Skip to main content

Estergon

Estergon

 Hani “İçim geçmiş.” denir ya… İşte ben de öyleyim şimdi… Etrafımdaki konuşmaları sanki çok uzaktan gelir gibi dinliyorum… Birileri “Hadi ama Seher uyan, az kaldı.” diyor. Nereye az kalmıştı? Ve ben neredeydim?

Yaklaşık bir haftadır yollardaydık. Sürenin kısıtlı olmasından dolayı, elimizden geldiğince fazla yer görmeye çalışıyorduk. En son hatırladığım başımı cama yasladığımdı… Evet aynı yerdeydim… Gözlerimi açtığımda otobüsteki bir arkadaşım, elime bir bardak sıcak kahve verdi. İlk birkaç yudumdan sonra biraz daha kendime geldim.

Slovakya’dan Macaristan’a doğru gidiyoruz. Schengen vizesinin güzelliği… Bir ülkeden diğerine sanki bir mahalleden başka bir mahalleye geçer gibi geçebiliyorsunuz. Ama ülke dediğime bakmayın. Bu ülke dediklerimin üçünü beşini toplasınız bizim güzeller güzeli İstanbulumuz kadar bile etmezler. Hazır konu açılmışken şu Schengen vizesi denilen şeyden de bahsetmek isterim.

Schengen, aslında küçük bir köy. Lüksemburg, Almanya ve Fransa sınırlarının kesiştiği noktada Lüksemburg sınırları içinde bulunuyor. Moselle Nehri’nin hemen kıyısında kurulmuş. “Peki buranın önemi ne?” derseniz, hemen açıklayayım. Küçük olan bu köyde, Moselle Nehri’nde betondan yapılmış bir tekne var. Üye ülkeler burada Avrupa Birliği vize sisteminin temeli olan Schengen Antlaşması’nı imzalamışlar.  Dolayısıyla da ortak kullanılan bu vize sistemi ismini bu bölgeden almış.

Neyse konumuza dönelim. Ben ne anlatıyordum, evet en son Slovakya topraklarındaydım… Devam edeyim… Şimdi üzerinden geçtiğim nehir; adı güzel, kendi güzel Tuna Nehri ve köprünün adı ise Maria Valeria…

İşte bu köprü beni Estergon Kalesi’ne ulaştıracak…

İsmi bize hiç yabancı gelmeyen bu kale için nice marşlar yazılmış, filmler çekilmiş. Bir dönem Yeşilçam filmlerine epey bir konu olmuş. Ama beni esas buralara getiren sebep, atalarımın izinden gitmek isteyişim. Orta Asya’dan önce Anadolu’ya sonra da Avrupa’nın kalbine kadar ilerleyen atalarımın ayak bastığı topraklara ben de adım atmak istedim. Unutmadan bir bilgi daha vereyim: Estergon aslında Macaristan’ın ilk başkentiymiş.

Buraya benim gibi Slovakya üzerinden gelebileceğiniz gibi, Macaristan’da konaklayıp şimdiki başkent Budapeşte’den otobüsle de ulaşabilirsiniz. Tuna Nehri’nde seyahat eden teknelerle de buraya ulaşım mümkün. Anlayacağınız ulaşım çok kolay. Ama küçük bir hatırlatma; Macarlar, İngilizce falan bilmiyorlar. Yani iletişim biraz zor.

Otobüsten indikten sonra epey bir merdiven tırmanıyoruz. Ama ilk anda kaşımıza çıkan, ön tarafında bol bol sütun bulunan bir kilise. Bu şehir aslında Macaristan’ın sadece eski başkenti değil aynı zamanda din merkeziymiş. Ve şu anda önünde durduğumuz bu kilise de ülkenin en büyük, Avrupa’nın ise üçüncü büyük kilisesiymiş. Osmanlı 1500’lü yıllarda burayı alınca bu bazilikayı camiye çevirmiş. Daha sonra Hrıstiyanlar tarafından tekrar kiliseye dönüştürülmüş.

Bizi esas ilgilendiren Estergon Kalesi olduğu için o tarafa doğru yöneliyoruz. Etrafında büyük bir bahçe var. Kalenin şimdilerde ahşap olan kapısına doğru yürümeye başlıyorum. Geniş kapıdan içeri giriyorum. Ama Yeşilçam filmlerinden alışık olduğumuz eski bir kale yapısı yok. Sanki her şey yeni yapılmış gibi. Kale kapısının içinden geçince yemyeşil çimlendirilmiş büyük bir avlu bizi karşılıyor. Avluda eski bir iki tane top ve yemek yapımı için kullanılan ocak var. Burası bir kale değil de sanki butik bir otelin bahçesi gibi duruyor.

Bir an duraksadığımı itiraf etmem lazım. Benim hayallerini kurduğum, nice şehit verdiğimiz, kılıç seslerinin duvarlarında yankılandığı, şanlı bayrağımızın dalgalandığı ve ihtişamlı tarihimizde özel bir yere sahip olan Estergon Kalesi’ni bu hâlde görmek beni üzdü. Ama yine de burada olmak, buranın havasını solumak iyi geliyor. Bir anlık duraksamadan sonra dolaşmaya başlıyorum. Ön avludan sonra arka tarafı da dolaşıyoruz. Arka taraf dediğim, Tuna Nehri’ne bakan kısım. Yani tam karşımızda Slovakya… Oradan bakarken yanıma, benim gibi sırt çantasıyla gezen 60’lı yaşlarda bir Türk yaklaşıyor. Ve bana “Aşağıdaki şu küçük binayı görüyor musun?” diyor. Dikkatle baktığımda minaresi yarı beline kadar yıkık, küçük bir cami görüyorum. Şimdilerde TİKA tarafından onarılıyor…”  Bir anda Estergon Kalesi’ni ilk gördüğüm anki hayal kırıklığı azalıyor. Ve tatlı bir ümit kaplıyor içimi. “Camimiz onarılıyor.” diyorum. “Camimiz onarılıyor.” Yanımda duran amcaya teşekkür etmek için döndüğümde onun gittiğini fark ediyorum. Sağa sola bakınıyorum, göremiyorum. Ama yüzümde hafif bir tebessümle Tuna’nın kenarındaki bu camiye bakıyorum.

Birden gözümde o koskoca Osmanlı ordusu canlanıyor. Kanuni Sultan Süleyman, Buda ve Peşte topraklarını almış, Estergon’a doğru ilerliyor. Atların nal seslerini ve Yeniçerilerin toprağa basarken “Allah Allah” deyişlerini duyuyorum… Batılıların tabiriyle Muhteşem Süleyman, bu kaleyi on iki günde almış. 150 yıl boyunca Osmanlı’nın egemenliğinde kalan bu kalenin neden bu kadar önemli olduğunu da söylemeden geçmeyeyim. Bu kale, Osmanlı’nın Viyana kuşatması için gerekliymiş…

Gelelim tekrar kaleye… Kalenin içinde gezebilmek için aslında iki farklı rota var. Biri yürüyüş biletli, diğeri rehber biletli. Yürüyüş bileti ile sadece ana açık alana, kalıntıların olduğu bir mahzene ve silah salonuna girebiliyorsunuz. Rehberli turla ise kaledeki farklı diğer yerleri de gezebiliyorsunuz. Ücretleri biraz farklı. Seçim size ait tabii.

Eğer vaktiniz varsa bazilikanın üst tarafında bulunan, kahve içebileceğiniz bir mekân da var. Buradan Tuna Nehri’ni, Estergon’u ve Slovakya’yı epey bir yukardan görebilirsiniz. Kale bölgesini gezdikten sonra biz Estergon’dan hemen ayrılmak istemedik. Araçların park edildiği yönün tam tersine doğru küçük ve güzel bir patikadan manzarayı seyrede seyrede merkeze indik. Bu patikanın sonu bizi küçük küçük renkli evlerin olduğu bir sokağa ulaştırdı.

Ama ne derler bilirsiniz, “Güzel zamanlar çabuk bitermiş.” Bizim için de öyle oldu. Budapeşte’ye doğru yola çıkmadan evvel, tekrar Slovakya’ya geçip karşı kıyıdan Estergon Kalesi’nin bir fotoğrafını çekelim istedik. Kale, uzaktan daha bir güzel görünüyordu. Bu topraklarda canlarını veren şehitlerimiz için dua ettikten sonra Budapeşte’ye doğru yola revan olduk. Bazen sen yolunu bulursun, bazen de yol seni bulurmuş. Herhalde bu sefer ikisi aynı anda olmuştu.

Uzun zamandır görmediğim bir dosttan ayrılır gibiydim. Gönlüm bu topraklarda, bedenim ise yine yollarda… Yeni yerlere doğru adım adım uzaklaştım Estergon’dan…

Yazan  Seher Meriç
http://www.diyanetdergi.com – YOLGEZERİN NOTLARI

 

 

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 3 Ortalaması: 3]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir