Skip to main content

Halk Hikayelerinden; “Anası Kurtmuş”

Halk Hikayelerinden; “Anası Kurtmuş”

Yıllar öncesi ülke ve halk padişahlıkla yönetilirken, halk yapılan ve uygulanan yönetimden ve şiddetten, “Ah!! Vah!” edermiş. Fakat ne yapsalar ne etseler, mevcut yönetimden şikâyetlerini açık açık dile getiremiyorlarmış. Kısacası halk, yönetimden hiç mi hiç memnun değilmiş. Çünkü padişahın dışında yetkili makamlarda, devşirme olan misyoner görevi üstlenmiş insanlar, birtakım yollarla yer almışlar. Halka yaşamın her yönünden baskı yaparak yönetimin bozulmasını ve daha sonra bazı entrikalar çevirerek Padişahı halkın gözünde küçük düşürüp yönetimi ve ülkeyi ele geçirmeyi arzuluyorlarmış. Bu durumu Padişah bilmiyormuş.

Padişah, bir gün vezirini de yanına alarak ülkenin hemen her yerini dolaşıp, halkının neden hoşnut olmadığını, vergisini neden vermediğini araştırmak için tebdil-i kıyafet, halkın arasına girmiş. Ülkesinin topraklarını karış karış gezmeye ve her gittiği yerde vatandaşlarını dinlemeye başlamış.

Artık saraya dönecekleri gün, geniş ve büyük bir ovaya gelmişler. Ama akşam olduğu ve de çok yoruldukları için dinlenmeye karar vermişler. Padişah, vezirine:

– Vezirim bir yer bulsak da dinlensek, demiş. Veziri:
– Padişahım, böyle ıssız bir yerde konaklayacak yer zor bulunur. Ama bakın şu ileride küçük bir ışık yanıyor. Belki orada konaklayacak yer bulabiliriz. Ancak biraz daha yürümemiz gerekir, demiş.

Padişah da:

– Peki! O halde biraz daha yürüyelim, demiş ve yürümüşler. Yürümüşler ama iyice de yorulmuşlar.

Işık yanan yere geldiklerinde, ışığın küçücük bir hayvan ağılının penceresinden geldiğini görmüşler. O sırada ağılın arkasından da hayvan sesleri geliyormuş. Padişah ve vezir küçük pencereden içeri bakmışlar. Bir çoban kabanını samanların üzerine sermiş, üzerine de bir tas su koymuş. Önünde de bir ekmek. Çoban, ekmeği küçük parçalara bölerek, tasın içindeki suya batırıp batırıp yiyormuş. Bu görüntü karşısında Padişah üzülerek, vezirine:

– Vezirim bak benim çobanıma! Hayatını ve geçimini nasıl da zor sağlıyor! Tabii ki bu insanlar bana isyan ederler, demiş.

Vezir de:

– Padişahım, ne yapalım bu insan da ekmeğini böyle kazanıyor. Biz şimdi kapısını çalalım da kendimize kalacak bir yer soralım, demiş.

Padişah:

– Haydi vur bakalım kapısını, bizi Tanrı misafiri olarak kabul edecek mi, demiş.

Vezir, ağılın kapısını başlamış vurmaya. -Tak! Tak! Tak!!!

içerdeki çoban seslenerek:

– Kim o?! Kim o, demiş. Vezir ve Padişah:

– Biz Tanrı misafiriyiz! Aç kardeş aç, demişler.

Çoban, merakla kapıyı açmış ve bakmış ki, iki yabancı insan.

– Belli ki siz buralı değilsiniz. Buyurun ağalar, buyurun beyler, demiş.

Çoban iki Tanrı misafirini buyur etmiş içeri ve yer göstererek oturtmuş. Dereden tepeden, ülkenin yönetiminden ve halkın çektiği zulümden falan konuşmuşlar. Hatta Çoban:

– Yahu arkadaşlar bu geçim sıkıntısı ve padişahın zulmü yetmezmiş gibi ayda bir kez de koyunlarımdan bir ya da iki tane çalınıyor. Ve ben bu hırsızı bir türlü bulamıyorum, diye şikayette bulunmuş. Daha sonra Çoban:

– Arkadaşlar şimdi siz hem yorgunsunuzdur, hem de açsınızdır.

Samanın üzerindeki yiyeceğini uzatarak:

– İşte şu benim ekmeğim, bu da katığım olan su! Size başka katık veremem, demiş ve devam etmiş:
– Zalim padişahımızın askerleri, her gün akşam olmadan gelir, ne kadar katıklık için peynirim varsa alır giderler. Ne yapayım, ben de su ve ekmek ile idare ediyorum, var olanım bu! Bununla idare edeceksiniz. Aha, şurada da yatarsınız! Ben bu gece sizin için dışarıda, hayvanların arasında yatarım, demiş.

Padişah ve vezir:

– Olur kardeş, demişler.

Çoban kabanını da alarak, dışarı çıkmış. Hayvanların yanına gitmiş. Köpeğine de:

– Bu gece beraber yatacağız, ne de olsa misafirimiz var, demiş.

Kabanını çitin kenar kısmına serip yatmış.

Bir hayli zaman geçtikten sonra Çobanın gözlerini uyku iyice sarmış ve uyumaya başlamış. Çobanın köpeği, Çobanın uyuduğundan iyice emin olduğunda, hemen çitin arkasında bulunan koyunlardan birini sessizce boğazlamış ve koyunu sürükleyerek ovanın karşısındaki ormana doğru götürmeye başlamış. O sırada gürültüye uyanan Çoban hiç sesini çıkarmadan köpeğini izlemeye başlamış. Köpek gitmiş, Çoban izlemiş… Köpek gitmiş, Çoban izlemiş… Derken ormana geldiklerinde köpeği bekleyen dişi bir kurt görmüşler.

Çoban, hayretler içinde köpeğinin boğazlamış olduğu koyunu, o dişi kurdun önüne bıraktığını görmüş. Ama hiç sesini çıkarmadan aceleyle yattığı yere geri dönmüş ve uyur gibi yapmaya başlamış.

Çoban köpeği geri dönmüş. Bakmış ki sahibi uyuyor. Hiç belli etmeden o da biraz ilerdeki çitin yanına uzanmış. Çoban biraz zaman geçirdikten sonra kalkıp köpeğin yanına gitmiş ve köpeğini seviyormuş gibi yaparken elindeki kalın urganı boğazına geçirivermiş. Gücünün yettiğince urganı sıkarak köpeğini boğmuş. Çoban bununla da kalmamış, öldürdüğü köpeğini ibret olsun diye ağılın kapısına asmış. Köpeğine cezasını verdikten sonra Çoban rahatlamış. Çünkü, ayda bir-iki tane yok olan koyunlarının akıbetini böylece öğrenmiş.

Doğruca kabanını serdiği yere gelmiş ve uykuya dalmış.

Sabah güneş doğarken uyanan Padişah ve vezir, ağılın kapısını açtıklarında gördükleri manzara karşısında hayrete düşmüşler ve Çobana sormuşlar:

– Çoban Kardeş bu ne haldir? Senin köpeğini kim öldürüp, kapıya asmış ki? Çoban da:
– Ağalar, siz üzülüp, meraklanmayın. O namussuz, şerefsiz, âdi köpeği ben astım, demiş.

Padişah ve vezir:

– Neden yaptın bunu Çoban Kardeş, demişler.

Çoban:

– Ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim!.. Siz, rahat ettiniz mi, iyi uyudunuz mu? O bana yeter. Köpeğimin durumunu da sormayın, demiş.

Padişah dayanamamış ve:

– Çoban Kardeş, neden ve niçin yaptın yıllardır senin sürüne sahip olan köpeğine bu işi? Hele anlat bakalım, demiş.

Çoban, Padişahın ısrarlarına karşın:

– Size ne kardeşlerim, köpeğimi ben öldürdüm. Nedenini sormayın! Köpek benim ekmek verdiğim, beslediğim bir hayvan değil mi? Siz karışmayın öldürdüm işte, demiş.

Ne kadar ısrar etseler de, sorsalar da, Çoban gece başından geçen olayı söylememiş. Bakmışlar ki Çoban, köpeğini öldürme nedenini söylememekte kararlı. Padişah vezirine:

– Eh! O zaman biz gidelim, demiş ve yola koyulmuşlar. Fakat bu olay Padişahı bir hayli etkilemiş. Çobanın, kendi köpeğini neden astığını bir türlü çözememiş.

Günler sonra Padişah ve vezir saraya gelmişler. Üstünü değiştirip tekrar saraydaki tahtına oturan Padişah, askerlerine emir vererek, Çobanın, bulunduğu köyden alınarak getirilmesini istemiş.

Askerler, Çobanın köyüne gidip, Çobanı bulmuşlar ve ona Padişahın kendisini çağırdığını, eğer gelmezse kendileri tarafından zorla götürüleceğini söylemişler. Bunun üzerine Çoban, şaşkın, biraz da ürkek, Padişahın fermanına uyup askerlerle birlikte sarayın yolunu tutmuş.

Uzun bir süre yol aldıktan sonra Padişahın sarayına getirmişler. Çoban, huzura çıkmış. Çoban bakmış ki, günler önce Tanrı misafiri olarak yanına gelen kişilerden biri padişah, diğeri ise onun veziri. Şaşkınlığı bir kat daha artarak, kendi kendine:

– Oğlum, sen bir çobandın. Neye gerek Padişahı, idaresini kötülemek. Bak dilini tutmadın, guymağı yutmadın. Şimdi kellen kesilir ise şaşma. Kendin ettin, kendin bulacaksın, diye düşünüp beklerken, Padişah:

– Ey Çoban, seni niye çağırdığımı biliyor musun, diye sormuş.

Çoban; biraz tereddüt, biraz da korku içerisinde önceden Padişahla konuştuklarını hatırlayarak:

– Bilemeyeceğim Padişahım, demiş. Padişah da:
– Bana, kendi köpeğini neden astığını söylemezsen, şimdi senin kelleni kestiririm, demiş.

Bunun üzerine Çoban da:

– Sevgili Padişahım! Ben sana köpeğimi neden astığımı söylerim ama bir şartım var, demiş.

Padişah kızarak:

– Neeü! Bir de şart mı koşuyorsun bana? Sen kim oluyorsun bre adam! Altı üstü sen bir çobansın, ben ise bu koca ülkenin padişahıyım, diye bağırmış.

Çoban ise:

– Padişahım, bana misafir olduğunuz zaman ben size kızdım mı? Neden benim şartımı kulak ardı ediyorsunuz, demiş. O sırada vezir

Padişahın kulağına eğilerek:

– Padişahım hele bir dinleyelim şartını. Belki önemli bir nedeni vardır, demiş.
Padişah da:
– Pekâlâ Çoban, söyle şartını, demiş. Çoban da:
– Padişahım eğer kendi köpeğimi neden astığımı merak edip öğrenmek istiyorsan, üç aylığına padişahlığınızı bana
vereceksiniz. Üçüncü ayın sonunda sana neden astığımın sırrını söyleyeceğim. Bu şartımı kabul etmiyorsan kellemi
kestirebilirsin, size karşı boynum kıldan incedir, demiş. Padişah bakmış ki Çoban kararlı ve kendi köpeğini neden astığını
söylemeyecek. Dönmüş Çobana:

– Peki Çoban! Al sana mührüm! İşte tahtım! İşte sarayım! İşte devletim! Yalnız üç ayın sonunda bu sırrı bana söylemezsen senin kelleni kendi elimle keserim, demiş. Tacını, tahtını, sarayını Çobana teslim edip, halk giysisini giymiş ve saraydan çıkıp gitmiş. Halkın arasına karışıp, normal bir hayat sürmeye başlamış.

Çoban daha padişahlığının ilk gecesi vezirini odasına çağırmış. Ve vezirine:

– Bak vezirim, ben aslen bu padişahın milletinin soyundan olan vatandaşı değilim, ben misyonerim. Sen şimdi yönetimde benim gibi ne kadar yabancı varsa hepsini Kirmana ovasındaki handa topla, bir araya getir. Konuşup, görüşelim ve tanışalım. Nasıl olsa ben ülkenin mührünü ele geçirdim. Mühür kimde ise padişah da odur. Bundan sonra ben padişahım ve yıllarca bizlere edilen zulmü bitirip, bu ülkenin tamamını ele geçirelim, demiş. Vezir bakmış ki Çoban ciddi ve samimi konuşuyor, Çoban Padişaha:

– Padişahım ben de zaten misyonerim! Hatta yönetim kademelerindeki komutanlar hariç, herkes misyonerdir. Ne zaman dersen Kirmana ovasındaki handa toplanıp, kimler nereyi, nasıl ele geçirecekse iyi bir plan yapalım. Senin de bizden olduğunu söyleyip tanıtalım, demiş ve odadan çıkmış.

Ertesi gün, Padişah vezirine bir hafta sonra cumartesi günü Kirmana ovasında buluşmayı ve ülkedeki bütün ileri gelen misyonerlerin orada toplanmasını söylemiş. Daha sonra Çoban Padişah, komutan ile bu konuyu görüşüp:

– Kirmana ovasındaki hanın etrafını çevireceksiniz, ben işaret verdikten sonra bir kişi bile sağ kalmayacak şekilde baskın yapacaksınız, demiş.

Komutan, bu plan üzerine Kirmana ovasındaki hanın etrafında baskın için gereken hazırlıkları tamamlamış. Toplantı günü hanın etrafını ablukaya almış ve o gün olduğunda; Çoban Padişah, vezir ve yönetimdekiler belirtilen Kirmana ovasında handa toplanarak bir araya gelmişler. Tanışma ve konuşmalar yapılırken, Çoban Padişah bir bahaneyle dışarı çıkmış. Komutan ve askerlerine işareti verince, hemen hana baskın yapılmış, vezir de dahil orada bulunan kötü ve art niyetli kişilerin hepsini kılıçtan geçirmişler. Daha sonra Çoban Padişah, komutan ve askerleriyle saraya dönmüş.

Ertesi günü yeni bir vezir, yeni yöneticiler, yeni kadılar… Bütün yönetime kendi halkından olan insanları getirmiş. Böylece yeni yönetimle, Çoban Padişah ve halk arasında çok güzel diyaloglar kurulmuş. Devleti yeniden yapılandırıp, halkı huzurlu bir çalışmaya ve üretime yönlendirip herkesin verimli olmasını sağlamış.

Verimli olan bu yönetim kısa zamanda halka bir sevinç, bir mutluluk vermeye başladığından, önceki şikâyetlerin hemen hiçbiri kalmamış. Çünkü insanlar artık çalıştıklarının, emeklerinin karşılığını alarak mutlu oluyorlarmış. Bu arada eski padişah da üç ayın dolmasına iki-üç gün kala saraya gelmiş ve Çoban Padişahın karşısına çıkarak:

– Helâl olsun sana Çoban Kardeş! Artık halkım mutlu ve sevinçli! Hiç kimse isyankâr değil. Gezdiğim, gördüğüm kadarıyla her vatandaşım işinde ve ülkesi için çalışmakta. Bunu nasıl sağladığını bilmiyorum ama mührümü artık senden alacağım. Yalnız, seni göndermeyeceğim. Vezirlerimin veziri, başvezir yapacağım. Ancak bana artık kendi köpeğini neden öldürdüğünün sırrını da söyleyeceksin değil mi, demiş.

Çoban Padişah:

– Padişahım işte mührün, işte tahtın, işte sarayın! Sana söz verdiğim gibi iade ediyorum. Ben senden, başvezirlik falan istemiyorum. Yalnız senden halkına sahip çıkmanı istiyorum. Şimdi köpeğimi o gece neden öldürdüğümün sırrını da artık söyleyebilirim, demiş ve başlamış anlatmaya:

– Hani ayda bir-iki koyunumu hırsızlar çalıyor demiştim ya!!! İşte o hırsız benim kendi köpeğimmiş. O köpeğim meğer, ayda bir ya da iki tane koyunumu boğazlayıp götürüyormuş. Asıl hırsız, benimle berabermiş, bense günlerce hırsızın kim olduğunu arayıp durmuştum. Ancak, çaldığını kendisi de yemiyormuş. Hani bizim ovanın ilerisindeki orman var ya… O ormanda yaşayan asıl anasına götürüyormuş. Kısacası Padişahım, benim köpeğimin anası kurtmuş, demiş. Ve tekrar çoban kıyafetlerini giymiş. Saraydan çıkıp, köyünün yolunu tutmuş.

Ercan Tombul – Halk Hikâyeleri

Yazı Puanı
Bu yazıyı oylayın
Oyların. [Toplamı: 6 Ortalaması: 3.7]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir