Skip to main content

Erguvanın Gölgesinde

Erguvanın Gölgesinde

Mesafe kısa olmasına rağmen yürüyerek gitmemeye karar verdim. Hem çiseleyen yağmur hem de genç bir erguvan alacak olmam sebebiyle araba daha doğru bir tercih olacaktı. Üstüme erguvâni bir hırka alıp çıktım. Annemin en sevdiği renktir bu, bir örnek ruju, ayakkabıları ve hırkası ile her daim şıktır.
Fidanlıkta çalışan Rüstem, Müzeyyen Teyze’nin oğluydu. Para kazanmak için Ziraat fakültesini üçüncü sınıfta bırakmak zorunda kalmış ve annesine yakın olmak için doğruca buranın kapısını çalmıştı. Güler yüzlü ve eline çabuktu. Bir taraftan erguvanın Bizans İmparatorlarının simgesi sayılmasının hikayesini anlatırken bir taraftan da seçtiği ağacı bagajıma yükledi. Kentin soyluları kendi kanlarının halktan farklı renkte olduğuna inanırlarmış ve bu sebeple saraydan olmayanların bu erguvan rengini kullanması yasakmış.
Trafiğe kalmamak için çay teklifini kibarca reddederek yola çıktım. Elli dakikada köprüyü geçip, Avrupa yakasına vardım. Boğaz yolundaki cıvıl cıvıl pembeler, morlar baharı müjdeliyordu âdeta.
Annem her zamanki gibi merdivenlerin başında karşıladı beni. Yeni sulanmış toprak ve taze biçilmiş çim kokusuna rengârenk çiçekler karışıyordu. Son gördüğümde nasılsa aynı hala, oysa ben değiştim. Zaman, her şeyi eskiten elini bana da değdirmişti. Fiziksel olarak belki çok fazla yıpranmış görünmüyordum. Saçlarımın arasındaki kırların ve göz kenarlarımdaki çizgilerin sayısında artış vardı muhakkak, ama asıl hasar ruhumdaydı. Son olaylar psikolojimi altüst etmişti. Annemin istediği gibi biri olmaya uğraşıyor, ancak bir türlü başaramıyordum. Geçen sefer anneme verdiğim sözü de tutamamış ve bu şirketten de ayrılmıştım. Yine de onu üzmemek için masum birkaç yalanın kusuruna bakılmazdı.
Hayır, atılmadım anne, ben kendim istedim ayrılmayı. Biliyorsun, müdür benim yerime kendi yeğenini getirmek için elinden geleni yapıyordu. Ee, benim de sabrım taştı sonunda. Ben istenmediğim yerde zorla duracak kız mıyım? Sen beni böyle yetiştirmedin mi, niye kızıyorsun şimdi? “El verene değil, yalvarana varacaksın, seni en çok isteyenin yanında mutlu olursun,” diyen sen değil miydin? Ne yani, herkes haftada beş gün çalışırken ben cumartesileri bedavadan nöbet mi tutsaydım yeğeninin başında. Bitirilmemiş işim olsa hadi tamam, fazla mesai verse yine gocunmam, ee o da yok! Aptal Safiye’nin kafası basmıyor diye, onun hatalarını ben mi düzelteceğim. Bastım istifayı çıktım, mosmor oldu Fikret Bey, görmeliydin!
Boş versene be anne, üzülmene değmez. Bir iş gider, başka bir iş gelir. Ben artık eskisi kadar takmıyorum. Sen onu bırak da, Müzeyyen Teyze’nin Rüstem vardı ya, ben onunla yapabilir miyim sence? O da bekâr hala, kimseyi beğenmiyormuş. Beni çok güldürüyor, buraya gelmeden fidanlığa uğradım, sana da selam söyledi. Bitkilerle ilgili ilginç şeyler anlatıyor, bazen de uyduruyor. Mesela karpuza, Hindistan cevizine falan hilebaz diyor. Dışı başka içi başka renk olduğu için meyvelere isim takmış, hoş değil mi? Yok canım, yüreğime cemre
düşmüş falan değil, ama düşündüm de… Off be anne, ne zormuş hayat!

Küçükken sana bir şiir yazmıştım, hatırlıyor musun? Öğretmen çok beğenip, panoya asmak istemişti de nazar değer diye sen rıza göstermemiştin. Giysi dolabının kapağına asmak istediğini söylemiştin. Seni mutlu etmek arkadaşlarımın beğenisini kazanmaktan daha önemliydi. Şimdi istesem de erkeklerin ilgisini çekemiyorum ne yazık ki. Belki biraz spor yapsam iyi olur, haklısın. Hem yeni insanlar tanımak hem de forma girmek için en iyi yol bu.
Benim için en iyi olanı biliyorsun her zaman. Tamam ilk iş gidip, mahalleye yeni açılan salona yazılacağım. Belki iş bulmam için de faydası olur. Geçen gün izlediğim filmde, çocuk tenis oynarken tanıştığı kızın babasının şirketine müdür oluyordu. Evet, ama filmlerdeki öykülerin benzerine gerçek hayatta da rastlanabiliyor. Neyse geç olmadan ben bekçiyi bulayım da şu erguvanı diktireyim. Şu köşe uygun mu, ne dersin anne, yoksa çok mu gölgelik olur?
Toprağa derince bir çukur açamadan önce meraklı salyangozları olası bir kürek darbesinden korumak için kabuklarından tutarak uzaklaştırdım. Ağacın dibine can suyu verdikten ve kabristan bekçisinin kuruluktan çatlamış parmaklarına iyi bir bahşiş sıkıştırdıktan sonra yalnız kalınca, üç KulhüvAllah bir Elham okudum. O sırada kulağıma uzaktan bir ezan sesi çalındı.
Belki ilk defa bu efsunlu makâma eşlik etmek istedim. Müezzin duyulmaz olana kadar bildiğim yegâne iki Arapça duayı peşi sıra okudum. Yavaş yavaş basamaklardan inerken dönüp, diktiğim erguvana bir kez daha baktım. Çiçekleri annemin gülüşünün rengindeydi.
Hafif bir esinti saçlarımı dalgalandırarak yanağımı okşadı.
Bir sonraki görüşmemizde sana daha güzel haberler vereceğimi umarım, şimdilik hoşça kal canım annecim!

Murad Ertaylan – Define Avı

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 43 Ortalaması: 3.7]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir