II. BÖLÜM
Böyle bu kadar yaklaşmışken sırf onu kuşanmamaktan dolayı vuslatı engelleyen bilgeliğin peşine yaman düştü. Yamanlığı şuradaydı ki, bir avcının ceylan peşinden giderek nice sarp kayalar, sık ormanlar, dik yamaçlar, derin vadiler dolaşması gibi düştü bilgeliğin peşine. Bunları hiç umursamadı. Çünkü en sonunda ceylanı avlayan avcı, onu sırtlayıp da eve dönerken insanların arasından övünçle geçirecek ve evde kadınına gururla teslim edecek, sonra evde bir şeylerin iyiye doğru değiştiğini anlayan çocukların sevinç gösterilerine onların başlarını şefkatli dokunuşlarla okşayarak cevap verecek, babalığın bir başka kıvrımına yol alacaktır. Kadının becerikli elleri ceylanı sofraya konabilir hale getirdiğinde yine gururla kalkıp sofraya oturacak, etrafında kadını ve çocuklarıyla bu mutluluk çağlayanı hiç susmasın isteyecektir. Şimdi daha erkek ve daha baba olarak tüm yorgunluğunu unutacaktır. Vuslata yol verecek bilgeliğe ulaştığında kendisi de böyle unutacaktı bu olanları. Umursamazlığını böyle kanıtladı.
Kimi tanıdık kimi tanımadık mutsuz kadın ve erkek yüzleri arasından geçip gitti. İri ve olgun meyve hevenkleri gibi, insan yüzlerinde bu yetkin kederler ürkütüyordu insan yüzüne bakmayı bilenleri. Nicedir mutsuz insan yüzleri görmekten bıktım artık
diye söylendi kendi kendine. Bilgeliği aklında tutarak yoluna yürüdü. Salkım söğütlerin yanına çıkageldi. Bilgeliğe dair bir şeyler öğrenmek istiyordu bu ağaçlardan. Ağaçlar üstüne düşünceye vardı: Vakur ve münzevi duruşlarından anlaşılıyordu bu salkım söğütlerin yaşlı birer bilge oldukları. Tam, onlardan öğreneceğim çok şey olmalı diyecekti ki, içlerinden biri göğsünü açıp kadim yarasını gösterdi ona: Leyla! Sustu. Çünkü Leyla dendi mi söz biter, içerilere doğru yolculuk başlar. Kendi içine doğru derin bir yolculuğa koyuldu.
Yol düşüncelerine dalarak yoluna yürüdü. Palmiyelerin yanına çıkageldi. Yaşlı bir palmiyenin eteklerine tutunup ona bu yürek hikâyesini anlattı. Dinledi ve sabrı öğütledi o da. Diğer palmiyeler gülüştüler bu ara, alaydan ve aşağılamadan arı. Bizim kutsamamız böyledir AYN dediler. İçini aydınlatan, ruhunu esenleyen bu sözlerde bilgeliğin
olduğunu anladı ve öğüdü aldı.
Hâlâ karşısından mutsuz kadın ve erkek yüzleri geliyordu. Hiç birine aldırmadan ve onları mutlu etmeyi denemeden –çünkü insan uyarmakta kullanacağı kelimeleri yoktu aklında henüz– aklını kemiren bilgeliğin peşinden gitmeyi sürdürdü. Bilgeliğin değil de sanki gitmenin peşinden gidiyormuş gibi bir hal almıştı bu gitmeler. Ama haksız değildi bunda. Çünkü yaşamak yolda olmaktır; menzilden menzile ermek ve son menzile varmaktır. Bu yüzden doğumdan ölüme kadar durmadan menziller geçer insan. Hiçbir şey yapmasa, hiçbir yere gitmese bile böyledir bu. Zaman değiştikçe menzil de değişmiş olur çünkü. Peş peşe gelen an’ların bütünsel görünümü olduğu için değişir zaman. Mekân da öyle. Sayılamayacak kadar çok noktacığın birleşimidir mekân. İnsan şöyle bir gözünü kapayıp açsa başka bir zamana ve mekâna geçmiş olur bu nedenle. Ve zamana ayarlıdır, mekânla sınırlıdır insan. Zamanın ve mekânın prangaları boynunun ve bileklerinin takısıdır onun. Çünkü zaman– ötesi ve mekân– ötesi kaçağıdır o! Zamana ve mekâna sığınmanın bedelini böyle sınırlanabilir ve ayarlanabilir olmakla ödemektedir. Bunun bilincindedir insan ve bu bilinci hiç sevmez. Ne vakit bu bilinç gün gibi açığa çıksa hep şu söylevi söyleyip durur: “Zamana ait ne varsa kırılmalı ve mekân reddedinceye kadar mekânlığını depreme bağlanmalı. Ayarsız göstergeleri zamanın ve mekânın pusulasız yönleri beni göstermemeli.”
Menziller üstüne bunları söyledi fakat hâlâ bir şeylerin eksik kaldığını sezinledi. Sezgisi hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde gerçeğin ta kendisi olunca ne söylemesi gerektiğini bildi: Mesela MİM. Evet, MİM de bir menzildir ve fakat son menzil değil; en çok kalınsa üç gün kalınabilir türden… En konuk sever anlarında konaklansa bile yine de bu kadar ağırlayabilir konuğunu. Kendisi de başka menzillere varmak üzere yoldadır çünkü.
Büyük söz ettin, bilgelikten yoksunu kişi diye çıkıştı kendine. Bir bakışıyla –ki ne bakmadır – nice nice dökülüp saçılıp savrulmalar yaşamışlığın vardır senin. Ne çabuk unuttun da bunları, şimdi onu böyle üç gün kalınabilir bir menzil saymaktasın? Ellerini güzellediğin kadının değil miydi bir zamanlar? Kendini böyle azarladı. Ama bak dedi, öbür ağzıyla cevap verdi:
— O zaman menziller hakkında bunları bilmiyordum ben ve o dahi kendisinin son menzil olmadığını bilmiyordu. Oysa şimdi o da ben de biliyoruz bunu. Varlığa yoksun demek nasıl haksızlık ve varsın demek nasıl hakkını teslimse, ben de bu sözümle hakkını teslim etmiş oluyorum ona. Eğer bilgeliğe dair biraz bir şeyler öğrenmişse benim bu sözlerim karşısında itirazlara sığınacak yerde, kendine dair başka gerçekler söylemem için o ağır ellerini yeğnilterek armağan eder bana.
Menziller, insan ve MİM üstüne tüm bunları söyleyince yeniden düzgünce düşünmeyi denedi: Yaşamak bir yolda olmaktır ve menzillerle doludur yollar. Tam beğeneceği üzere düşünmüştü. Bu üzre bıraktı düşünceyi.
Düşünceye böyle sorumsuzca dalmaya iyi dadanmıştı. Çok oburlaşmıştı ve fark etmiyordu bunu yol yürürken. Beyni ip iri olmuştu başının içinde. Başı hasada hazır bir başak gibi öne eğikti düşüncelerin ağırlığından. Çatlayacak gibiydi ağrılardan ve ağrılar durmaksızın kocaman kocaman balyozları indirdikçe beynine, titreyerek kendine gelmeye çalışıyordu.
— Düşüncelerim! Dedi. Bıktım sizi düşünmekten. Biliyorum, size karşı böyle önlemsiz davranmam bir hataydı. Ama sizi dağıtmanın, o yuvalandığınız yeri ören yerine çevirmenin yolunu da biliyorum ben.
Çare dediği, bir soğuk su bulup hiç duraksamadan içine batırmaktı ağrıyan başını. Hemen suyun olabileceği yeri kestirip aramaya başladı ve bu zonklamakta olan ağır başına karşı ilencini söyledi:
“Başım, başımdaki beynim, beynimin zonklayan yerleri! Ne istiyorsunuz benden? Acı otlar kaynatıp içmemi mi? Alın içiyorum işte! Bazı eczalar karıştırılıp kaynatılıp soğutulup ağrıdıkça insanların bir yerleri, deva olarak içilir diye öğrendiniz değil mi? Hayır, hayır!… Ağrı meclislerinde anlatılan bir efsanedir bu. Kim bilir, atalarınızdan hangi laf etmeyi iyi bilir kişi uydurmuştur bu efsaneyi. Ne yani? Atalarınız dedim diye hemen kıpırdanmaya ve o eski laf bilirlerden yana meyletmeye başladınız. Erliğinizin kirlenmesinden korkmuyor musunuz siz? Bırakınız o ağzı yalan söylemekten şişmiş atalarınızı da bu kırk yılda bir konuşur, konuşunca da saf hakikatler söyler adamı dinleyiniz asıl: Kaynamış acı ot kökleri ağrıyı dindirebilir fakat gidermez büsbütün.
İşte sizi böyle öğütler, böyle uyarırım yalvaç ağzımla, ey başım, başımdaki beynim, beynimin zonklayan yerleri! Ve bilesiniz; o çakal ulumalarının çağırdığı kirli inlere gitmem ben. Bilirim oraların kimlerin yuvaları olduğunu. Çakallar, tilkiler ve sersefil baykuşlar yuvalanır oralarda. En çok öğretseler toprağın nasıl eşileceğini öğretebilirler bana. Şehirliyim ben. Öğüt verici bilgelerden olgunlaştırıcı erdem üstüne çok şey öğrendim: Yüreğin nasıl ak eyleneceğini, ekmeğin nasıl tutulacağını ve nasıl bölüneceğini mesela. Mesela, kalemi tutmayı, kaleme ve yazdıklarına yemin etmeyi… Ruha üflense ruhu eritir dualar etmeyi de ekleyin isterseniz bunlara. Başım, başımdaki beynim, beynimin zonklayan yerleri!”
İlencinden arta kalan sözleri vardı ve bunlar kalabalıklaştırıyordu ağzını. Kalabalığı gitsin diye ağzının bu arta kalanları da söyledi: “Şehirle kenti ayırmayı da öğrenin. Öğrenin de şu doğa bilgelerine giden adamı anlayın artık.”
Bu ilenci duyunca fırtına sonrası sessizliği anımsatır bir dinginliğe gömüldü başı. Oysa fırtına öncesi sessizlikti yaşananlar. Birazdan daha güçlü bir fırtına onda ilence ve düşünceye harcayacak güç bırakmayacaktı. Bunu bilmedi ve dingin başını alıp yoluna yürüdü. Bir süre yürüdü de irkildi: Dağların ve ormanların arasına kaygısızca upuzun kendini bırakıvermiş bir gölün yanına çıkagelmişti çünkü.
Gölün ağır devinimlerle solumaları, gözlerindeki insanı sağaltan bu mavi parıltı yaşadığı derin mutluluğun bir belirtisiydi ve bunlar tüm varoluş kaygılarını bir bir geçip gerçeğin bilgisine ulaşmış bir bilgeliğin bilgelik imiydi aslında. Bunları böyle düşünüp kıyıdan gölü hayranlıkla seyre koyulduğu anda; artık eşyaya bakmayı, bakınca anlamayı öğrendiğine dair içinde oluşan yargının nasıl bir boş yargı olduğunu açığa çıkaran şey, gölü ağır ağır besleyen dereleri görmesi oldu. Dereler hiçbir ayrım gözetmeksizin bilgelik yapımında kullanılan araç– gereçleri göle taşıyor, göl bunlardan hiçbirinde artıklık veya eksiklik bulmaksızın hepsini alıp bir kenara koyuyordu.
— Bak hele! Dedi. Şu gölle dereler arasındaki ilişkiye. Yaman, pek yaman… Peki, göl hangi bedeli öder de bu dereler durup dinlenmeksizin bu kutlu bilgileri taşırlar ona? Üstelik başı göklerde karlı dağlara kendileri hangi bedeli öderler? Yaman, pek yaman bir ilişki… Gerçi böyle gizlerin olması da güzel bir bakıma. Bu yorgun– argın, bilgelik yoksunu adamın bir bakışta anlaşılıveren şu hali karşısında daha da güzel…
Eğer az ötede duran ağrılar dingin başının yeniden düşünceye döndüğünü görüp de yeniden eski yuvalarına üşüşmeselerdi daha birçok şey söyleyecekti göl üstüne. Oysa her zamanki önlemsizliği yüzünden yine baskınına uğramıştı baş ağrılarının. Ama bu kez pusuya düşürmüştü onları. Yolunun bu göle çıkıp gelmesi de zaten onların yüzünden olmamış mıydı? Tam zamanı diye düşündü, şunların yuvalandığı yeri ören yerine çevirmenin. Yıllar süren bu kaçıp kovalamacayı yengiyle bitirecek olmanın esrikliğini yaşamaya başlamıştı daha şimdiden. Bu erken yengi esrikliğiyle soluğunu tutup ağrılı başını gölün mavi, mutlu sularına sokuverdi birden. Göl bilinen töresine uydu yine. Bu yeni gelen şeyi bir bilgelik taşı saydı da alıp bir kenara koydu. Ama bir kenara konan orda öyle duracak mıydı acaba? Suyun bilip öğrenme ereği girilmedik taş altı, sızılmadık kuru dal özü bırakmak istemiyordu. Bu ereği bir an istemeyecek olsa su olmaktan çıkıverir su. Ondaki bu diri bilinç kendini gerçekleştiriyordu şimdi.
Sonuna kadar açık kapılardan girer gibi giriyordu sular AYN’ın ağzından ve burnundan içeri. Daha başka girilecek her yol araştırılıp en küçük yol bile kısa sürede işlek caddelere çevriliyordu. Katlanmalıydı buna. Ya şimdi ya hiçbir zaman diye sıkıştırıyordu kendini. Sular gönendikçe gönendiler de içlerinden kimileri burayı yurt edinmeyi bile düşündü. Bu yağmalama dense denir hengâme, tüm kafatası kemiklerini eritmişti AYN’ın. Beyni ulu– orta sarkıp duruyordu suyun içinde. Onun da eriyip gitmesinden kaygılanıyordu iyiden iyiye. Yokluğun sınırına varmıştı daha önce ve varlığa dönmek için gösterdiği çaba bitkin düşürmüştü onu. Ama yine de yokluk dayanılır değildi. Bunu yasalaştırdı: “Yokluk dayanılır değildir ve varlık mutlandırır varlığı.” Ama sudaki diri bilinç çaydaki şeker gibi eritiyordu ağır ağır bu korumasız, pelte beyni. Buna aldırmadı AYN ve hazır çay demişken sıcak, demli bir çay olsa içer miyim acaba? Diye düşünecek oldu. Hemen uyandı da buna karşı düşündü: “Sıcak, demli bir çay en çok akşamleyin tarlalarda ırgatlıktan dönen, tezgâhlarda, fabrikalarda doyumsuz devlere ekmek yetiştiren işçilerin hakkıdır. Sen ne sanıyorsun kendini! Bak, acıklı işçi öyküleri anlatırım da ağlatırım seni burada, rezil ederim.” Bunu duyunca ilk düşüncesinden döndü.
Bu sarsıcı uyarı kendine getirdi onu. Pelte beyninin yokluğun sınırlarına yaklaştığını anladı bu kendine gelmeyle. Var olma mutluluğu özlemiyle, suların elinde kalmış neyi varsa çekip aldı. Eksiksiz ve ağrıları dağılmış olarak çıkardı başını sudan. Özlemine böyle erdi.
Şu var olma mutluluğu üzerine biraz daha düşünmek istiyordu aslında ama düşüncelerini toparlayamayacağından korktu ve bıraktı bu istenci. Başka işlerine baktı. Hazır bu kadar suya batırmışken başımı durulayıp sıkayım hele dedi. Alnımın kırışıkları düzelsin diye birkaç kez çırpıp şu taşa sereyim de kurusun. Sıkıca sık diye uyardı kendini, sonra beyin aralarında düşünce lekeleri kalmasın. Aynı böyle yaptı; başını durulayıp sıktı, taşa serdi. Sağbeğeniyle beğendi kurudukça yeğnilen başını ve yeniden düşünceye vardı yeğnilen başıyla: Neyi düşünse hep bir şeylerin eksik kaldığını; tam, başlı– sonlu bir düşünce düşünemediğini anladı da,
— Daha bunda da eksiğim ben. Acaba ne yapmalıyım tam bir düşünce düşünebilmek için? Diye sordu kendine. Yanıtı gecikmedi kendinin:
— Tam düşünen tam yaratandır, tam yaratabilir misin sen? Daha tam vuslatı bile bilmiyorsun. Bu yüzden değil midir yollarını böyle yürünmedik yollara vuruşun? Öyleyse bırak tam düşünmeyi şimdi sen! Tez elden bilgelikler öğren de sensiz neredeyse bilgeler yetiştirip şehir olacak kente dön! Kente de değil, kenti dönülebilir kılan kadınına. Ben
anımsatmasaydım eğer, aklından uzadıkça uzayacaktı o. Olur da, an gelir de aklından uzarsa adını an, ona dair bir andaç bul kendine. Çünkü insan aklının eğitimi bu yolla olur çokcalayın. Bunu söylemekle o uçarı aşk oyunlarına yeltiyor değilim. İnsanların öyle kutsayarak sarılmaları ona, aldatmasın seni. Kimi bitkilerin üzerine ağarak onları sarıp sarmalayıp boğazını sıkarak boğan sarmaşık bitkisinden alınma o sözcük. Görüyor musun, şu insanların öykünmeye çalıştığı şeyi? Bitkiyle insan arasındaki uzaklığı şöyle anlatayım sana: Bitki tohumu toprağa atınca bağını keser ondan. Tohum kendi kendine yetişir toprakta. Ama insan doğurulur bir ana tarafından. Ana atmaz çocuğu, ana olur ona. Şöyle olur onun analığı: Süt ve sevgi ve ninni ve masal ve öğüt vererek koca adam oluncaya, koca adam olunca da yürek bağıyla ana olur ona. Sen hiç gördün mü, bir bitkiceğizin ağzına ana sütünün değdiğini? Bu farka dikkat etmez, öykünme ile öğrenmeyi ayıramazsan –ki ben onlardan öğrenmiş adamım ama asla öykünmeyi düşünmedim– her ikisini de aynı şey sayarsın ve bu uçuk– kaçık olaylardan “alaylanma” düşer payına sonra. Alaylanma dediğim; uçup uçup da pat diye düşmek olarak bilinir halk arasında. Benim seni yeltmeye çalıştığım şey, insan doğasının gerçekleştirilmeye çalışılmasından başka bir şey değil. Bu yüzden “sevgili” gibi boş bir laf etmedim de “kadının” dedim. Unutma her insan sevgili gelsin sana. Yoksa insan soyunun arasına bozgunculuk sokanlardan olursun. Bu sevgi konusunda bengi taşa yazılsa değer bir şey daha söyleyeyim sana:
— “Yalnız seni sevenlere karşı gösterdiğin sevgi, sevgi değil; onlara ödemen gereken borcundur. Gerçek sevgi ise seni sevmeyenleri de sevebilmendir.” Ve şimdi sana yapacağım son iyilik bu: Tam değil ama bu deli– divaneliklerini sona erdirecek düşünmenin yolunu göstereceğim. Böyle dedi kendine, masallardaki gibi ama değil, gülünç bir düş gibi biraz, uzun uzak bir yolculuğu ayrıntılarıyla anlattı. DEVAMI…





