Skip to main content

Huzurlu Bir Hikaye “Çınarlı”

Huzurlu Bir Hikaye “Çınarlı”

Uzun dalları, geniş yaprakları ve büyük gövdesi ile etrafı baştanbaşa kuşatan Koca Çınar hemen şehrin kenarındaydı. Şehrin kalabalığından, sıkıntılarından, burhanlarından kurtulmak isteyenlerin kendilerini dar attığı ve şehrin uğrak yeridir. Bu sebeple şehrin en meşhuru ve gözdesiydi. Şehrin hemen dışında sayılabilecek fakat bir adımlık diye tarif edilebilen kuytuda sotede bir yer. Yazları serin kışları ılık geçer. Bu nedenle müdavimleri çok olur. Bazı zamanlar iğne atsan yere düşmeyecek kadar izdiham yaşanırdı. Buluşmak isteyen, sözleşen burayı adres verir, burada birleşirler ve görüşürlerdi. Hatta yön tarifini de buraya göre tarif ederlerdi: “Çınarlıya doğru düz gittin mi görürsün.” “Çınarlıdan  bayağı uzak şehrin öte tarafında.’’ “Çınarlıyı arkana al, sağına, soluna al’’ gibi tariflerle yol yordam gösterirler.
Çınarlı, ismini işte bu koca çınardan almakta ve öyle bilinmekte. Şöhreti sadece çınar ağacından gelmemekte. Tadına doyum olmayan, insanın içtikçe içesi gelen, odun ateşinden yapılan çayıyla “Çınarlı Çay Bahçesi” şöhretine şöhret katmıştır. O koca çınarın dallarının gölgesinin ulaşabildiği yerlere masa sandalyeler konulmuş. Yetmemiş ihtiyacı karşılamak için yeni çınarlar dikilmiş ve onların altına da masalar atılmış. Şehir buraya taşınıyor, bilhassa hafta sonları. Bazı vakitlerde boş masa bulmak imkansız hale geliyor. Bu sebeple, gelip hoş vakit geçirmek isteyen gruptan biri feda edilir, masa kapmak için neredeyse gün doğmadan gönderilir. Diğerleri gelinceye kadar beklerdi.
İşte meşhur Çınarlı hınca hınç kalabalık olur. Bir demlik çay keyfi için saatlerce beklenir, sıkıntılar çekilir. Fakat yer bulunup da çayı yudumlamaya başlanınca tüm yorgunluklar her bir yudumda akar giderdi. Yeni nişanlananlar, sözlenenler, kaçamak sevgililer, okuldan kaçan öğrenciler, gün yapan hanımlar, dertleşmek için dostlarını çağıranlar, dışardan misafir ağırlayanlar ve daha niceleri hep buraya akın ederler. Kısacası şehrin en mümtaz ve seçkin mekanı.
Hafta içi olmasına rağmen kalabalıktı. Bunun olacağını kestirdiği için arkadaşına rezil olmamak için randevulaştıkları saatten, üç saat erken gelmişti. Aşağı yukarı yarım saat bekledikten sonra bir masaya oturabildi. Çayını ısmarladı, çay gelinceye kadar etrafını gözlemleye başladı. İlk dikkat çektiği masaların düzeni oldu. Hepsi bir hizada, enine-boyuna tam bir uygunluk vardı. Aralarda garsonlar rahat dolaşsın ve yan masalardaki müşteriler birbirinden rahatsız olmasın diye genişçe tutulmuş. Yan masadaki konuşmalar neredeyse duyulmuyor. Duyulsa bile anlaşılmıyordu. İnsanlar rahatça konuşuyorlar, dertleşiyorlar ve sırlarını paylaşabiliyorlardı. Masalar tek tip ve aynı renk ve desenli örtülerle döşenmiş. Çınarın yeşilliğiyle uyum sağlanmış, kişinin ruhunu okşuyor, ruh dinginliği veriyor. Çocuklar unutulmamış, canları sıkılmasın diye bir park yapılmış. Çay bardakları, kahve fincanları ve demlikler çınar motifleri ile bezenmiş. Buranın özel bir yer olduğunu hissettiriyor. Çayı yudum yudum içerken tamamen buranın içinde oluyorsunuz. Dış dünyadan uzaklaşıyorsunuz.
İşte o zaman anlıyorsunuz buranın sanki Allah’ın, bu şehir halkına ihsanından bir lütuf olarak cennetten getirmiş. Neredeyse cennetin tüm güzelliklerini buraya da işlemiş, taşımış. Sanki buraya gel huzur bul, dünyadan sıyrıl, her derdinin devasını burada bulabilirsin. Her derdin bir devası vardır sakın kendini tasalarla mahvetme dercesine insanları buraya davet ediyor. Çınarlıda bir yudum çay içen, cenneti yaşayarak her şeyin sonlu olup musibetlerin gideceğini, yerine saadetin geleceğini insan daha iyi idrak ediyor, anlıyor.
Ismarladığı çay gelince daldığı duygulu gözleminden istemeyerek de olsa ayrıldı. Garsona istekli isteksiz zorlamayla gülümseyerek teşekkür etti. Çayın odunsu kokusunu iliklerine kadar hissetti. Bir anda her şeyi unuttu, gözlerini yumarak derin hülyalara daldı. Çınar yapraklarının rüzgarla raksına eşlik etmiş. Rüzgarla sarmaş dolaş olmuş, çınarın gölgesinde oturanların çehrelerini okşayarak yüzlerde tebessümler oluşturmuşlar. Rüzgârın yüzünde esintisini hissedip gülümseyerek kendine geldi. İnce belli ve çınar motifli çay bardağını alıp odun ateşinde kaynayan çayı yudumladı. Midesine ininceye kadar içindeki kederler adete biri bir eriyor, yok oluyor. Derin bir oh çekti. Çayın tadını zerrelerine kadar hissetti ve zevkini çıkarmaya çalıştı.
Gözlemine kaldığı yerden başladı. Bu sefer bakışlarını yan masalarda oturanlara çevirdi. Çeşit çeşit insanlar, farklı beklentiler, farklı umutlar, faklı çehreler, farklı yüz ifadeleri. Hepsi ayrı bir alem, ayrı bir dert tasa, ayrı ayrı şahsiyetler. Bu sebeple hepsinin sohbet konuları farklı. Ruh halleri de farklı.
Hemen sağ yanı başında bulunan masadaki çift dikkatini çekiyor. Her hallerinden yeni nişanlı oldukları belli olan çift, sanki ayakları bulutların üstünde geziyorlar, etrafından tamamen kopmuşlar, baş başa vermişler konuşuyor. Kız ne kadar mutlu erkek o kadar kaygılı, kız ne kadar gözlerinden umut fışkırıyor erkeğin o kadar gözlerinden endişeler saçılıyor, kız ne kadar neşeli erkek o kadar dertli görünüyordu. Kız çayını içiyor içtikçe de gözlerindeki mutluluk, umut, sevinç artıyor. Erkek kaygısından, endişelerinden o güzelim çayı unutmuş, soğutmuş olduğu gibi duruyor. Kız, gelecekten, kuracakları sıcak yuvadan konuşuyor, mutluluğu sadece gözlerinden değil tüm bedeninden hareketlerinden okunuyordu. Fakat erkek de tam tersine üzgün, umutsuz, yılgın, sinirliliği tüm vücudunu kaplamış, iki büklüm tedirgin bir vaziyetteydi. Kız çayını içtikçe içi açılıyor, yüzünden neşe gülücükleri fışkırıyordu.
Onları, kendi hallerinde bırakarak hemen yanlarındaki masaya atladı gözleri. Bunların da çiftimizden farkı yok gibiydi. Bunlar da çiftti fakat bir dost, bir arkadaş görünümlü iki erkekti. Birinin yüzü kendisine dönük olduğundan rahatlıkla görebiliyor, hayatın tüm çilelerini görmüş, okumuş-yazmış, ömrün yükünü omuzlarında taşımış, çehresinde ciddilik emaresi okunan fakat gülümseyen yüzüyle insana kendine çeken ve tecrübe abidesi bir kimseyi andırıyor ilk bakışta. Ötekisinin sırtı dönük olduğu için tam göremiyordu. Konuşurken yaptığı jest, mimiklerden duruşundan bayağı morali bozuk, hayattan kopmuş, hayata küsmüş, sanki işlerinde bir şeylerin ters gittiği anlaşılıyordu.
Yüzü dönük arkadaşı çaydan bir yudum alıyor, yüzüne can, kan, nur geliyor. Ufaktan bir gülümseme edası beliriyor ve arkadaşına nasihatler ediyordu. Sırtı dönük arkadaşı ise derdinden, kederinden çayı unutmuş, nasihatlere kulaklarını tıkamış. Arkadaşının her nasihatinde o, ellerini kaldırıyor olmaz, imkânsız der gibi hareketler yapıyor. Bir ara arkadaşı, ‘’Çayını soğutma. İç bir kendine gel’’ der fakat içmez ve olumsuz haline devam eder.
Sanki çayda bir keramet var. Bu cennetten bir köşe olan Çınarlıda insanın rahatlaması, keyif alması, dertlerinden kurtulması sanki çayla oluyor.
Tüm masalara göz attığında dolu çay bardağı varsa oraya dert, tasa hakim. Boş çay bardağının olduğu masalarda da huzur, mutluluk ve mesut ifadeler hâkim.
Ne var bu çayda? Ne iksir var ki bu çayı içen mutlu oluyor. Gerçi çay kendi hayatımızdır. Acılarıyla, sevinçleriyle bir arada yaşarsak yani hayatı olduğu gibi görüp benimseyip yudum yudum içersek çınarlının çayını tatmış oluruz.

Mesut Akdağ

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 3 Ortalaması: 4]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir