri yönüne bakan pencerenin görüşünü, kristal bloklar kapatmış durumda. Zaten yeşil atmosferde yayılan kırmızı renkli loş ışığın; kristal kayaçlardan, mavi topraktan, sarı renkli denizden yansımasıyla oluşan ışık ve renk karmaşasından dolayı nesneler net olarak seçilemiyor. Tuhaf ışık kırılmaları ve yansımalarıyla, sanki düşsel bir sis, gezegendeki her şeyin üstüne çökmüş gibi görünüyor. Sindirme işlemini tamamlamış gibi görünen mantarımsı yaratıkların katil uzantıları yeniden, birer birer gökyüzüne yükseliyor. Tartaros da artık kendisini pencereden göremeyeceğim kadar gökyüzüne yükselmiş durumda. Nemesis’in konumunda ise hala bir değişiklik yok ve gümüş renkli dev halkaları hala gökyüzünde, izleyen kişide hipnotik bir etki yaratacak tekdüzelikte dönüyor.

Malzemelerin arasında bulduğum radyo vericisini çalıştırarak bu mesajı oluşturdum. Kapsülü aramaya çıkmak için sabah olmasını bekliyorum, yani bir hayli zamanım var; bu yüzden mesajı biraz uzun tutarak tüm ayrıntıları anlatmaya çalıştım. Eve dönebileceğime dair pek fazla umudum yok; ama elimden geldiği kadar hayatta kalmaya çalışacağım. Umarım birileri Yabanarısı’nı kontrol altına almayı başarabilmiştir. Eğer Yabanarısı, pulsarla tekrar senkronize olmuşsa; belki pulsardan geçerek dünyaya tekrar ulaşabilirim, tabi eğer dünya Yabanarısı tarafından tamamen yutulmamışsa. Eğer senkronizasyon sağlanamamışsa büyük ihtimalle evrenin herhangi bir yerindeki başka bir pulsarda ortaya çıkacağım. Böyle korkunç bir ihtimal olmasına rağmen bunu denemek zorundayım. Çünkü hiçbir şey dünyanın ve ailemin yok olmasından daha korkunç olamaz; hele ki bu yok edici, kendi ellerimle oluşturduğum bir şeyse…

Pulsara ulaşabilmek için öncelikle mekiği onarmam gerekiyor; ayrıca simülasyon programında, pulsarın kutup hareketlerini hesaplayarak, bu hareketlerin, mekiğin rotasıyla çakıştığı zaman dilimlerini belirlemeliyim. Görünüşe göre tüm bunlar biraz zamanımı alacak. Bu süre zarfında da birileri tarafından mesajıma cevap verilmesini ya da yardım gönderilmesini bekleyeceğim.

Yaklaşık yarım saat önce, kapsülün çevresinden gelen tıkırtılar duydum. Tüfeği elime alarak pencerelerden dışarıya göz attım; fakat nereden kaynaklandıklarını anlayamadığım, hareketli, parlak yeşil ışıklardan başka bir şey göremedim. Bir süre sonra tekrar duymaya başladığım seslere dikkatimi yoğunlaştırdığımda, bunların, kapsülün çevresinde sinsice dolaşmakta olan birtakım ayaklara ait pençelerin sert yüzeye vurma sesleri olduğunu fark ettim. Bu uğursuz ayakların, üzerlerinde ağır bedenler taşıdığına şüphe yok; çünkü atılan her adımla kristal kayalardan kopup düşen parçacıkların, kayaçlar üzerinde yuvarlanmalarından kaynaklanan sesleri duyabiliyordum. Kapsülün bir köşesinde yere çökerek, sırtımı metal duvara yasladım ve elimdeki tüfeğin mekanizmasını kurarak beklemeye başladım. Ayak sesleri ardıma kadar yaklaşıp kesildikten sonra, art arda damağa temas ettirilip hızla geri çekilen bir dilin çıkarmış olduğu sesleri andıran, çeşitli hız ve uzunlukta birçok ses duymaya başladım. Anlaşıldığı kadarıyla sayıları oldukça fazlaydı ve birbirleriyle bir çeşit iletişim halindeydiler. Aralarında ara sıra anlaşmazlıklar da çıkıyor olsa gerek ki bazen arbede sesleriyle birlikte saldırgan ve tiz çığlıklar da duyuluyor ve kapsül, aldığı darbelerle sarsılıyordu. Bir ara seslerin, kapsülün çevresinde dolanarak; yeşil ışıkların, gittikçe kapsülün içine daha fazla dolmaya başladığı, orman yönündeki pencereye doğru ilerlediğini fark ettim. Bir süre sonra, kapsülün dibinde bulunan, kristal kayaçların parçacıklarından oluşan döküntüleri eşelemeye başladılar ve kısa sürede bundan vazgeçerek kapsülün kapısına yöneldiler. Kapının dış yüzeyini tırmalayan pençelerin tiz gıcırtıları, sanki yerinden fırlayacakmış gibi atan kalbimde hızla büyüyen histerik bir korkuyu besleyerek, kapsülün metal duvarlarında yankılanıyordu. Eğer pencereye yaklaşıp, tekrar dışarı bakabilecek kadar cesaretim olsaydı, belki onları görebilirdim ama o an yapabildiğim şey; olduğum yerde mümkün olduğunca sessiz ve hareketsiz kalmaya çalışarak, titreyen ellerimle tutmuş olduğum tüfeğin namlusunu, aldığı darbelerle dışarıdan zorlanan kapsül kapısına doğrultmaktan öteye geçemedi. Kısa süre sonra, kapıdaki zorlanmalar iyice seyrekleşti ve daha sonra tamamen kesildi. Ardından, seslerin uzaklaşmaya başladığını fark ettim. Hepsinin gitmiş olduğuna kanaat getirecek kadar bekleyip, çevreyi dinledikten sonra kalkıp yavaşça pencereye doğru yöneldim ve dışarı baktığımda, ilerideki vadilerin içinde oynaşan ve gittikçe zayıflayan yeşil renkli ışıkların bir süre sonra tamamen gözden kaybolduğunu gördüm. Bunlar muhtemelen dağlarda yaşayan ve geceleri ortaya çıkan, ışık saçan biyolojik canlılardı ve kapsüle vermiş oldukları hasarlara bakılacak olursa, oldukça yırtıcı varlıklardı. Bir süredir, ne söz konusu ışıkları gördüm ne de onlara ait herhangi bir ses duydum; ama buraya tekrar ne zaman gelirler ya da buraya bir sonraki uğrayışlarında bu defa kapsülün kapısını kıracak kadar çok kalırlar mı, bilemiyorum.

Dünyada hayat tamamen son bulmadıysa ve bu mesaj birilerine ulaştıysa, lütfen eşim Fatma Haktan’a ve biricik oğlum Pulsar’a, onları çok sevdiğimi söyleyin, tabi eğer hala hayattalarsa…

Metabolizmamın gezegen şartlarına adaptasyon sağlamaya başladığından olsa gerek ki Koronis’te geçirmiş olduğum her saat, geriye dönük anılarım daha da netleşiyor. Şimdi hatırlıyorum da bu radyo yayınında oluşturduğum bu mesaj, ilk defa, bundan tam yirmi yıl önce, ben on sekiz yaşında bir delikanlıyken polis merkezinin sorgu odasında bana kayıt cihazından dinletilen ve ilerleyen yıllarda Pulsar Projesi’ni oluşturmamız için bize ilham veren o mesaja ne kadar da çok benziyor.

Elektronların zamandan bağımsız parçacıklar olduğu, zaten hepimiz tarafından bilinen bir gerçek; fakat nötronların hangi güçleri bünyelerinde barındırdıkları hala bizim için büyük bir gizem konusu.
22 Nisan 2038

GENESİS

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 8 Ortalaması: 4.5]

6 thoughts to “Genesis’ten Muhteşem Bir Hikaye Daha; “Pulsar Projesi: Koronis’e Yolculuk””

  1. Muhteşem bir konu, güzel bir anlatım, sürükleyici bir hikaye, heyecan, aksiyon. Bir hikayeden daha ne beklenebilir ki.
    Tebrik ederim ve yeni hikayelerini sabırsızlıkla beklediğimi söylemek isterim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir