Macera HikayeleriSizden Gelenler

Hikaye Oku “Uzaktaki Kovboy” Son Bölüm

Hikaye Oku

Hikaye Oku “Uzaktaki Kovboy” Son Bölüm

JESSE

Kavurucu güneşin altında Jesse, atını dörtnala, sıcak ve bir o kadarda hamar kumun üzerinde koşturmaktaydı. Rüzgarda deri ceketi dalgalanıyordu ve neredeyse kafasındaki geniş şapkası uçacaktı. Mermilerden kaçınmak için batının inişli-çıkışlı çölünde bir o tarafa, bir bu tarafa sürmeye çalışıyordu ama o, onu bekleyen tehlikeden habersizdi.

Şerifin adamları, Jesseyi yakalamak için var güçleri ile atlarını sürmeye çalışıyorlardı lakin etrafı saran toz, onların hızlı sürmesine mane oluyordu.

Jesse gözlerini kıssada tozlar Jessenin gözlerine hücum etti, göz kapaklarının içine girdi, gözü acıdı. Eli ile gözünü ovalamak isterken elindeki para çuvalını düşürdü.

Para çuvalı Jesseden kurtuldu ve azad oldu. Paralar bir bir içinden çıkıp, çölün düz pistine doğru inişe geçtiler. Çöl detaysızdı. Etrafta; uzun kaktüsler, çalı-çırpı, kayalar ve beyaz kumdan başka hiç bir şey yoktu. Böyle bir yerde paraları toplamak kolaydı. O yüzden şerifin adamlarından kafasında şapka olanı diğerine:

– Sen paraları toplamaya çalış, sonra yeniden burada buluşuruz! – dedikten sonra hızını azaltmadan atı ile Jessenin peşine düştü.

Jessenin kafasının içinde; durup paralar için savaşmak olsada bu sadece keni canını sevmeyenlerin yapacağı bir işti çünkü onun zerre mermisi yoktu.

O, atı ile yakınlardaki “Mıssorı” nehrine taraf yol aldı. Arada bir mavi semada uçan kartalların özgürce süzülüşünü izliyordu. Bu ona zevk veriyordu.

Çok susamıştı ve kanter içindeydi. Bir yerlerde durup dinlenmesi gerektiğini yoksa tamamen elden düşeceğini biliyordu.

İzini tamamen kaybettiğine emindi, bu yüzdende atını bir az yavaşlattı. Tam o anda uzaktan Mıssorı nehri ve ondan bir kaç yüz metre ötedeki yeşil orman göründü.

Nehrin yanına geldi. Burada soluklanmak istedi ama hala içinde; Şerifin adamı için şüphe kırıntıları taşıyordu.
Beyaz atı ile nehrin içinden geçti. Sular ayakkabılarını ıslattı, bir azda gömleğine geldi. Burada beyaz kum kendini biraz daha kahve rengi tonlarda olan kuma bırakıyordu. Rüzgar, Jessenin alnından yüzünün altından doğru süzülen ter damlalarına vurdu ve onları kuruttu.

Orman çok sık değildi. ağaçların arasında iki ve üç metre arası mesafe vardı ama ormanın derinliklerine gittikce bu oran daralmaktaydı. Kuşlar her zamanki gibi şarkı söylüyorlardı. Jesse etrafa bakınınca: Gözü yeşil bir ağacın üzerindeki kırmızı meyvelere sataştı. Gözlerini kıstı, hangi meyve olduğunu anlamaya çalıştı. Bunlar sulu ve bir o kadarda lezzetli görünen elmalardı. Doğrusu Jessenin ağzı sulandı. Çok susamıştı ve karnı gurulduyordu ama elma toplamaya vakit yoktu.

Atını ormanın derinliklerine doğru yöneltti. Minik otlar bu bölgelerde biraz daha uzundu. Ta ilerde etrafını otlar sarmalamış. Tahtadan bir kulübe vardı. Jesse kulübenin yanına geldi. Atı üzerinde kulübeni gözünden geçirdi, etrafına baktı ve atından indi. Ayağının altında otlar ezildi. Merdivenin yanındaki çitlere atını bağladıktan sonra gıcırdayan merdivenlerden yukarı çıktı. Bu klube çok eski görünüyordu çünkü tahtaları neredeyse çürümüştü. Zararsız parmak darbelerine bile tab getiremiyor, ovalanıyordu. 

Jesse yavaşça, ayak parmaklarının ucunda, ses çıkarmadan, minik adımlarla kapıya doğru geldi. Bıçağını çıkardı. Kulağını kapıya yaslayıp, içeride birinin olup olmadığına dair ses almaya çalıştı ama nafile. İçeriden ses yoktu. Jesse birazcık geriye çekildi ve sert bir tekmeyle kapıyı açtı. Tekmenin darbesiyle tam ayağı boyutlarında bir delik açıldı. Çıkan tahta parçacıkları içeriye doğru sepelendi, etrafa yayıldı. Pencereden giren güneş ışığında görünüp, gölgede gözden kayboldu.

İçerisine şöyle bir baktı. Zamanla tavandan kopup yere düşmüş tahtalar vardı. İçinden:

– Lanet böcekler! – dedi Jesse.

Zeminde tavan kadar parçalanmıştı. Her adımda tahtalar içe doğru çöküp, etrafı toza buluyordu.

Pencerelerin hepsi toz içindeydi. Yıllardır bir elin değmediyi içeriye giren yarım yamalak güneş ışığından belli oluyor.

Kulubede çok bir şey yoktu: kapının hemen yanı başında duvara yaslatılmış normal boyutlarda bir balta, masa ve sandelyenin yanında ise büyük, üzerinde kocaman bir kilidi olan kenarları demirden, çoğu yeri ise tahta olan bir sandık vardı. Masa ve sandalyenin üstü gibi onunda üstü tozlar içindeydi. Jesse yüzünü kaşıdı sonra sandığa uzun uzun baktı. Kafasını çevirip baltaya baktı. Sonra yeniden sandığa baktı.

Baltanın yanına gidip, baltayı aldı. Sapı sağlam gibi görünüyordu. Ele iyi oturuyordu. Sandığın yanına geldi. Baltayı yukarıya kaldırıp, var gücü ile kilide doğru vurdu.

Vurduğu anda baltanın demir başı yerinden çıktı, tavana doğru yükselip Jessenin tam ayağının yanına düştü.

Jesse gözlerini açtığında; elinde sadece baltanın tahta sapını buldu. Sapı yere attı.

Toz basmış, dışarını bulanık bir şekilde gösteren pencerenin yanına geldi. Eli ile pencereyi biraz temizledi. O anda güneş işığı içeriyi kendi himayesi altına aldı. Havada uçuşan tozlar kendini belli etti.

Atı dışarıda otlamaktaydı. Jesse biraz düşündü ve şerifin adamlarından biri buraya gelirse atı bulup, kendini ele vere bilir diye düşündü.

Dışarıya çıktı. İlk önce ciğerlerine temiz havayı çekti, sonra ise atın yanına geldi. Başını bir iki kere okşadıktan sonra kemerinden tutup, kulübenin arkasına getirdi.

Ormanın derinliklerine baktı. Sonra kafasını çevirip bir kere daha arkaya baktı. At tam karşısında durmaktaydı. Atın arkasından sağlam bir şamar attı. At ilk önce irkildi. İkinci şamar geldi. Bu sefer at kişnedi. Üçüncü şamarda ise at ilk başta yavaş adımlarla olsada gittikçe hızlanan, en sonda koşarak ormanına derinliklerinde gözdan kayboldu.

Hava rengini değişmeye başlamış, bir azda soğumuştu. Jesse kulübeye geldi. Yerdeki; balta başını ve sapını aldı, pencereden dışarı otların arasında doğru fırlattı. Tozlu sandelyeyi pencerenin yanına çekti, son sigarasını yaktı ve tüttürdü. Dumanı kulübeye yayıldı. Şerifin adamlarını gelmesini bekledi.

Aradan neredeyse bir saat geçtikten sonra en sonunda uzaklardan at nalı sesi Jessenin kulağına geldi. Uykulu vaziyette sandalyeden kalktı. Doğrusu çok yorgundu.

Kapının yanındaki pencerenin yanında gitti ve baktı; şerifin adamı atı ile kulübenin yanına gelmekteydi. Jesse cebinden bıçağını çıkardı. Minik adımlarla kapının arkasına geçti. Kendini duvara yasladı, bıçağıda sıkı-sıkı tuttu.

Şerifin adamı kulübenin yanına geldi. Atından indi, ses çıkarmadan kapının yanına doğru yanaştı. Cebinden silahını çıkardı. O da Jesse gibi kulağını kapıya yasladı.

Jesse adamın ayak seslerini duydukca kalp atışları yükseliyor, nefes alıp-vermesi hızlanıyordu.

Şerifin adamı içeride kimsenin olmadığından emin olduktan sonra silahı kabzasına geri sokup, kendinden emin adımlarla kapıyı normal bir şekilde açtı.

Kapı cırıldayarak açıldı ve Jessenin iki kere kırılmış olan burnuna sürttü.

Adam içeriye doğru ilk adımını attığı anda Jesse kappıyı var gücü ile kapattı. Adamın kafası kapının kenarı ile duvarın kenarının arasında kaldı. Sarsıldı, affaladı, bağırdı ve geri-geri gitmeye başladı.

Jesse yerinden çıktı ve şu anda sadece kafasındaki acıyı düşünen adamla yüzleşti. Ona doğru koştu elindeki bıçağı karnına doğru sapladı. Adam çitlere doğru çarpıp, çitlerden otların üzerine düştü. Jessede çitten atladı. Kanlar içindeki otların üzerinde can veren adamın tam göğsüne bir bıçak darbesi daha geldi. Bu sefer adam tamamen ölmüş oldu.

Jesse daha ne olup bittiğini anlamadan adam öldü. Her şey yıldırım hızında yaşandı ve son buldu.

Adamın üzerinde ne varsa hepsini aldı. sonra siyah atına doğru yürüdü. At ilk önce irkilsede ona çabuk alıştı.

Ata bindi ve batının çorak topraklarında paraları aramak için yollara düştü.

CARL
Carl, bir tepenin üzerinde; atının yavaş adımlarla yürüdüğünü gördü. Koşa koşa tepeden indi veya yuvarlandı. Atının yanına geldi. At kişnedi. Carl ata bindi sonra düz bir hizada, Jessenin gittiği yoldan gitti. İki saatin sonunda artık elden düşmüştü ki, çölde ona doğru koşarak gelen birisini gördü; kafasında şapkası ve elbiselerinden başka ne bir silah ne de bir su tulumu vardı.

Carl adamın yolunu kesti ve ondan:

– Hey! nereye gidiyorsun bakalım? – diye sorunca adam korktu, ve iri gözlerle ona bakarak:

– P-parlaları a-aldı ve geliyor! Kaç! – dedikten sonra adam arkasına bile bakmadan koşarak uzaklaştı. Carl hemen bu adamın Jesse olduğunu anladı ve var gücüyle atını koşturdu.

Ve at üzerinde gelen Jesseyi gördü. Atını durdurdu. Jesse uzaktan ona bakıyordu. Atından indi ona doğru yürümeye başladı…

JESSE

Hava karalmıştı ama Jesse hala yollardaydı ki Mıssorı nehrine vardı.      Atından İndi biraz soluklandıktan sonra kafasını tepeden yükarı çıkarttığında ise elinde çuvalı olan at üzerinde genç, sarışın bir genç gördü. Elindeki çuvaldan şerifin adamı olduğunu anlamamak elde değildi.

Jesse adamı öldürmek istedi. Buradan vura bileceğine inandı. Tüfeğini çıkardı ve dikkatlice ayrıca profesyonelce nişan almaya çalışsada olmadı.

Mermi tüfekten çıktı ve muazzam bir hızla adamın üzerine doğru gitti. Yanlız adam yerine atına isabet etti.

Atın kanları bir anda adamın üzerie fışkırınca ne yapacağını şaşırdı. Yere düştü. Para çantasınıda yere attı, bağırarak uzaklaştı.

Jesse bir kez daha vurmak istesede istediğini aldığı için yapmadı. Para çuvalınıda alıp yoluna düz devam etti.

Az sonra ise uzaktan gelen bir atlı gördü. Kim olduğunu tanımadı ama biraz daha yaklaştıkça kim olduğunu anladı. Bu Carldı.

Jesse atından indi ona doğru yürümeye başladı. Carlda ona doğru yürüyordu. Yüz-yüze geldiler ama aralarında on beş metre kadar mesafe vardı. Uzun-uzun bakıştıktan sonra Jesse cebindeki altıpatların silindirini çıkardı. Carlın tam yanına fırlattı. Carl eğilip silindiri aldı. Boş olan silindiri yenisi ile değiştirdi.

Sessizlik çöktü. Hava tamamen karalmış, etraf soğumuştu. İki silahşörde birbirine bakıyordu. Sonra geri geri gittiler. Aralarındaki mesafe yirmi metreye çıktı. Birbirilerinin gözlerinin için bakıyordular. İlk davranan Jesse oldu. Silahını yıldırım hızında çekti ateşledi. Sessizliği bozdu. Carl dizlerinin üzerine çöktü sonra yüzüstü yere yattı.

Jesse gülümsedi ama bu onun son gülüşüydü çünkü bir anda etraf karardı. Jesse ağzının tam içine bir mermi yemişti. Uzaklardaki bir çete. Kim oldukları bilinmiyordu. (yaklaşana kadar) Bu o çete idi. Kasabadaki çete. Paraları aldılar, yollarına baktılar. Geriye ise Jesse ve Carlın yerde kanlar içinde yatan ölü bedenleri kalmıştı.

Son

Sizden Gelenler – Orhan

  1. Bölüm
  2. Bölüm

Hikaye, hikaye oku, macera hikayeleri, aksiyon, vahşi batı, kovboy, polisiye hikayeler, macera hikayesi, polisiye hikaye, aksiyon hikayesi, Western,Vestern,Vahşibatı,Aksiyon,

Gülten AJDER

Kitap okumayı seven insanlar daha zeki ve daha başarılı olurlar. Bende bu yüzden kitap okumayı sevdirmek istedim bu site ile. Gizli kalmış bütün bilgilerin kitaplarda saklı olduğuna inandığımdan, kültür seviyemizi yükseltmek, bilgi hazinemizi daha da zenginleştirmek, gizli yeteneklerin ortaya çıkmasına destek olabilmek için, okusun yazsın benim ülkemin insanları diye bir işin ucundan tutmak isteyen birisiyim.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu